BURS

BURS

28 Ekim 2011 Cuma

SUHREVERDİLİK


ŞİHÂBÜDDÎN-İ SÜHREVERDÎ
Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi Ömer, babasınınki Muhammed’dir. KünyesiEbû Abdullah’tır. Ebû Hafs veEbü’l-Kâsım Sûfî de denildi.Nesebi, soyu Ebû Bekr-i Sıddîk’a ulaşır. Şeyh Ebü’n-Necîb’in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd’de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdât’a gitti. Amcası büyük âlim Ebü’n-Necîb Abdülkâhir’in sohbetlerinde bulundu. Ondan tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra’da da Ebû Muhammed bin Abdullah’ın sohbetlerine devâm etti.Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü’l-Feth bin Battî, Ma’mer bin Tâhir, Ebû Zür’a Makdisî, Ebü’l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.
Ebû Hafs Sühreverdî, fakih, fâzıl, sûfî, verâ sâhibi, zâhid, ârif, ilm-i hakîkatte zamânın şeyhi idi. Şâfiî mezhebinde idi. Çok ibâdet ederdi. Eline geçen malı mülkü fakir ve muhtaçlara dağıtırdı. Fıkıh ilmini, amcasından ve Ebü’l-Kâsım ibni Fadlân’dan öğrendi.
İbn-i Neccâr onun hakkında; “Ebû Hafs Ömer Sühreverdî, ilm-i hakîkatte zamânının şeyhi idi. Riyâzet ve mücâhede yolunu tuttu. Fıkıh, mukâyeseli hukuk ve Arab dili ve edebiyâtını okudu. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Sonra tasavvuf yolunu tuttu. Önceleri zikir ve ibâdetle meşgûl oldu. Sonra insanlara vâz vermeye başladı. Amcasının Dicle kenarındaki medresesinde ders verdi. İslâm beldelerinin her tarafından onun sohbet ve derslerini dinlemeye birçok âlim ve halk gelirdi. Onun sözlerinin bereketi ile günahkârlar derhâl tövbe ederdi. Talebeleri, o zamanda yıldızlar misâli, etrâfa ilim yayarlardı. Onun sultanlar katında sâhib olduğu mevkiye ve hürmete, başka kimse nâil olmadı. Ömrünün sonunda rahatsızlandı. Bununla berâber, zikirleri azalmadı. Allahü teâlâyı zikre devâm etti. Cemâatte yine hazır bulundu. 110 yaşına doğru hacca gitti. Vefât ettiğinde, geride kefen parası bile bırakmamıştı.”
Ebû Hafs Sühreverdî buyurdu ki: “Evliyâdan, yüksek mertebede bulunan birine, hiçbir kerâmet ve hârika verilmiyebilir. Çünkü kerâmetler, yakîni, inanmayı arttırmak için verilir. Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerâmetler, Zât-ı ilâhînin zikrinden ve kalbin bu zikirle zînetlenmesinden aşağıda kalır.”
Şihâbüddîn Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Sühreverdî, oğluna yaptığı nasîhatte şöyle buyuruyor:
Ey oğul! Sana, Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın veResûlünün, ana-babanın ve evliyânın hakkına riâyet etmeyi tavsiye ederim. Eğer bunu yaparsan, Allahü teâlâ senden râzı olur. Açıktan ve gizli olarakAllahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet et. Gizli ve açık, içten ve dıştan, tefekkürle, hüzünle ve ağlıyarak Kur’ân-ı kerîm okumayı ihmâl etme. İlimden bir adım bile yüz çevirme. İlim öğren. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de dalâlet içerisinde olanlardan, onların avâmından olma.Çünkü onlar, din hırsızları ve müslümanları doğru yoldan saptıranlardır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine iyi sarıl. Dinde sonradan ortaya çıkıp, dinden imiş gibi inanılan, hâlbuki dinde olmayan bid’atlerden sakın. Çünkü her bid’at dalâlettir. Kadınlarla, bid’at sâhibi kimselerle, zenginlerle ve nefslerinin peşinde giden avam ile berâber olma. Çünkü bunlar, senin dînini giderir. Dünyâda az bir şeyle kanâat et. Yalnızlığa iyi sarıl. Hatâ ve günâhların için çok ağla. Helâlinden yemeğe çalış. Çünkü helâl yemek ve haramlardan sakınmak, bütün hayırların ve iyiliklerin anahtarıdır. Harama sakın meyletme. Çünkü harama meyledersen, kıyâmet günü Cehennem’de yanarsın. Helâl olan eşyâları giy. Eğer bunlara riâyet edersen, îmânın ve ibâdetin tadını duyarsın. Allahü teâlâdan devamlı kork. Yarın kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda hâlinin ne olacağını unutma. Geceleyin namaz kılmayı ve gündüz oruç tutmayı çoğalt. İmam ve müezzin olmadığın zaman da cemâatle namaz kılmayı elden bırakma. Başkan olmayı isteme. Çünkü başkan olmayı isteyen ve seven kimse, ebediyyen felâh bulmaz. Hüküm verenlerin ve sultanların meclislerinde bulunma. İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; “Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenirse ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.” buyurdular. Her zaman, iyi kimseye karşı da, kötü kimseye karşı da edebli ol. Küçük-büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme.Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; “Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.” buyurdu. Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümid ile korku arasında yaşa.
Ey oğul! Dünyâyı terk et, yâni haramları, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et. Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalblerini kazan, onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdı dışında olanlar hâriç, hiç bir âlimin sözlerini inkâr etme. Eğer böyle bir inkârın olursa, ebediyyen felâh bulamazsın.
Ey oğul! Devamlı cömert ol. Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilikten, hasedden, kin ve hîleden sakın. Çünkü, cimri ve hasedci kimsenin yeri Cehennem’dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhirini süsleme. Çünkü zâhirini süslemek, bâtının harâb olmasındandır. Rızık konusunda Allahü teâlânın vâdlerine güven. Çünkü Allahü teâlâ, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir” buyurdu. (Hûd sûresi: 61) İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyânîyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Kişinin mâlâyânîyi, (faydası olmayan şeyleri) terketmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir” buyurdu.
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeği, içmeği, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye. Zarûret olmadan konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakîr, evin mescid, malın ilim, zînetin zühd olsun.
Ey oğul! Bu fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Bir kimse dünyâya meylederse helâk olur. Âhiret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.”
Ebû Hafs Sühreverdî birçok eserler yazdı. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Akîdetü Erbâb-it-Takî, 2) Behcet-ül-Ebrâr fî Menâkıb-il-Gavs-il-Geylânî, 3) Bugyet-ül-Beyân fî Tefsîr-il-Kur’ân, 4) Avârif-ül-Meârif fî Beyân-ı Tarîk-il-Kavm: Tasavvufa dâir bir eserdir.
1) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.7, s.313
2) Tabakât-üş-Şâfiîyye; c.8, s.338
3) El-Bidâye ven-Nihâye; c.13, s.138
4) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1458
5) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.103
6) Miftâh-üs-Se’âde; c.2, s.355
7) Vefeyât-ül-A’yân; c.3, s.446
8) El-A’lâm; c.5, s.62
9) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.785
10) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.50, 126, 451, 877, 905; c.2, s.1161, 1177, 1697, 1832
11) Avârif-ül-Meârif
12) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1151
13) İslâm Ahlâkı; (13. Baskı) s.12,15
14) Brockelmann; Gal-1; s.440 Sup-1 s.788
15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.295

RUFAİLİK

RUFAİLİK





HZ. AHMED RUFAİ NİN KABRİ ŞERİFİ

    


Es Seyyid Eş Şerif Ahmed Rufai Hz.

Dedesi Seyyid Yahya, Abbasi halifesi tarafından Basra'da bulunan Şiiler ve Sünniler arasındaki kavgalara son vermek üzere görev verilmiş o da bu görevi en iyi şekilde yerine getirerek Basra, Vâsıt ve Batâih bölgelerinde huzuru sağlamayı başarmıştı. İşte Ahmed er Rufâi'nin babası olan Seyyid Ali bu zatın oğludur. Ahmed-er Rufâi, Bağdat ile Basra arasında Bataih (bataklık yerler) bölgesinde Ümmüabide köyünde dünyaya teşrif etmiştir.
Seyyid Ahmed-er Rufâi Hazretleri, yedi yaşına kadar babası Seyyid Ali'nin nezdinde kaldı. Yedi yaşında iken babası vefat edince, devrin büyük mutasavvıflarından olan dayısı ve şeyhi Mansur el Batâihi, annesi ve kardeşleri ile birlikte Onu himayesine aldı. Küçük yaşta hafızlığını tamamladıktan sonra Peygamber Efendimiz'in manevî işareti üzerine dinî ilimlerini tahsil için Şeyh Ali Ebu'l fazl el Vasıtî'ye teslim edildi. Şey Aliyyül Vasıtî hazretleri Peygamber efendimizin manevî emrine imtisalen Ahmed-er Rufâi'nin tahsil ve terbiyesinde büyük bir dikkat ve titizlikle hareket ederek son derece ihtimam ve gayret gösterdi. Ahmed-er Rufâi aklî ve naklî ilimlerde çok üstün bir gayret ve başarıyla ilim kariyerine sahip oldu.
Hakiki bir fıkıh, hadis, tefsir alimi ve hakiki bir mutasavvıftı. Ayrıca çok mükemmel bir hatipti de... Seyyid Ahmet Rıfai (r.a.); orta boylu, nur yüzlü ve buğday benizli idi. Saçları siyah, sakalı seyrek, alnı açık ve geniş idi. Gözlerine sürme çeker, devamlı tebessüm eder halde bulunurdu. Öyle güzel konuşurdu ki, kalpleri harekete geçirir, sohpetine doyum olmazdı. Hatta bir keresinde cemaate vaaz-ü nasihat ediyordu. Cemaatte bulunan alimlerin Ahmet Rıfai Hazretlerine çok fazla soru sorduğunu gören Ebu Zekeriyya (r.a.) onlara müdahale etti. Bunun üzerine Ahmet Rıfai (r.a.) tebessüm edip, "Ey Ebu Zekeriyya! Bu dünya fanidir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar." buyurdular. "Bu dünya fanidir" buyurduğunda, cemaat fevkalade heycana kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefat etti. Orada hazır bulunanlar içinden, ibadetlerini tam olarak yapamayan binlerce kişi tövbe edip doğru yola geldi.
Ahmed-er Rufâi, Şeyh Aliyyül Vasıtî Kuddise Sirruhu'dan hem icazet aldı, hem de hırka giydi. Vasıtî Onun için : "Herkes üstadıyla, ben ise talebem Rufâi ile iftihar ederim" demiştir.
Ahmed-er Rufâi, Şeyh Aliyyül Vasıtî Kuddise Sirruhu'nun vefatından sonra dayısı Mansur el Batâihî'nin terbiye ve irşad halkasına girdi. 27 yaşına kadar dayısından tasavvuf dersleri alarak çok kısa zamanda seyr-i sülûkunü tamamladı. Daha sonra dayısı tarafından Ona "Şeyhü'ş-şüyûh" unvanı ile birlikte halifelik vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini verdi. Dayısı'nın vefatı üzerine bu yaşta posta oturdu. Kuddise Sirruhu, bütün tekkelerin şeyhliğine getirilince, Onu çekemeyenler, iftira atanlar eksik olmadı.
Yıllar geçtikçe müritlerin sayısı artıyor, şanı şöhreti her tarafa yayılıyordu.Bu durum Irak'taki bazı şeyhlerin Onu kıskanmalarına sebep oldu. Bir çok iftira, itham ve dedikodu ortaya atıldı. Neticede Abbasi Halifesi el Muktefî'ye, erkek ve kadın müritlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurduğu iddiasıyle hicrî 550 yılında şikâyet ettiklerinde, halife durumu yerinde incelemek üzere bir müfettiş gönderdi. Durumu araştıran ve inceleyen insaf sahibi müfettiş inceleme sonunda kanaatlerini bir rapor haline getirerek şöyle demişti: "Bu Seyyid ve müritleri sünnet yolunda değillerse, yeryüzünde sünnet üzere hareket eden hiç kimse kalmamış demektir." Bunun üzerine Halifesine, yaptırdığı tahkikattan dolayı özür dileyen bir mektup göndermiştir.

Misafirler için verdiği yemek haricinden başka bir şey yemezdi. Kendisine ait olan misafirhane, devamlı olarak dolup boşanırdı. Eli ayağı olmayan veya cüzzam gibi ağır hasta olan kimseleri yanına alır, onları bizzat kendi elleriyle yıkar, temizler ve elbiselerindeki yırtıkları yamardı. Çok mütevazi idi. Daima az konuşurdu ve "Sukutla emrolundum." buyururdu. Namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Bir gün kendisi, "Namaza kalktığım zaman sanki ALLAH Teala bana Kahhar sıfatıyla tecelli edecek diye korkuyorum." buyurdu. Ahmet Rıfai Hazretleri hayvanlara karşı çok şevkatliydi. Kimsenin bakmadığı temiz olmayan ve cüzzamlı bir köpeğe baktı, onu yıkadı ve besledi. Bir gün paltosunun eteğinde evin kedisi uyuya kaldı. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı ve bir müddet onu şevkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca kedisinin yattığı yeri kesti. O haliyle namaza gitti. Geri geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti.

Aşırı derecede alçakgönüllü ve takva sahibi idi. Bir gün, "İçinizde benim ayıbımı, kusurumu görüpte söylemeyen var mıdır? Varsa lütfen söyleyiniz." buyurdular. Orada bulunanlardan bir tanesi dedi ki: "Efendim, ben sizde bir kusur görüyorum." Bunu işiten Seyyid Hazretleri hiç üzülmedi, söyleyeni kınamadı ve, "Ey kardeşim, lütfen kusurumu söyleyiniz." buyurdu. O kimse, "Bizim gibi, size layık olmayan kimseleri huzurunuza kabul buyurmanızdır."deyince, başta Ahmet Rıfai (r.a.) olmak üzere oradakiler ağlamaya başladılar. Bir ara Ahmet Rıfai Hazretleri, "Hepinizden daha aşağı olduğumu biliyorum ve ben sizlerin hizmetçinizim." buyurdu. İbrahim Besti isminde birisi, bir gün Ahmet Rıfai Hazretlerine hakaretlerle dolu bir mektup yolladı. Bu mektubu alan Ahmet Rıfai (r.a.), yanında bulunan birisine mektubu okuttu. Her türlü iftiranın içinde bulunduğu bu mektup okununca, Seyyid Hazretleri sükunetle dinlediler ve, "Doğru söylemiş. Eğer ALLAH Teala'nın indinde şüpheli bir durumum yoksa, insanların bana ettiği iftiralara hiç aldırış etmem." buyurdular ve mektuba cevap olarak şunları yazdırdılar: "Muhterem İbrahim Besti Hazretleri, ALLAH Teala beni dilediği gibi ve istediği yerde yarattı. Sizin doğruluğunuza güveniyorum. Hayır dualarınızdan beni mahrum bırakmamanızı ve haklarınızı helal etmenizi yüksek zatınızdan istirham ediyorum."
Ahmed er Rufâi Hazretleri, Hicri 555 senesinde hacca gitmiştir. Hac dönüşü Medine'de Ravzaı Mutahhara'yı ziyaret etmiştir. Peygamber Efendimizin kabri önünde şu nidada bulunmuştur. "Esselâmü Aleyke ya Ceddi!" Peygamber Efendimizin kabrinden: "Aleyküm Selam Ya Veledi" cevabı duyulmuştur.. O sırada orada bulunan bütün ziyaretçiler bu sesi işitmişlerdir. Bunun üzerine vecde gelen Seyyid Ahmed-er Rufâi" Hazretleri, titreyerek diz çöküp şunları söylemiştir. "Uzakta iken ruhumu gönderiyordum. Bana, vekâleten toprağını öpüyordu, şimdi ise huzurundayım şu mübarek elini uzatıver de dudaklarım onunla haz duysun !.." Peygamber Efendimiz'in kabrinden nuranî eli dışarıya uzanmış ve bütün ziyaretçilerin gözleri önünde O, bu eli öpmüştür.
Bu hadise (Burhan) bir tevatür derecesinde hacılar arasında yayılmış, bütün İslâm ülkelerinde duyulmuştur. Şahidler arasında devrin tanınmış sofileri de vardır. Abdukadir Geylâni Hazretleri, Seyyid Ahmed-er Rufâi Hz.leri için : "Sahabe-i Kiram, müçtehidinden mada tabakat-ı evliyadan hiç kimse Ahmed er Rufaî Hazretlerinin makamına vasıl olamamıştır." Demiştir.
Hicri 560 yılında Abbasi halifesi olan el-Müstencid, kendisini Bağdat'a davetinde karşılamak üzere oğlunu vazifelendirmiştir. Sarayda davetliler arasında devrin ileri gelen Şeyhleri- mutasavvıfları da hazır bulundular. Her biri sırayla sohbet eder, söz sırası Ahmed-er Rufâî hazretlerine gelince bir konuşma yapmış Halife el Müstencid, Ahmed-er Rufâî'nin sohbetini ağlayarak dinlemiştir. Daha sonra Seyyid Ahmed-er Rufâî babasının Bağdad'taki türbesi civarında zikir meclisi tertip ederek, Halifenin de bizzat bu mecliste bulunmuştur. Kaynaklarda Rufâî hazretlerinin, ikinci bir defa daha hacca gittiği , arafatta Hızır (a.s) ile karşılaştığı ve Hızır'ın kendisine tac ve hırka giydirdiği ifade edilmektedir.
İlk eşi Hatice binti Ebi Bekir el Vasıt- en Neccavi'den Fatıma ve Zeynep adlı iki kızı olmuş, eşinin vefatından sonra evlendiği ikinci eşi Rabia'dan sonra Salih isminde bir oğlu olmuş ve küçük yaşta vefat etmiştir. Nesli iki kızı ile devam etmiştir. Fatıma'dan İbrahim Azeb (609) ve Ahmed-el Ahdar (645) adlı devrainde meşhur olan iki Sûfî, Zeyneb'den ise ikisi kız, altısı erkek torunları olmuştur. Bunlardan İzzeddin AHMED Sayyad (574-670) Rurâîye'nin Sayyadiye kolunun kurucusu olup, Rufâî Tarikatının İslâm âlemine yayılmasında tesiri olmuştur.

Ahmed-er Rufâî Hazretleri, Hicrî (578), Miladî (23 Ağustos 1182) tarihinde şiddetli bir ishal hastalığı sonunda vefat etmiştir. Vefatından önce ; "Beni dilenci keşkülü yerine koymayın, tekkemi bugün harem, öldükten sonra mezar etmeyin. Ben Hakk Tealâ'dan tek olarak yaşamayı diledim. O beni toplum içinde yaşattı. Öldükten sonra belki o muradıma erişirim. Toprak üstünde her ne varsa eninde sonunda yine toprak olacaktır." Bu sözü ile keramet buyurmuşlardır. Türbe-i Saadetleri yanında kimse yoktur. Kırın ortasında tenha bir yerde Bağdad'ın güneyinde Vasıt yakınlarında bulunmaktadır.
Ahmed-er Rufâî Hazretleri'nin tasavvuf ve Tarikat anlayışı, kitap ve sünnete tabi olan bir anlayıştır. Onun ifadeleri içerisinde İslâm dini, zahir ve batını ile bir bütündür.

Kalp cesetsiz olmaz, Kalbi olmayan bir cesed ise çürür. Tasavvuf ilmi, kalbin ıslahından ibarettir. Tarikat şeriat demektir. Hakikat, Şeriata muhalefet etmez. Tasavvuf, söz konusu ettiği Tarikat, şeriatın bizatihi içinde taşıdığı mana ve hikmetlerdir. Tasavvuf, Yün hırka ve taç giymek değildir.
Tasavvuf; hüzün hırkası, sıdk tacı, tevekkül elbisesinde bürünmektedir. İnsanın kalbi haşyet, bedeni edep, nefsi........,, benliği yokluk ve dili de zikir örtüsü ile örtündüğü takdirde tasavvuf yolunda bulunmuştur.
Mükemmel sofi her halde Hz. Peygamber (a.s)'a tabi olan ve kulluk derecesini en yüksek derecede olarak benimseyen kimsedir. Kul ancak Allah'dan gayri herşeyin kulluğundan kurtulduğu ve hürriyet makamına ulaştığı vakit, mükemmel bir kul olabilir.
Tasvvuf edeptir. Bu da Peygamber'in sünnetine tabi olmakla kazanılır. Derviş olmak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Müridler, dünyevi meşguliyetlerini terk etmeksizin helâl ve harama dikkat ederek gafletten uzak kalmak suretiyle Hakk yolunda ilerleyebilir. Bütün iş, kalbi temizlemek ve temiz tutmaktır. Kerametlere rağbet etme. Çünkü veliler bundan kaçınmışlardır. Müritler için ne bir noksanlıktır, ne de Allah'ın kapısından ayrılma Kalbini Rasulullah'a yönelt, şeyhin ve mürşidin vasıtalarıyla O'nun yüce kapsından yardım iste..
Karşılıksız, garazsız şeyhine hizmet et. Ona karşı son derece terbiyeli ve edepli ol. Gıyabında dahi onun şerefini koru. Kendini onun hizmetine ver, evinde hizmeti arttır. Huzurunda az konuş. Ona tanzim ve vakarla bak. Ona sakın küçümseyici bakışlarla bakmayasın. Kardeşlerine öğüt ver, kalplerini kazanmaya çalış. İnsanların arasını bul. İnsanları Allah'a yöneltmeye bak. Sadakat ve ihlasla dervişlerin yolundan gitmelerini sağla.
Kalbini Zikir ile, kalıbını da fikirle tamir edip güzelleştir. Gayen su üstünde yürümek, havada uçmak olmasın. Bunları balıklar ve kuşlar da yapıyor. Himmet kanatlarıyla sonsuzluklara uçabiliyor musun ? Sen ona bak...
Ahmed-er Rufâî hazretleri, kendisinin tevazu, zül, inkisar yoluyla matlubuna vasıl olduğunu, bunları tarikinde bir esas olarak tercih ve tespit ettiğini söylemektedir.
Menkıbeler içinde fevkalede tevazuunu gösteren örnekler vardır. Bunlardan birinde kendisine iftira, hakaret ve küfür dolu sözler sarf eden bir şeyhe karşı, "Efendim, sizin hilminiz büyüktür, affınız geniştir. Ben neyim ki, ne kıymetim var ki bu kadar hiddete kapılıyorsunuz. Ben, sadece hizmetkarlarınızın en miskiniyim, ayaklarının tozuyum." Şeklinde yumuşak ve mütevazi bir söz ile mukabele etmesi üzerine, Ahmed-er Rufâî Hazretleri"ni kızdıracak başka bir söz bulamayan Şeyh "Görüyorum ki siz nefsinizden sıyrılıp çıkmışsınız. Şimdi mülk sizindir., nimet sizindir ve sizin neslinize aittir. Beni de bağışlayın" demiş ve müritleri arsına girmiştir. Bu nevi menkıbeler ve eserlerindeki ifadeler Onun şahsiyetini ve tarikat pirleri arsındaki hususiyetini gösteren çizgilerdir.
Şu nokta dikkat çekicidir ki birkaç keramet olayı istisna ondan bahseden menkıbeler daima Onun davranış ve ahlâkını, insanlarla münasebette tevazu ve hoşgörüsü ve ağırbaşlılığını anlatmaktadır. Bu özelliği ile Tasavvuf Güzel Ahlaktır. Tarifinin müşahhas bir örneği olarak görülmektedir.
Ahmed-er Rufâî Hazretleri, dört büyük kutuptan biridir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinden sonra Kutbiyet makamına yükseldiğini kaynaklar belirtmektedir. Gavsiyet ve Kutbiyet âlemi kendisine bundan önce de bir kere daha tevdi edildiği ve onun bu vazifeden af dilediği, bunun üzerine Abdulkadir Geylani'ye verildiği, O'nun ölümü üzerine tekrar kendisine tevdi edilince bu vazifeyi kabul ettiği ve onaltı sene birkaç ay bu makamda bulunduğunu ifade etmektedirler. Kendisine Ebül Alemeyn (iki sancak sahibi) künyesinin bu duruma işret olarak verildiği kaydedilmektedir.
Ahmed-er Rufâî Hazretleri müritlerini şöyle müjdeliyor:
"Rabbim bana lütf'ü ihsanınla gözlerin göremediği, kulakların işitmediği, beşerin akıl ve hayaline gelmediği, bir çok nimetler ihsan etti. O'nun kerem elçisi Rasulullah, (s.a.v.) beni temin edip söz vermiştir ki Müridlerimi, sevenlerimi, zürriyetimi sevenleri, yerinde kaim olanları ellerinden tutup kaldıracak ve kurtaracak. Bu hal, kıyamete kadar böyle sürecek. İşte ruhen biat böyle hasıl oldu. "Allah (c.c) verdiği sözden dönmez." Şu halde Onun yolunda gidenlerin sahip oldukları büyük nimet ve müjdeyi bütün açıklığı ile ifade eder.
Ahmed-er Rufâî Hazretleri, Mecal bin Yunus ve Abdül Mü'min adında iki müridi ile sahrada geziyorlardı. Birbirlerine olan sevgi ve muhabbetleri pek ziyade idi. Onların bu yakınlığı ve duydukları manevi haz, her ikisini de sarhoş etmişti. Bu durum onları zaman zaman kendilerinden geçiriyordu.. Cezbeye tutuluyorlardı. Hatta müridlerden biri;
-Sana bu kadar zamandır Ahmed-er Rufâî Hazretleri'nin yakınlığından sana ne erişti?
Diğeri:
-Ne dilersem kabul edilme lutfu.
-Dile bakalım Allah (c.c) lutfedecek mi ?
-Ya Rabbi ateşten azad olduğuma dair şu aciz kuluna bir ferman göster.
Diye niyaz etti.
-Allah (c.c)sonsuz kerem sahibidir. Fazlına nihayet yoktur. Ve iki müridin önüne bir yaprak sağa sola yalpa yaparak bir kâğıt düştü. Kâğıda baktılar, Kâğıt bembeyazdı. üzerinde hiçbir yazı yoktu. Alıp Seyyide götürdüler. Ve hiçbir şey söylemediler. Seyyid bu bembeyaz kâğıda baktı ve hemen şükür secdesine kapandı. Secdeden başını kaldırınca:
- "Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun ki bağlılarımın cehennemden kurtuluşunu bana dünyada gösteriyor." Buyurmuş. "Bunun üzerinde yazı bulunmayan beyaz kâğıt" diyen oradakilere:
- "Evlatlarım kudret eli siyahla yazmaz, bu nurla yazılmıştır." Cevabını vermiştir.
Ahmed-er Rufâî Hazretleri, çok farklı özelliklere sahipti.
Peyamber Efendimize çok yakın idi. Ona her şeyi ile tutkundu.Cenab-ı Hakk, yaradılışında onunla kader birliği içinde yaratmış, bir takım hikmetlerle onun isminin müsemması kılmıştır. Dünyaya gelmeden annesi ve dayısı Mansur el-Bataîhi'ye rüyalarında isminin Ahmed olması müjdelenmiş ve emredilmiştir. Küçük yaşta Peygamber Efendimiz gibi yetim kalmıştır. Nesli kız evlatları ile devam etmiş, erkek evladını küçük yaşta kaybetmiştir. Hayatında kendisine hakaret edilmiş, eziyet görmüş, O ise PEYGAMBER Efendimiz gibi sabırla, dua ile mukabelede bulunmuş, hasımlarına karşı tevazu göstermiştir.

His Life (English)

Shaikh Ahmed er-Rifai
was born in Hasen Region of Vasit in Iraq on Thursday. (1119-1182) This day was in the first half of Recep of lunar months. When he was seven years old, his father Seyyid Sultan Ali died in Baghdad. After that his uncle Seyyid Mansur er-Rabbani el-Betaihi took under his protection and educated him.
Ahmed er-Rifai's family comes from Huseyin, the son of Ali, at the side of his mother. On the other hand, at the side of his father, his lineage which goes to prophet Muhammad is like that: master of the community, husband of Fatima who is the base of Imams, a relative of the prophet, Ali; Imam of Muslims, the chief of the mumins (believers in islam) who tried and liked with several troubles and calamities, the martyr of Kerbela, Huseyin; el-Imam Ali Zeyn ül Abidin; el-Imam Muhammed el-Bakir; el-Imam Cafer es-Sadik; el-Imam Musa el-Kazim; el-Imam Ibrahim el-Mürteza; es-Seyyid ikinci Musa; es-Seyyid Ahmed; es-Seyyid Hüseyin; es-Seyyid el-Hasen; es-Seyyid Muhammed eb-ul-Kaasim; es-Seyyid el-Mehdi; es-Seyyid eb-ul Mekarim el-Hasen; es-Seyyid Ali; es-Seyyid Ahmed; es-Seyyid Hazim; es-Seyyid Sabit; es-Seyyid Yahya; es-Seyyid Ebul-Hasen Aliyy-ür-Rifai; es-Seyyid Ahmed er-Rifai.
He learned Quran from Shaikh Abd üs-Semi el-Hurbuni in Hasen, birth place of him. He committed to memory whole Quran when he was seven. At the same year after death of his father, his uncle Mansur el-Betaihi transferred him and his family to Dikla region. His uncle send him to Ebul Fadl Ali el-Vasiti who is an expertin the canon law of Islam, a commentator on the Quran, a preacher and big
On the other hand, when he was attending dzhikr meetings of his uncle Shaikh Mansur er-Rabbani, he was also attending the courses of his other uncle Shaikh Ebubekir who was the sultan of scientists and the big scientist of his era. He memorized the book " Tenbih" that is interested with Fikih (Muslim canonical jurisprudence) of Safi which belongs to Imam Ebu Ishak Sirazi. And he had written an explanation about the book (this explanation was lost in Mogul invasion)
He spent his all time with learning religious knowledge. Allah had given him what a beautiful knowledge, eventually even his teachers and people who teach him respect had learned the essence respect in the presence of him.
When he was twenty, Ebu Fadl Ali who was the Shaikh of Vasit province and his teacher gave him a "Sehadetname" (writings of evidences) including canonical law and order of dervishes sciences, gave him a nickname that was the father of external and interior sciences, and also dressed him a his own dervish's cloak. His teachers and his Shaikhs agreed about the greatness of his rank and the superiority of his worth.
He stayed in Nehr-i Dikla for a short time and after that he came back his father's public guest-house for travelers at Hasen and then he became very famous. When he was twenty-eight, his uncle Shaikh Mansur bequeathed him to manage the dervish lodge and Caliphs after his dead. He also commanded him to live in dervish lodge of Shaikh Yahya en-Neccari who is his grandfather from his mother side. He sits enlightenment possession and starts his preaches in this dervish lodge. His uncle died in the year of the bequeathing. When he was thirty-five, the number of his murids was over seven-hundred-thousands.
He wasn't abstaining from teaching Sunnah of Prophet Muhammad and the details of the Quran to public and he always said that the trade of wise man is to show the way goes to Allah and to direct hearts towards Allah.
He give courses of hadith, canonical jurisprudence, religious precepts and commentary on the Quran in everyday except for Monday and Thursday. He was sitting his enlightenment possession pulpit at the afternoon on Monday and Thursday and preached targeting intellectuals and also public. People lose their minds, intelligence was stupefied, hearts were submitted to him because of the deepness and influence of his words. After Prophet Muhammad, companions and disciples of the prophet and twelve Imams there was no any other person who speaks very well like him.
When he sat his pulpit to give lecture, a crowded was gathering including superior scientists, preachers, spiritual teachers and the public. When he began to speak, the knowledge was gushing from his language like gushing sea. Wise men were enraptured in the presence of his beautiful and influential words and his wide knowledge. The denying and obstinate people were tongue-tied in the presence of powerfulness of evidences. Literary men take their shares from his superior expression, scientists from his skills and talents, philosophers from his deep and wise speaking.
There is an information in the book which is called “Sevad ul-Ayneyn” of Imam Rafii. The writer says that; Shaikh Salih Yusuf Ebu Zekeriya el-Askalani, who was a great expert in the canon law of Islam, had told me that; “I had gone to Ummi Abide to visit Shaikh Ahmed er-Rifai. There were people more than one hundred thousands around the guesthouse, some people were managers, scientists, shaikhs and the other public. He gave a dinner to all of them and was very friendly to everyone. He started to preach in the afternoon of a Thursday. Preachers of Vasit province, a religious community from doctors of Muslim theology of Iraq and the important people of the province were in the preach meeting. One group of them asked for science of commentary on the Koran, the other group asked for subjects interested with record of sayings of the Prophet Muhammad, the other group asked for Muslim canonical jurisprudence, another group asked for the disagreement between the different religious opinion, and the other groups asked too many questions about different sections of science. He answered more than two hundred questions, and he hadn’t got any anger when he was answering questions. I became embarrassed because of insensitiveness of people asking questions, and I stand up and said them that; “Is this not enough for you? He will answer all questions about the written sciences, not facing any difficulty, with the permission of Allah.” Because of my words he smiled and said to me that; “Ebu Zekeriya allow them to ask before lose me. Certainly world is a house of to become absent. Allah changes whole situations every time.” All public cried because of his answer. The meeting was confused, worried sounds were heart. Forty thousands people became students of him with the spiritual effect of his talk.
Ahmad Rifai's talks, his moves, his behaviors and his every breath were for Allah. He had got always a smiling face and he was modest, good-tempered, enduring suffering, very patient. He didn’t become cross with anyone and didn’t want any help for his own personality. On the contrary, he loves for Allah, and anger for Allah. He doesn’t rebuke somebody who behave that he doesn’t like. He doesn’t see his family and himself superior to other people. Even he said about this subject that; “According to our opinion for Allah, everybody is equal to each other, it doesn’t matter they are close relative or unknown people for us.”
He used to want from people protect themselves overusing the things that neither recommended nor forbidden by religious law like that overeating and oversleeping. He used to recommend doing worship during the nights. He also used to recommend being far away from people who doesn’t know their limit, behave in excessive manner, see themselves superior to others and dispute each other.
He used to do his service by himself, repair his shoes, carry the firewood prepared for him to the house of people who are sick, orphan, fallen and without relations or friends.
He used to turn shoes of blinds, and also take away them to the place that they want to go. He respect to old people and recommend respecting them. He always used to say the words of our Prophet Muhammad; “Whoever respect to an old Muslim person, Allah assign people who respect to them when they are old.”
He used to go to house of leprous and bedridden people, wash their clothes, bring their meal, sit and eat with them, and want them to pray for him. When he heard a patient in his city in a far city, he used to visit them. He also cure the wounded animals, and he said that; “To compass the creatures of Allah is one of the reasons that human being close to Allah.”
He used to behave very merciful to orphans, cry for poor people, grow merry their joy, behave them with modesty, see himself like one of them and say in meetings that; “ If whole craft owner is count and every craft owner passes in groups, I prefer to become a poor in the groups of poor.”
Great people of his era said that; “The most important reasons of reaching his great place is his great mercy to all creatures and his looking self down to himself.”
He used to respect to wise and experts in the canon law of Islam and want from everybody to respect them and say like that; “Wises are the leader and fundamentals of the community.”
He had withdrawn from world. He didn’t store any commodity at anytime. Although he had a big wealth, he didn’t wear to clothes at the same time neither in the summer nor in the winter. His movable and immovable property was much more than property of governors and famous rich men. He used to distribute the revenue of his real estate to dervishes and people who come to dervish convent. He didn’t left any commodity to his children
 

Eserleri

Nesebi

  
Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir.
Anne tarafından da nesebi hazreti Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari'ye dayanır.
Bu yüzden kendisine Ebu'l Alameyn, iki sancak sahibi künyesi verilmiştir. Ebu'l Abbas da denir.
Beni Rufae kabilesine mensub olduğu için Rufai nisbeti ile tanınmıştır.
Ali bin Ebu Talib (r.anhüm)
Hüseyin bin Ali
Ali Zeynel Abidin bin Hüseyin
Muhammed Bakır bin Ali Zeynel Abidin
Caferi Sadık bin Muhammed Bakır
Musa Kazım bin Caferi Sadık
İbrahim Murteza bin Musa Kazım
Musa bin İbrahim Murteza
Ahmed Salih bin Musa
Hasan bin Ahmed Salih
Muhammed bin Hasan
Mehdi bin Muhammed
Rufae Hasan bin Mehdi
Ali İşbili bin Rufae Hasan
Ahmed Murteza bin Ali İşbili
Ebu'l Fevaris Hazım Ali bin Ahmed Murteza
Sabit bin Ebu'l Fevaris Hazım Ali
Yahya bin Sabit
Seyyid Ali bin Yahya
Ahmed (Rufai) bin Seyyid Ali
 

Türbesi 

 









FARUKİ ZİKRİ

FARUKİ ZİKRİ







26 Ekim 2011 Çarşamba

YESEVİLİK


  Hoca Ahmed Yesevi, kuvvetli şahsiyetiyle, Türkler arasında asırlarca yaşayan büyük bir tarikat kurdu ki, bu bir Türk tarafından ve Türkler arasında tesis edilmiş ilk tarikattir
İlk Türk tarikatı Yesevilik
YESEVİ Tarikatı, Ahmed Yesevi tarafından kurulmuştur. Fuat Köprülü, 'İlk Mutasavvıflar' adlı ünlü eserinde, Ahmhed Yesevi ve Yeseviye tarikatına çok geniş bir yer ayırmış, kitabının bu bölümünü şu hükümlerle sonuçlandırmıştır:
'Ahmed Yesevi'nin Türk tarihindeki ehemmiyeti, yalnız beş on parça yahut birkaç cilt tasavvufi manzumeler yazmış eski bir şair olmasından değil, İslamiyet'in Türkler arasında yayılmaya bşaladığı asırlarda, onlar arasında ilk defa bir tasavvuf mesleki vücuda getirerek ruhlar üzerinde asırlarca hüküm sürmüş olmasındadır. Ondan önce Türkler arasında tasavvuf mesleklerine girmiş adamlar yok değildi. Lakin onlar ya büyük İslam merkezlerinde Acem harsının tesiri ile Acemleşmişler, yahut yeni dinin ta'mimi için büyük Türk kitleleri arasına girerek orada unutulup gitmişlerdi. İçlerinden hiçbiri, kendilerinden sonra da yaşayıp devam edebilecek kuvvetli bir şey tesisine muvaffak olamamıştı. Halbuki Hoca Ahmed Yesevi, kuvvetli şahsiyetiyle, Türkler arasında asırlarca yaşayan büyük bir tarikat kurdu ki, bu bir Türk tarafından ve Türkler arasında tesis edilmiş ilk tarikattir.'
Fuad Köprülü, Nakşibendiye ve Bektaşiliğin de süluk ve silsilesi bakımından Hoca Ahmed Yesevi'ye bağlı olduğunu belirtmektedir.
Ahmed Yesevi kimdir?
'Ahmed Yesevi'nin tarihi şahsiyetine dair vesikalar azdır. Mevcut olanlar da menkıbelerle karışmış haldedir. Bunlardan sağlam bir neticeye varmak oldukça güç, hatta bazı hususlarda imkansızdır. Buna rağmen, 'hikmet'lerinden, onunla ilgili tarihi kaynaklardan, menkıbnamelerden elde edilecek bilgiler ve çıkarılacak souçlar, menkıbevi de olsa hayatı, şahsiyeti, eseri ve tesiri hakkında bir fikir vermektedir.
Batı Türkistan'daki Çimkent şehrinin doğusunda bulunan ve Tarım Irmağı'na dökülen Şahyar Nehri'nin küçük bir kolu olan Karsu üzerindeki Sayram kasabasında doğdu.
Ahmed Yesevi'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, Yusuf el-Hemedani'ye (ö. 535- 1140-41) intisabı ve onun halifelerinden oluşu dikkate alınırsa, XI. Yüzyıl'ın ikinci yarısında dünyaya geldiğini söylemek mümkündür.
Tahsiline, Yesi'de başlayan Ahmed Yesevi, küçük yaşına rağmen birtakım tecellilere mazhar olması, beklenmeyen fevkaladelikler göstermesi ile çevresinin dikkatini çekmiştir. Menkıbelere göre, yedi yaşında Hızır'ın delaletine nail olan Ahmed Yesevi, Yesi'de Arslan Baba'ya intisap ederek ondan feyiz almaya başlar. Yine menkıbeye göre, ashabdan olan Arslan Baba'nın Yesi'ye gelerek Ahmed Yesevi'yi bulması ve Hz. Peygamber'in kendisine teslim ettiği emaneti vermesi, terbiyesi ile meşgul olup onu irşad etmesi, Hz. Peygamber'in manevi bir işaretine dayanmaktadır. Arslan Baba'nın terbiye ve irşadı ile Ahmed Yesevi kısa zamanda mertebeler aşar, şöhreti etrafa yayılmaya başlar. Fakat aynı yıl veya ertesi yıl içinde Arslan Baba vefat eder. Ahmed Yesevi, Arslan Baba'nın vefatından bir müddet sonra, zamanın önemli İslam merkezlerinden biri olan Buhara'ya gider. Bu şehirde, devrin önde gelen alim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf el-Hemedani'ye intisap ederek onun irşad ve terbiyesi altına girer. Yusuf el-Hemedani'nin vefatı üzerine irşad mevkiine önce Abdullah-ı Berki, onun vefatıyla Şeyh Hasan-Endaki geçer. 1180 yılında Hasan-ı Endaki'nin de vefatı üzerine Ahmed Yesevi irşad postuna oturur.
Bir müddet sonra, vaktiyle şeyhi Yusuf el-Hemedani'nin vermiş olduğu bir işaret üzerine irşad makamını, Şeyh Abdülhalik Gucdüvani'ye bırakarak Yesi'ye döner, vefatına kadar burada irşada devam eder.
63 yaşında çilehaneye
Ahmed Yesevi, 63 yaşına geldiğinde, geleneğe uyarak tekkesinin avlusunda müridlerine bir çilehane hazırlatır, vefatına kadar burada ibadet eder ve riyazetle meşgul olur. Çilehanede ne kadar kaldığı belli değildir, fakat ölünceye kadar buradan çıkmadığı ve hücrede vefat ettiği muhakkaktır. Doğum tarihi bilinmediğinden kaç yıl yaşadığı hususunda da kesin bir şey söylemem mümkün değildir.
Kerametlerinin vefatından sonra da devam ettiği ileri sürülen Ahmed Yesevi, rivayete göre kendisinden çok sonra yaşayan Timur'un rüyasına girer ve ona zafer müjdesini verir. Timur, zafere erişince, Türkistan ve Kırgız bozkırlarında şöhreti ve nüfuzu iyice yayılmış olan Ahmed Yesevi'nin kabrini ziyaret için Yesi'ye gelir. Kabrin üstüne, devrin mimari şaheserlerinden olan bir türbe yapılmasını emreder. Birkaç yıl içinde inşaat tamamlanır ve türbe, cami ve dergah ile bir külliye halini alır. Ahmed Yesevi'nin türbesi civarına gömülmek bozkır göçebeleri için ayrı bir değer taşır.
Ahmed Yesevi, irşada başladığı sıralarda Türkistan'da Yedisu havalisinde kuvvetli bir İslamlaşma yanında İslam ülkelerinin her tarafına yayılan tasavvuf hareketleri de vardır. Medreselerin yanında kurulan tekkeler tasavvuf cereyanının merkezleri durumundaydı. Yine bu yıllarda Maveraünnehir'i kendi idaresi altında birleştiren ultan Sencer vefat etmiş (1157), Harizmşahlar kuvvetli bir İslam devleti haline gelmeye başlamışlardı.
Bu uygun şartlar altında Ahmed Yesevi, Taşkent ve Siriderya yöresinde, Seyhun'un ötesindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında kuvvetli nüfuz sahibi olmuştu. Etrafında İslamiyet'e bütün samimiyetiyle bağlı olan yerli halk zümresi ile yarı göçebe köylüler toplanıyordu. İslami ilimlere vakıf olan, Arapça ve Farsça bilen Ahmed Yesevi, çevresinde toplananlara İslam'ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatının adab ve erkanını öğretmek gayesiyle sade bir dille ve halk edebiyatından alınma şekillerle hece vezninde manzumeler söylüyor, 'hikmet' adı verilen bu manzumeler, ayrıca dervişleri vasıtasıyla en uzak Türk topluluklarına kadar ulaştırılıyordu.
Halkın dilini kullandı
Mürşidi Şeyh Yusuf el-Hemedani gibi Ahmed Yesevi de Hanefi bir alimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında tasavvufu da iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok din alim ve mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarını ve öğrendiklerini köylülere anlayabilecekleri bir dil ve alıştıkları şekillerle aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşid ve ahlakçı hüviyeti onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarikatın adab ve erkanını öğretmeye çalışmak, İslamiyet'i Türkler'e sevdirmek ehl-i sünnet akıdesini yaymak ve yerleştirmek başlıca gayesi olmuştur. Bu öğreticilik vasıfları sebebiyle hikmetleri, bazılarınca lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmiştir. İslam şeriatına ve Hz. peygamber'in sünnetine sıkı sıkıya bağlı olan Ahmed Yesevi'nin şeriat ile tarikatı kolayca tarif etmesi, Yeseviliğin Sünni Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan birçok tarikatlara tesir etmesinin başlıca sebebi olmuştur.
Ahmed Yesevi, edebi şahsiyetinden ziyade fikri şahsiyetiyle tarihi hayatından ziyade, menkıbevi hayatıyla Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismidir. Onun gibi geniş bir sahada ve asırlarca tesirini devam ettirebilmiş bir başka şahsiyet gösterebilmek mümkün değildir.'


Tarikatının ilkeleri
Yeseviliğin temel ilkeleri şöyle özetlenebilir:
- Şeriata bağlılık.
- Sıkı bir riyazet ve zikir
- Namazı cemaatle kılmak
- Seher vakitleri uyanık olmak
- Sürekli abdestli bulunmak
- Kendini her an Tanrı huzurunda bilmek
- Her an ve her yerde zikir halinde olmak
- Manevi rehberlere mutlak itaat etmek


Testere zikri
Tarikat uygulamasında en önemli iki kural da halvet ve açık zikirdir. Yesevi zikri, zikri yapan kişinin boğazından bıçkı, hızar sesine benzer bir ses çktığı için, zikr-i erre veya zikr-i minşari (testere zikri) olarak bilinir.
Yeseviye tarikatı zikir, riyazat ve mücahedeye dayanan tam anlamıyla Sünni bir tarikattır. Tarikat, Türkler'in yoğun olduğu Taşkent bölgesinde, Harizm, Maveraünnehir, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu'da yayılmıştır.
Abdülbaki Gölpınarlı, 'Bektaşiler, Ahmed Yesevi'yi, Türkistan'daki şöhreti yüzünden ve Hacı Bektaş'ın Nişabur'dan Anadolu'ya gelişine bir mesnet bulmak için, Batıniye metodunca kendilerine mal etmişler, böylece adı Anadolu'da Bektaşiler arasında duyulmuş, sonradan bu gelenek, başka yazarlarca da gerçek sanılmıştır' demektedir.


NAKŞİBENDİ TARİKATI HAZNEVİ KOLU

NAKŞİBENDİ TARİKATI HAZNEVİ KOLU






NAKŞBENDİ TARİKATI MENZİL KOLU

NAKŞBENDİ TARİKATI MENZİL KOLU


KADRİ ZİKRİ RUFAİ KOLU

KADRİ TARİKATI  RUFAİ KOLU



HALVETİ TARİKATI ŞABANİYE KOLU

HALVETİ TARİKATI ŞABANİYE KOLU





KADİRİ ZİKİRİ - MUHAMMEDİYE KOLU




25 Ekim 2011 Salı

HALVETİ UŞAKİ FATİH NURULLAH

                        HALVETİ UŞAKİ FATİH NURULLAH


Fatih Nurullah efendi 1962 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Hasan Bedrettin Efendi, annesi Bedriye Hanım'dır. Doğumu İstanbul olmakla beraber memleketi Sivas ‘ın Divriği ilçesidir. 1973'de Özdemiroğlu ilkokulu'nu, 1976'da Kemal Atatürk orta okulunu ve 1979 ‘da Haydarpaşa erkek lisesi'ni bitirerek aynı yıl İstanbul Üniversitesi Spor Akademisi bölümüne girdi. 57 kiloda bir çok kez Türkiye şampiyonluğu ve Balkan üçüncülüğünü elde etti. Birçok başarıya imza atan milli bir güreşçimiz olarak, 1983 yılında Akademiden mezunoldu. 1984 yılında askerliğini yapan Efendi hazretleri 1987 yılında Ümran annemizle dünya evine girdiler. Bu evlilikten 1 Kız ve 3 Erkek çocukları oldu.

İlk dini eğitimini ailesinden gördü.Dedesi Abdulkadir efendi Osman Bedreddin Erzuruminin yiğit dervişidir.Oğlu Hasan efendiye bu yüzden şeyhinin künyesi olan Bedreddini ilave etmiştir. Babası Hasan Bedreddin efendi ve annesi Bedriye hanım zikir ehli insanlardır. Babası Hasan Bedrettin Efendi; bir çok alim ve fazıl şeyh efendilerin sohbetinde ve hizmetinde bulunmuş, hal ehli bir kimsedir. Fatih Nurullah Efendi bu vesile ile 1982 senesinde İmam efendinin kamil hulefası babasınında şeyhi olan Nakşi şeyhlerinden Şerif Atalay efendiye intisap edip onun maddi ve manevi ilgilerine mazhar oldu.Şerif efendiye olan tam bir bağlılık ve emirlerine itaat ile kısa zamanda kendisine manevi güzellikler ihsan edildi ve Nakşi sülükunu bu sekilde tamamladı. Ancak Şerif Atalay Efendi icazetini hak ettiği halde kendisinin bunu vermeye yetkili olmadığını icazetini zamanın kutbu olan kişinin vereceğini bildirmiştir.Tevafuken Şerif Atalayın Buhara nakşi dergahındaki şeyhi Feridun babada aynı şekilde kendisine edeben icazet yazmamış zamanın kutbu olan Osman Bedrettin Erzurumiye icazetini almak üzere göndermiştir.

Şeyh efendinin vefatından sonra Fatih Nurullah efendi bir arayış içine girer ve gördüğü ve yaşadığı bazı manevi işaretler üzerine Hasan Hüsameddin Uşşaki Hz’lerinin merkez dergahına hizmet etmeye başlar.Naci Eren efendi ile bir müddet irtibatlanan Fatih Nurullah efendi bilahare Hasan Hüsameddin Uşşaki Hz’lerinin kamil halifesi Sahibüzzaman Eşşeyh İbrahim İpek Çorumi Hz leri ile tanışır.Şerif Atalay efendinin de tensibi ile Şemsi Tuba Tabani Veli Kutbul Aktab Hacı Hafız İbrahim İpek Efendi hazretlerine teslim olur.Zaten Amasyada ikamet eden Şerif Atalay efendi ile İbrahim İpek efendi arasında manevi bir irtibat olduğunu anlıyoruz.Şerif atalay efendi Kendi icazetini vefatından çok evvel İbrahim İpek efendiye teslim etmiştir. İbrahim İpek efendiye olan teslimiyet ve hizmetleriyle üstadın gözdesi olur ve o büyük velinin feyiz neşesiyle dolmaya başlar. Bu hizmetler 2000 senesine kadar bu şekilde devam eder ve İbrahim İpek Efendi hazretleri vefatına yaklaşırken Nurullah Efendi Hazretlerini yanına çağırır ve icazetini yazarak Halveti Uşşaki kolunun ve sair tariklerin icazetini imzalayarak. Her türlü yetkiyi şahitler huzurunda teslim ettiğini beyan etmiştir. Fatih Nurullah efendi hazretleri vazifeyi aldık tan sonra hiç durmamış ve cemaatinin ve ihvanlarının en iyi yerlerde en güzel hallerde olmaları için koşturmuş ve hala koşturmaktadır (Allah kendisinden razı olsun). Üstadın kendisi artık bir köşeye oturup ihvan bekleyerek şeyhlik yapma dönemi geçti zaman imanı kurtarma zamanı bir kişinin bile olsa imanını kurtarmak için koşturmak ve hizmet etmek gereklidir düsturu ile çalışmakta ve ihvanlarına da bu hali aşılamaktadır. Fatih Nurullah efendi İbrahim İpek Efendinin vefatından önceki arzusu üzerine İpek Yolu isimli kitabını yazmış ve ihvanlarına feyiz kaynağı haline getirmiştir. Bunu mütakip Gülzari Hüsniya ve Nurdan Doğan nur damlayan Sohbetler isimli diğer eserlerini yazdı. İpek yolu dergisinin çıkmasında öncülük yaparak ihvanlarının ufkunu açmayı gaye edindi.


video


HALVETİ ZİKİRİ





                                                HALVETİYYE

Suhreverdiye'nin bir kolu, Kübreverdiyye'nin bir şubesi olan ve Şeyh Ebu: Abdullah Sirâcüddin tarafından kurulan tarikat. Sirâcüddin Ebu Abdullah'a Halvetiyye'nin birinci piri denilmektedir. Ebu Abdullah önceleri Tebriz yakınlarında "Hoy" şehrinde, sonra Mısır'da ve oradan da Hicaza giderek ilmî çalışmalarına başlamış; bir süre sonra Sultan Üveys'in dâveti üzerine Herât'a gelmiş orada 750/1349, diğer bir rivâyette 800/1397 yılında vefat etmitir.
Şeyh Sirâcüddin Ebû Abdullah'ın yedi defa hacca gittiği, sahralarda dolaşırken bir gün içi boş ve çok büyük bir çınar ağacı görüp, halvete niyetle kırk erba'în'i bir biri ardınca burada tamamladığı, tesis ettiği tarikatın adına Halvetiye denilmesinin sebebinin de bu olduğu bilinmektedir.
Ebû Abdullah, gündüzleri boş vakitlerini şeyhi Ali Muhammed b. Nuri el-Halvetî'ye hizmette geçirirdi. Gece yarısından sonra dağa çıkarak teheccüd namazını orada kılar ve tekrar zâviyesine dönerdi. Halifeleri: Seyfeddin, Ebû Yezid, Zâhirüddin ve yerine geçen Ali Emre'dir.
Ebû Abdullah'tan sonra Halvetiyye'de ismi geçen şeyh Seyyid Yahya eş-Şirvâni el-Bakâvî ise, Şemah'ta doğmuş ve Şirvan'da Bakü şehrinde vefat etmiştir (869/1464). O'na tarikatın ikinci piri de denilmektedir. Yahyâ Şirvânî; ilmiyle, dine bağlılığıyla ve takvâsıyla herkesin sevgi ve hürmetini kazanmıştır. Halvetiyye şûbelerinde okunan "Virdü's-Seftâr" onun te'lif ettiği bir eserdir. Halifeleri: Dede Ömer Rûşenî, Alâaddin pir Şükrullah el-Ensârî, Habib el-Karamanî, Mehmed Bahaüddin Erzincânî'dir.
Halvetiyye Tarikatının Özellikleri:
Abdullah Bosnevî, "Semaratü'lfuâd" adlı eserinde, halvet kelimesinin "hı" sının, sivâ'dan kalb kuvvetine; "lâm"ının zikir lezzetine; "vav''ının zâhir ve bâtını korumak ile ahde vefâya; "te"sinin temkine; "ye''sinin zorluklardan kolaylığa; "he"sinin ise müşahedeye delâlet ettiğini zikreder.
Halvetîliğin temeli zikrullahtır. İnsan kendisini her türlü geçici heveslerden, dünya nimetlerinden kurtararak Hakk'a yönelmelidir. Zikrin amacı, Allah'tan başka bir varlığı düşünmemek, her varlık türünde Allah'ı görmek, çokluktan kurtularak birliğe ulaşmaktır. Buna vahdet-i vücûd denir. Zikir, biri gönülle, biri dille olmak üzere iki türlüdür. İnsan, elinde olmayan birtakım sebebler yüzünden kötülükle kaynaşan ruhunu zikr ile arıtır; Allah'ın tecellisi için bir ayna niteliğindeki gönül her türlü heves pasından temizler.
Halvetî tarikatına girecek olanlar önce şeyhin katına (huzur-ı pire) çıkarılır. Talipli, şeyhin katında diz çöker; bütün dünya varlığından sıyrılır, yalnız Allah'ı düşünmeye başlar. Şeyh, kendisine gerekli bilgileri verir. Talipli bu sırada başını sağ omuzuna doğru götürüp "Lâilahe" der. Sonra, sol göğsü ortasından bir çizgi çeker gibi çevirip "İllallah" diye zikreder. Bunları söylerken, yüreğinin atışlarıyla ağızdan çıkan sözler arasında bir bağlantı kurar. Böylece bir yandan dil ile, bir yandan gönül ile zikir başlar.
Nakk'ı zikretmenin üç ayrı yolu vardır: İstiğfâr, salavât ve esmâ-i seb'a. Bunları tamamlayan mürid, tarikat kurallarına göre halifelik makamına yükselir. Tarikat, Esmâ-i Seb'a; yedi isim kalbi tasfiye, her an Kelime-i Tevhidi dilden düşürmemek; mâsivadan uzaklaşıp, zikr-i Celâl ile meşgul olmaktır. "Esmâ-i Seb'a"; "Lâilaheillallah, Allah, Hû, Hakk, Hayy, Kayyûm, Kahhâr"dır. Bunlara "Vehhab, Fettâh, Vâhid, Ehad ve Samed" ismi şeriflerini ekleyenler de vardır.
Halvetiyyede Zikir:
a) Mürid diz çöküp, kıbleye karşı oturduktan ve mâsivâyı hatırdan çıkardıktan sonra, Allahu Teâlâ'yı düşünmeye başlar. Önce başı sağ omuz tarafına çevirir "Lailahe"; sonra sol tarafa çevirip "illallah" der. Bunu otuz üç veya yüz altmış beş defa tekrarlar. Hemen bütün tarikalarda bu zikir esas kabul edihniştir. Yedi isimden önce "Lailaheillallah"la devam edilir. Tevhîd kelimesinin sırları keşfolunmaya başlayınca ism-i Celâle geçilir.
b) Hakkı zikre, istiğfâr ile başlanır
"Estağfirûllah ellezi Lailahe illa hüve'l-Hayyu'l-Kayyum ve etûbu ileyh" yüz kere tekrarlanır.
c) Daha sonra yüz kere "Salavât" getirilir.
Halvetiye tarikatına intisab etmiş bir mürid şeyhinin yakınında bulunmadığı takdirde "Esma-i Seba'nın" tamamına devam etme durumunda kalabilir. Bu hallerde mürid bu yedi ismi yüz bine vardırmak mecburiyetindedir. Bu vazifeleri noksansız yerine getirip hilâfete hak kazanabilir.
Halvetiyye Tarikatında yedi makam geçerli olup bunlar tamamlanınca Kemâle erme olayının gerçekleştiğine inanılır. Bu makamlar şunlardır: Nefs-i emmâre, Nefs-i levvâme, Nefs-i mülhime, Nefs-i mutmainne, Nefs-i radiyye, Nefs-i mardiyye, Nefs-i kâmile.
Halvetiyyenin Şubeleri: Diğer birçok tarikatlarda olduğu gibi, Halvetiyyenin de bir hayfi kollan vardır: En önemlileri şunlardır:
a) Ruşeniyye Tarikatı: Dede Ömer Ruşenî'nin (ö. 892/1487) kurduğu koldur.
b) Cemâliyye Tarikatı: Muhammed Hamidüddin Cemâlî el-Bekrî (ö. 899/1494)'nin oluşturduğu kol.
c) Ahmediyye Tarikatı: Ahmed Şemseddin (ö. 910/1504)'nin önderliğini yaptığı Halvetiyyenin koludur.
d) Şemsiyye Tarikatı: Şemseddin Ahmed b. Ebi'l-Berekât Muhammed b. Hasan ez-Zilî (ö. 1006/1597)'nin kurduğu kol.
Muhiddin Ibnü'l-Arabînin fikir ve düşüncelerinden kaynaklanan çeşitli tasavvufi görüşleri ihtiva eden tarikat "Vahdet-i Vücud" görüşünü aksettirmektedir. Özellikle Halvetiyyenin Mısıiyye şubesinin kurucusu olan Niyâzî el-Mısrî el-Malatyavınin görüşleri ibnü'l-Arabî'nin Vahdet-i Vücud görüşünün tekrarlanmasından başka bir şey değildir. Vahdet-i vücüd'un en çok işlendiği ve inanıldığı tarikadlardan biri Halvetiyye'dir.



                                                    Halvetiyye Silsilesi

Halveti tarikatının silsilesi, velayetin ve nübüvvetin sultanı
Hz. Peygamber Efendimiz'den bu tarikatın kurucusu olan eş Şeyh Ebu Abdullah Siraceddin Ömerü'l Halveti Hazretleri'ne şu şekilde ulaşır:
  1. Seyyidü'l evvelin ve'l ahirin Muhammed Mustafa (s.a.v.)
  2. Ebu'l Haseneyn İmam Ali el Murtaza (k.v. ve r.a.)
  3. Seyyidü't Tâbi'în Ebu Sa'id Hasan b. Yesâr el Basrî
  4. eş Şeyhü'l Lami'î Habib el Acemî
  5. eş Şeyhü'l Kebir Ebu Süleyman Davud b. Nasır et Ta'î
  6. eş Şeyhü'l Fahin Ebu'l Mahfuz Maruf Ali el Kerhî b. Feyruz
  7. eş Şeyhü'l Kerim ebu'l Hasan Sırrı's Sakatî b. Muğles
  8. Seyyidü't Tâife-i Sûfıyye Ebû'l Kasım Cüneyd b. Muhammed el Bağdadî
  9. eş Şeyh Ebû Ali Ahmed Mimşâd ed Dineverdî
  10. Ebu Abdullah Muhammed Dineverî
  11. Muhammed Amveyh b. Abdullah el Bekri
  12. eş Şeyh Vecihüddin
  13. eş Şeyh Ömer el Bekrî
  14. eş Şeyh Ebu'n Necib Ziyâüddîn Abdülkâhir el Bekrî es Sühreverdî
  15. Ebheriyye tarikatı piri Ebû Reşid Kutbuddîn el Ebherî
  16. eş Şeyh Rüknuddîn Muhammed Nehhâs el Buharî
  17. eş Şeyh Şihabüddîn Muhammed et Tebrizî
  18. eş Şeyh es Seyyid Cemaleddîn-i Şirâzî
  19. Zâhidiyye-i Halvetiyye tarikatının pîri İbrahim Zahid Geylânî
  20. eş Şeyh Kerimüddîn Ahî Muhammed b. Nur el Halveti
  21. eş Şeyh Pir Ebû Abdullah Siracüddîn Ömer b. eş Şeyh Ekmelüddîn el
    Geylânî el Lahcî Halveti"
eş Şeyh Ebu Abdullah Siracüddîn Ömer Hazretleri, Geylan'ın Lahcan kasabasında doğmuştur. Burada yetiştikten sonra Harezm'de bulunan amcası Ahî Muhammed bin Nur el Halveti'nin yanına gitmiştir. Ondan inabe aldıktan sonra seyr u sülukta ilerleyerek hülefasının en ilerileri arasında görülmüştür. 1317'de amcası ve şeyhi Ahî Muhammed Nuru'l Halveti Hazretlerinin vefatı üzerine irşat makamına oturmuştur. Fıtrî kemalatı ve manevi mevki itibariyle Halvetiyye tarikatının kurucusu ve pir'i olmuştur. Bir müddet sonra Tebriz yakınlarındaki Hûy (Hoy) kasabasına, bir aralık Mısır'a oradan da Hicaz'a gidip hac farizasını yerine getirmiştir. Sonunda Sultan Üveys'in daveti üzerine Herat'a gelmiştir. Orada iken bir rivayete göre 1349'da, bir rivayete göre de 1397'de Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur.
Merhum Sadık Vicdanî, bu konuda izahatte bulunur:
"Pir Ömerü'l Halveti Hazretleri, bir gün ıssız bir yerde içi boş, büyük bir ağaç görüp bunun içinde halvete niyetle halkın bakışları arasında kaybolmuştur. Sevenleri, dostları, dervişleri şeyhlerine duydukları sevgiden dolayı nice müddet aradıktan sonra onu bu ağacın içinde bulmuşlar," der ve ardından kurmuş olduğu Halveti tarikatının nâm ve nisbetinin nereden geldiği hususunda şu izahı yapar:
"Bu çınar ve kırk erbaîn meselesinden doğmuş ve halvet zikrine aşırı bağlılığından dolayı Halveti lakabını almış olan muhterem amcası Ahî Muhammed bin Nuru'l Halveti'nin halifesi ve vefatından sonra irşat makamına geçmesi yüzünden onun lakabını almış olması ihtimal dahilindendir."
Bu konuda Muhammed İhsan Oğuz (k.s.) da "Hz. Şaban-ı Velî ve Mustafa Çerkeşi" adlı eserinde yukarıda zikredilen çınar hikâyesine yer verir:
"Dervişleri ve dostları boş çınarın gövdesinde halvet çıkaran Hz. Pir'i bulduktan sonra rica edip yalvarmış ve onu halvetten çıkarmışlar. Giderlerken çınarın Allah'ın emriyle Şeyh Hazretleri'nin ardından yürüdüğünü görmüşler. Bunun üzerine Şeyh Hazretleri, çınara hitaben: 'Niçin sırrımı açığa vurursun? Allah'a ibadetle sana bu kadar zamandır safa ve şeref verdiğim yetmez mi? Yerinde dur,' diye buyurmuş. Çınar da Allah'ın kudretiyle yerine varıp durmuştur.
Pir Ömerü'l Halveti Hazretleri'ne Halvetilik nam ve sıfatının verilmesi, birbiri ardınca kırk erbaîn çıkarmasından yahut çınar ağacının arkalarından yürümesinden yahut da halvet zikrini çok sevip önem vermesinden dolayıdır. Bu hususun amcası ve şeyhi Ahî Muhammed Nuru'l Halveti Hazretleri'nin tam ve kâmil varisi olmaları sebebiyle O'nun 'Halvetilik' lakabının kendilerine geçmesinden kaynaklandığı da söylenmektedir."
Sarı Abdullah Efendi rahmetli, "Semerâtü'l Fuâd" adlı eserinde Halvetiyye' nin "ha" sı kalpten masivayı boşaltmaya, "lâm" ı zikrin lezzetini, "vav" ı zahir ve bâtını koruma ve verdiği sözde durmaya, "te" si temkine, "ye" si güçlükten sonra kolaylığa, "he" si müşahedelere delalet eder, " der.
Hz. Pir Ömerü'l Halveti (k.s.) hakkındaki rivayetlerden biri de O'nun manevi cihad, ibadet ve takva ehli olup kırk erbain çıkardığı ve halvette 1600 gün kaldığıdır. O'ndan sonra gelen büyük pirlerden biri de Seyyid Yahya-i Şirvanî Hazretleri'dir. Bu zat-ı âli Seyyid İmam Musa Kâzım Hazretleri'nin torunlarındandır. Şirvan'ın merkezi olan Şumâhi'de doğar. Manevi feyzini Şeyh Sadreddin Hıtavi Hazretleri'nden alır. Halifelik makamına erişir. Şeyhinin damadı olmakla şerefledir. Şumâhi'den Bakü'ye geçerek ömrünün sonuna kadar orada yaşar ve ümmetin irşadına gayret eder.
Kırk kadar şube kurucusu yetiştiren Halveti tarikatının bugünkü feyz ve tesiri, Hz. Şirvanî'nin İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine gönderdiği halifeleriyle gerçekleşmiştir. Onun kendi tedris ve irşat halkasında bin kadar halife yetiştirdiği söylenir. Bu halifelerden en büyüklerinin isimleri arasında:
  1. eş Şeyh Dede Ömer Rûşenî
  2. eş Şeyh Ali Alaaddîn
  3. eş Şeyh Pir Şükrullah el Ensârî
  4. eş Şeyh Habîb Karamanî
  5. eş Şeyh Muhammed Bahâüddîn el Erzincânî'nin isimleri zikredilebilir.
Hz. Şirvanî'nin İslâm âlemine kazandırdığı : Şifâü'l Esrar, Esrârü'l Vahy, Merâtib-i Esrârü'l Kalb, Esrârü'l Vuzû', Rumûzu'l İrşâdât, Menâzilü'l Arifin, Şerh-i Esmâ-i Seb'a, Şerh-i Süâlât-ı Gülşen-i Râz, Atvârü'l Kalb, Esrârü'l Talibin isimli tasavvufî eserleri mevcuttur. Bunlar arasında kelime-i tevhitdeki harflerin sayısına eşit olmak üzere yirmi dört bölümden düzenlenmiş Esrârü't Talibin adlı risalenin dervişlerin istifade edebilecekleri önemli bir kaynak olduğu rivayet edilir.


Hz. Şirvanî'nin tertibi olan yukarıda adını zikretmediğimiz bir eseri daha vardır. Bu eser, Halvetiyye şubelerinin hepsinde çok önemsenen, 104 kitabın özeti olduğu ifade edilen ve zikir esnasında okunan "Vird-i Settâr"dır. Bu eser, "Vird-i Yahya" ya da "Evrâd-ı Şerif" diye de bilinmektedir.
Bu kıymetli eserde Fahr-ı kâinat Efendimiz'den, dört çâr-ı yâr-ı güzînden, Hz. Hasan ve Hüseyin (r. anhümâ)'dan, Hz. Abbas ve Hamza'dan, Medine halkından (Ensâr) ve bunlara tâbi olanların cümlesinden Allah (c.c.) razı oldu. Kıyamete kadar ebedî olarak İslâm dünyası, bu mübarek ve muazzez ve mükemmel insanları rahmetle, şükranla anacak ve övgüyle söz edecektir.
"Ve neşhedü enlâ ilahe illâllahu vahdehulâ şerîkeleh ilâhen âdilen cebbâra (c.c.) ve meliken kâdiren kahhârâ lizzünûbi gaffara veli'l uyûbî settârâ ve neşhedü enne seyyidenâ Muhammeden 'abduhü'l Mustafa (s.a.v.) ve Resûlühu'l müctebâ (s.a.v.) ve emînühu'l muktedâ (s.a.v) şemsü'd duhâ (s.a.v.) bedrü'd dücâ (s.a.v.) nûru'l verâ (s.a.v.) sâhibü kâbe kavseyni ev ednâ (s.a.v.) Resûlü's sakaleyn (s.a.v.) ve nebiyyü'l haremeyn (s.a.v.) ve îmâmü'l kıbleteyn (s.a.v.) ve ceddü's sibtayn (s.a.v) ve şefıû menfı'd dâreyn (s.a.v.) Resûlen (s.a.v.) mekkiyyen (s.a.v.) medeniyyen (s.a.v.) hâşimiyyen (s.a.v.) kureyşiyyen (s.a.v.) ebtahiyyen (s.a.v.) kerûbiyyen (s.a.v.) rûhiyyen (s.a.v.) rûhaniyyen (s.a.v.) takıyyen (s.a.v.) nakıyyen (s.a.v.) nebiyyen (s.a.v.) kevkeben (s.a.v.) dürriyyen (s.a.v.) şemsen (s.a.v.) mudiyyen (s.a.v.) kameren (s.a.v) nûriyyen (s.a.v) nûraniyyen (s.a.v.) beşîren (s.a.v.) neziren (s.a.v.) sirâcen (s.a.v.) müniren sallallahu Teâlâ aleyhi ve âlâ âlihi ve evlâdihi ve ezvâcihi ve etbaî ve hulefâihi'r raşidîne'l mürşidiyne'l mehdiyyine min ba'dihi husûsen ale'ş şeyhi'ş şefîk kâtili'z zındîk ve fi'r gâri'r refik el mülakkabi bi'l atık el îmâmü ala't tahkik emîri'l mü'mînine seyyidenâ Ebî Bekrini's sıddîk (r.a.) sümme's selâm mine'l meliki'l vehhâb ilâ emiri'l evvâb zeyni'l ashâbi mücâviri'l mescidi ve'l mihrâb en nâtîku bi's sevâb el mezkûru fi'l kitâb emiri'l mü'minîn seyyidenâ Ömer ibni'l hattâb (r.a.) sümme's selâm mine'l meliki'l mennân ilâ emiri'l emân habîbi'r rahman câmii'l Kur'ân sâhibi'l hayâ'i ve'l îmân eş şehîdi fi hâli tilâveti'l Kur'ân emiri'l mü'minîn seyyidenâ Osman ibni affan (r.a.) sümme's selâm mine'l meliki'l veliyyi ilâ emiri'l vasiyyi ibni ammi'n nebiyyi kâlii'l Bâbi'l Hayberî zevci Fâtımate'z Zehriyyi vârisü'l ulûmi'n nebeviyyi emiri'l mü'minîn seyyidenâ aliyyinirradiyyinis'sakiyyil ve fiyyi (r.a.) kerremallahüvech sümme's selâm alâ'l îmâmeyni'l hümâmeyni's seideyni'ş şehîdeyni'l mazlûmeyni'l makbûleyni'ş şemseyni'l kamereyni'l bedreyn el hasîbeyni'n nesibeyn bi'l kadâi'r radiyeyni ve ale'l belâi's sâbireyn emîri'l mü'minîn seyyidenâ ebî Muhammedi'l Hâsan ve ebî 'abdillahî Hüseynî (radıyalaUahu Teâlâ anhümâ) ve âlâ ammeyhi'l kerîmeni'ş şücâayni'l muazzemeyni'l muhteremeyn el Hamzate ve'l Abbâs ve âlâ cemîi'l muhâciriyne ve'l ensâr ve't tâbiiyne'l ahyâr ve'l ebrâr (rıdvânullahi Teâlâ aleynâ ve aleyhim) ecmaîne ve selleme teslîmen ve azzeme ta'zîmen ebeden dâimen hamden kesirân kesirân ilâ yevmi'l haşrî ve'l karâr."

Hz. Pir Ömerü'l Halveti'nin şer'î esaslar üzerine kurduğu ve ikinci Pir Seyyid Yahya-i Şirvanî Hazretleri'nin zamanın icaplarına göre daha da geliştirip genişlettiği Halveti tarikatı, Hz. Şirvanî'den sonra dört ana şubeye ayrıldı:

1. Ruşeniyye: 1528'de dâr-ı beka eyleyen Aydınlı Dede Ömer Ruşenî Hazretleri tarafından kurulmuştur.
Dede Ömer Ruşenî Hazretleri'nin irşat ve terbiyesi altında yetişen halifelerinden ikisi, eş Şeyh Ebu Abdurrahman Muhammed Demirtaş Hazretleri tarafindan Demirtaşiyye ve eş Şeyh es Seyyid İbrahim Gülşenî Hazretleri tarafindan Gülşeniyye-i Halvetiyye kolları kurulmuştur.
Halvetiyye'nin Gülşeniyye kolundan da eş Şeyh Hasan Sezai Efendi Hazretleri tarafından Sezaiyye-i Halvetiyye, eş Şeyh Hasan Hâleti Efendi Hazretleri tarafindan Hâletiyye-i Halvetiyye kolları açılmıştır.
2. Cemaliyye: 1493 ya da 1506'da vefat ettiği sanılan Amasyalı Cemaleddin Halveti Hazretleri tarafindan kurulmuştur. Kanunî Sultan Süleyman'ın mürşid-i kâmili olan bu zat-ı âli, Çelebi Halife ve Aksarayî namıyla da tanınırdı.
Halvetiyye'nin Cemaliyye kolundan eş Şeyh Yusuf Sünbül Sinan Hazretleri tarafindan Halvetiyye'nin Sünbüliyye kolu, Arif-i billah eş Şeyh Şaban-ı Velî Hazretleri tarafindan Halvetiyye'nin Şabaniyye kolu, eş Şeyh es Seyyid Ahmed el Harirî el Assâlî Hazretleri tarafindan Assâliyye kolu ve eş Şeyh es Seyyid Muhammed el Bahşi Hazretleri tarafından Bahşiyye kolu açılmıştır. Halvetiyye Şabaniyye kolundan Karabaş-ı Velî diye anılan eş Şeyh Ali Alaaddîn Efendi Hazretleri tarafından Karabaşiyye kolu açılmış olup bu koldan da eş Şeyh Nasuhî Muhammed el Halveti Hazretleri'ne nisbet edilen Halvetiyye'nin Nasûhiyye kolu ve eş Şeyh Şemsüddîn Mustafa el Bekrî'ye nisbet edilen Bekriyye kolu açılmıştır. Nasûhiyye kolundan da el Hac Mustafa Efendi Hazretleri tarafından Halvetiyye'nin Çerkeşiyye kolu ve bu koldan da eş Şeyh Hacı Halil Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Haliliyye ve eş Şeyh Kuşadalı İbrahim Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen İbrahimiyye kolları açılmıştır.
Halvetiyye'nin Bekriyye kolundan ise, eş Şeyh Mehmet Kemaleddin el Bekri Hazretleri'ne nisbet edilen Kemaliyye kolu, eş Şeyh Seyyid Şemsüddîn Muhammed b. Salim el Hafenî Hazretleri'ne nisbet edilen Hafeniyye kolu, ve bu koldan da eş şeyh es Seyyid Ahmed et Ticani Hazretleri'ne nisbet edilen Ticaniyye kolu açılmıştır. Yine Halvetiyye'nin Bekriyye kolundan eş Şeyh Muhammed b. Abdülkerim el Medenî es Semanî Hazretleri'ne nisbet edilen Semaniyye (Sümmaniyye) kolu, eş Şeyh Seyyid Feyzeddin Hüseyin es Semanî Hazretleri'ne nisbet edilen Fevziyye kolu, eş Şeyh Şihabüddîn Ahmed ed Derderi Hazretleri'ne nisbet edilen Derderiyye (Dardariyye) kolu ve bu koldan da eş Şeyh Seyyid Ahmed es Sâvî Hazretleri'ne nisbet edilen Saviyye kolu açılmıştır.
3. Ahmediyye: 1509'da dâr-ı beka eyleyen Şeyh Ahmed Şemseddin Hazretleri tarafından kurulmuştur.
Halvetiyye'nin Ahmediyye kolundan eş Şeyh Ramazanüddîn Mahfi Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Ramazaniyye kolu, eş Şeyh İbrahim Ümmî Sinan Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Sinaniyye kolu, eş Şeyh Hasan Hüsameddîn el Buhari el Uşşakî Hazretleri'ne nisbet edilen Uşşakıyye kolu, eş Şeyh Niyazî Muhammed el Mısrî Hazretleri'ne nisbet edilen Mısrîyye kolu açılmıştır. Halvetiyye'nin Ramazaniyye kolundan eş Şeyh Hasan Burhaneddîn Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Cihangiriye kolu, eş Şeyh Muhammed el Buhûrî Hazretleri'ne nisbet edilen Buhûriyye kolu, eş Şeyh es Seyyid Ahmed Raûfî Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Raûfıyye kolu. eş şeyh Nureddîn Muhammed el Cerrahi Hazretleri'ne nisbet edilen Cerrahiyye kolu, eş Şeyh Mehmed Hayati Efendi'ye nisbet edilen Hayatiyye kolu açılmıştır.
Halvetiyye'nin Sinaniyye kolundan eş Şeyh Mustafa Muslihiddîn Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Muslihiyye kolu ve bu koldan eş Şeyh es Seyyid Ahmed Zehri Efendi Hazretleri'ne nisbet edilen Zehriyye kolu açılmıştır.
4. Şemseddin-i Sivasiyye: Bu kol, Ahmediyye kolundan devam eder. Şemseddin-i Ahmed Sivasî Hazretleri tarafından kendi adına açılmış olup Halvetiyye'nin Sivasiyye kolu olarak bilinmektedir.
Cenab-ı Hakk'ın yardım ve inayeti, Hz. Peygamber Efendimiz'in ruhani yardımı ve Halveti meşayihinin himmetleri ile çevre bölgelere halifeler göndermek suretiyle tarikatı yayma faaliyetleri, Yahya-yı Şirvani Hazretleri'nin gayretleri ile genişleyerek yukarıda adlarını zikrettiğimiz asıl dört şubeye-Ruşeniyye, Cemaliyye, Assaliyye, Bahşiyye- sonra bu şubelerden kol kol başka şubelerden de Halvetiyye tarikatı bir tarikat fabrikası şeklinde sayısı kırk şubeye kadar ulaşmıştır.
eş Şeyh Pir Ebu Abdullah Siracüddîn Ömerü'l Halveti'den sonra Halvetilik silsilesi şöyle devam eder:
  1. eş Şeyh Anî Emrem Halveti
  2. eş Şeyh Hacı İzzeddîn Halveti
  3. eş Şeyh Sadreddîn Hıtâvi
  4. Pir-i sanî eş Şeyh Yahya-yı Şirvani
  5. eş Şeyh Pir Muhammed Erzincani
  6. eş Şeyh Cemal el Halveti27.1 eş Şeyh Zeynüddîn Yusuf Sünbül Sinan (Sünbiliyye)27.2 eş Şeyh Pîr Şa'bân-ı Velî (Şa'bâniyye)
    27.3 eş Şeyh Ahmed bin Ali el Assâl
    î (Assâliyye)
    27.4 eş Şeyh Muhammed bin Muhammed el Bahşî (Bahşiyye)
  7. eş Şeyh Hayreddîn-i Tokadı
  8. eş Şeyh Pir Şaban-ı Velî
Cemal Halveti'nin adıyla anılan Cemaliyye şubesi, Halvetilik'in en fazla kolu bulunan şubesidir. Bu şube, önce dört kola ayrılır:
  1. Sünbüliyye: eş Şeyh Zeynüddîn Yusuf Sünbül Sinan Hazretleri tarafından
    kurulmuştur.
  2. Şabaniyye:1568'de Kastamonu'da vefat eden eş Şeyh Pir Şaban-ı Velî
    Hazretleri tarafından kurulmuştur.
  3. Assâliyye: 1638'de vefat eden Ahmed bin Ali el Assâlî Hazretleri tarafından
    kurulmuştur.
  4. Bahşiyye: 1689'da vefat eden Muhammed bin Muhammed el Bahşî
    Hazretleri tarafından kurulmuştur.
Bu dört koldan Sünbüliyye, Assâliyye ve Bahşiyye aynen kalmıştır. Şabniyye ise, gelişip genişleyerek alt kollara ayrılmıştır.

HALVETİ UŞAKİ ZİKİRİ

zikirallahdhikrallah.blogspot.com/


halveti tarikatı
halveti mehmet dumlu
halveti tarikatının kolları
halveti tarikatı silsilesi
halvetilik
halveti ussaki
halveti nedir
halveti ne demek