BURS

BURS

4 Haziran 2012 Pazartesi

Bir genç kız uyanıyor (dini hikayeler)

Bir Genç Kýz Uyanýyor Çok Güzeldi, Ölüm Ona Yakýþmaz ki Genç kýz, uzun uzun çalan telefonun sesi ile uyandý. Bedeni yataða âdeta yapýþmýþtý. "-Sabahýn köründe kim bu arayan?! " diye söylenirken baþucundaki saat 14: 30'u gösteriyordu. Gece ikide eve geldiðini hatýrladý. Telefona yetiþemedi. Aradan birkaç dakika geçince tekrar çalmaya baþlayan telefon, iyice sinirlerini bozmuþtu. Çantasýnda telefonu arýyor, ama bir türlü bulamýyordu. Çantasýný önüne döktü. Telefonun onuncu defa çalýþýnda ancak açabildi. Ahizeden sadece çýðlýklar ve aðýtlar duyuluyordu. Daha kimse konuþmadan önce, genç kýz, tepeden týrnaða ürpermiþti. "-Alo, kimsiniz, kimsiniz? " diye sormaya baþladý. Karþý taraf biraz aðýrdan alýyordu. Nihayet sesi duyuldu: "-Alo, ben Reyhan. " "-Ne oldu Reyhan, neden aðlýyorsunuz? " "-Âmine!.. Dün akþam, dün akþam Füsun trafik kazasý geçirmiþ. Þimdi ölüm haberini aldýk. Hemen gel!.. " Þimdi þaþýrma sýrasý Âmine'ye gelmiþti. Karþý taraf telefonu kapatmýþ, Âmine, telefon elinde donakalmýþtý. Daha dün gece birlikteydik, diye düþündü. Yedik, içtik, eðlendik, sinemaya gittik. Ne kadar güzel bir gece geçirdik, hep birlikte... Dün kanlý canlý olan kýz, þimdi ölmüþtü, öyle mi?! Aklý bir türlü almadý. "-Ölmüþ olamaz!.. " dedi, bir anda... "Ölmüþ olamaz, daha 19 yaþýndaydý. Hem ölüm ona yakýþmaz ki!.. " Neden sonra kendine geldi, toparlandý. Hemen üstünü giydi, çantasýný yerleþtirdi ve yola çýktý. Füsunlarýn evine gidiyordu. Herhalde bütün arkadaþlarýna haber vermiþ olmalýydýlar. Aceleyle bir taksiye bindi ve kýsa zamanda cenaze evine ulaþtý. Þimdiye kadar koþtura koþtura gelen ayaklarý, nedense binanýn önüne geldiðinde adeta yere çakýlý kalmýþtý. Bir türlü ayaðýný kaldýracak güç ve cesaret bulamýyordu. Orada Füsun'un cesedi ile karþýlaþmak korkusu içten içe kendisini kemiriyordu. Aslýnda tam olarak dile getiremese de, ona ürkütücü gelen, ölümün bu kadar yakýnýna kadar gelmiþ olmasýydý. Cenâze evinden yükselen aðýtlar, daha apartmanýn giriþinden duyuluyordu. Kendine biraz cesaret telkin etti, ben, Füsun'un bunca yýllýk arkadaþýyým. Onu, ölümün kollarýnda yalnýz býrakmamalýyým, dedi ve yavaþ yavaþ merdivenleri çýktý. Zile bastý. Kapý açýldýðýnda, içerideki mâtem havasý âdeta dýþarýya taþtý. Aðlayanlar, sýzlayanlar, feryatlar, aðýtlar... Birbirinin omzuna yaslanýp gözyaþlý dökenler, ne yapacaðýný bilmez þekilde çaresizce bir köþeye büzülmüþ olanlar... Genç kýzlar bir araya toplanmýþtý. Hiçbirinin aðzýný býçak açmýyordu. Daha dün gece bir aradaydýlar. En genç ve en alýmlý olanlarýydý Füsun... Gülücükleriyle, esprileriyle neþe saçýyordu, arkadaþ grubuna... Ama þimdi, üstüne beyaz bir örtü örtülmüþ ve öylece, kaskatý bekliyordu. Annesi feryadý, bütün duvarlarda çýnlýyordu: "-Gelinlik giyecekken kefen mi giydin?! Kalk, bu elbise sana hiç yakýþmadý... Gençliðine yazýk oldu, güzelliðine yazýk oldu!.. " Bir müddet sonra âilenin erkekleri geldi ve Füsun, tabuta yerleþtirilerek evden çýkartýldý. Tabut, cenâze arabasýna kadar omuzlarda kaya kaya gitti. Cenâze, câmiye götürülecekti. Ezan okunana kadar bir saat kadar zaman vardý. Bu yüzden Mevlid okutmak için bir hocahaným çaðýrmýþlardý. Âmine, iyice kenara büzülmüþ, dün geceden beri olup bitenleri zihninden süzüp duruyordu. O bambaþka bir âleme dalmýþtý. Ne kapýnýn çaldýðýný, ne de gelen hocahanýmýn sohbete baþlamasýný hiç fark etmedi. Hocahaným, Mevlid okumak için getirilmiþti, ama Mevlid'e baþlamadan kýsa bir sohbet yapmak istediðini söylemiþ, sonra da Kur'ân-ý Kerim okumaya baþlamýþtý. Âmine, Kur'ân okuyuþunu duyana kadar kendi dünyasýna dalýp gitmiþti. Hocahanýmýn okuyuþunu dinledikçe ruhu biraz tesellî buldu, ama içinde fýrtýnalar kopuyordu. Ýçten içe bir isyan büyüyordu; gençti, güzeldi, hayatýnýn baharýndaydý, neden öldü, baþka kimse yok muydu? Daha gençti, çok güzeldi. Beraberce geçirecekleri daha çok günleri vardý. Neden, neden? Bir türlü bu sorulara cevap veremiyordu. Düþünmekten baþý aðrýmaya baþladý. Hocahaným, Kur'ân okumayý bitirmiþ ve "el-Fâtiha" demiþti. Sonra yumuþak bir üslupla sohbetine baþladý. Önce cenâze evine, anne ve babasýna, yakýn ve arkadaþlarýna tâziyede bulundu. Sonra sözlerine þöyle devam etti: "-Sevgili dostlar, Füsun, benim de akrabamdý. Amcamýn kýzý idi. Onun arkasýndan aðlamalarýmýz, feryat ve figanlarýmýz artýk onu geri getirmez. O dönülmez bir yolculuða baþladý. Þu andan sonra ona faydalý olmak istiyorsak, onun için Kur'ân okuyacaðýz, sadakalar vereceðiz. Artýk o, dünya sahnesindeki perdesini kapattý, ununu eledi, eleðini astý. Sýrada belki de bizler varýz. O, vefatýyla bizimle konuþmaya baþladý; bakalým, biz onun öldükten sonra bize söylediklerini duyabilecek miyiz? Sessizce bize nasihat eden ölümün kelimelerini duyabilecek miyiz? Ölüm, diyor ki; ben her yaþta, her seviyedeki insana gelebilirim. Genç, de, yaþlý da, çocuk da benim elimden kurtulamaz. Kimin vadesi gelmiþse, onu bir an bile bekletmem. Zenginlere de uðrarým, fakirlere de... Hastalara da uðrarým, zinde ve saðlýklý olanlara da... Ben, her an evinize gelip misafiriniz olabilecek biriyim; siz beni aðýrlamaya hazýr mýsýnýz? Benim gibi sürpriz bir misafir için hazýrlýklý mýsýnýz? " Hocahanýmýn, bu sözleri üzerine aðlayanlar önce birbirlerine baktýlar, sonra baþlarýný önlerine eðip düþünmeye baþladýlar. Deminki aðýtlar yükselen ev gitmiþ, daha sessiz, daha mütevekkil bir ev gelmiþti sanki... Âmine ise, iç dünyasýnda gelgitler yaþamaya devam ediyordu. Ya ölen Füsun deðil de, kendisi olsaydý? Füsun'u farklý kýlan neydi? Onu alan ölüm, kendisine ne zaman uðrayacaktý? Ya o da genç yaþýndayken ölecek olursa? O zaman hayata dair bütün planlarý, hedefleri, hayalleri alt üst olacak demekti. Sahi, Füsun'un hayallerine ne olmuþtu? Þimdi o yapmak istediklerinin ne kadarýný yapabilirdi? Âmine, iç dünyasýnda bu düþüncelerle boðuþurken, dinleyiciler arasýndan birisinin sesini duydu: "-Hocam, ben ölümden çok korkuyorum, ölmek istemiyorum!.. " O anda dinleyicilerin hemen hepsi, o cümleyi söyleyen kimseyi tasdik edercesine baþlarýný salladýlar. Sanki hepsi, evet, biz de ölümden çok korkuyoruz der gibiydiler. Hocahaným, bunun üzerine mevzuya baþka bir açýdan yaklaþmaya karar verdi: "-Mevlânâ Hazretleri, þöyle buyurmaktadýr: "Evlat, herkesin ölümü kendi rengindedir, insaný Allâh'a kavuþturduðunu düþünmeden ölümden nefret edenlere ve ölüme düþman olanlara, ölüm korkunç bir düþman gibi görünür. Ölüme dost olanlarýn karþýsýna da dost gibi çýkar. " "Ey ölümden korkup kaçan can! Ýþin aslýný, sözün doðrusunu istersen, sen aslýnda ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. " "Çünkü ölüm aynasýnda görüp ürktüðün, korktuðun, ölümün çehresi deðil, kendi çirkin yüzündür. Senin rûhun bir aðaca benzer. Ölüm ise, o aðacýn yapraðýdýr. Her yaprak, aðacýn cinsine göredir. " Demek ki, ölüm, sadece kendisini unutanlara korkunç geliyor. Ölümü devamlý hatýrlayan, ona göre hazýrlýk yapanlar için ölüm, âdeta sevgili gibi hasretle beklenen bir dosta dönüþüyor. Peygamberimizin ashâbýndan birisi gelmiþ ve O'na: "-Ey Allâh'ýn Rasûlü!.. Mü'minlerin en faziletlisi kimdir? " diye sormuþ. Peygamber Efendimiz de: "-Ahlâkça en güzel olanlardýr! " cevâbýný vermiþ. Bu sefer o zât: "-Peki, mü'minlerin en akýllýsý kimdir? " diye sordu. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-: "-Ölümü en çok hatýrlayan ve sonrasý için en güzel þekilde hazýrlýk yapanlardýr. Ýþte (gerçek) akýllýlar bunlardýr. " buyurdu. (Ýbn-i Mâce, Zühd, 31) O hâlde gerçek akýllýlar, sadece ölüme hazýrlananlardýr. Çünkü ölüm, kaçýnýlmaz bir þekilde herkese uðruyor. Er geç bize de gelecek... Kimse ölmekten kurtulamamýþ ve yine kimse, öldükten sonra tekrar eski hayatýna dönememiþ. O hâlde ölümü ve onun ardýndaki hayatý iyi öðrenmeliyiz. Sonra da ona göre hayatýmýzý gözden geçirmeli ve sonsuz bir hayat için hazýrlýk yapmalýyýz. " Hocahaným, sözlerini bu þekilde tamamladý ve usûlen kýsa bir Mevlid okuyarak sohbeti bitirdi. Evdekiler, yavaþ yavaþ toparlandýlar ve cenaze merâsimi için bir kýsmý câmiye, bir kýsmý da mezarlýða doðru hareket etti. Âmine, yerinde kalakalmýþtý. Gözleri, evin içinde biraz önce Füsun'un hareketsiz yattýðý yerdeydi. Arkadaþlarýnýn koluna girip kendisini kapýya doðru sürüklemeye çalýþtýklarýný fark edince kendine geldi. Arkadaþlarýyla beraber arabaya binmiþler, mezarlýða doðru gidiyorlardý. O aralýksýz düþünmeye devam ediyordu; ölüme hazýrlanmak... Ben hayatým boyunca hep bir þeylere hazýrlandým. Yarým saatlik bir yemek için saatlerce mutfakta hazýrlýk yaptým. Üniversite sýnavýnda baþarýlý olabilmek için yýllarca dershanelere gittim, ek dersler aldým, hazýrlandým. Dün sinemaya gitmek için seçeceðim elbiseye karar vermek için bile saatlerce aynanýn karþýsýnda hazýrlýk yaptým. Ya ölüme hazýrlýk? Arkadaþlarýmýn bazýlarý namazlarýný kýlýyorlar, bazýlarý da benim gibi sadece yýlda bir defa oruçlarýný tutuyor. Baþka? Evet, ilkokulda yazýn câmide Kur'ân okumayý öðrenmiþtim. Ama sonra hiç vaktim olmadý, tekrar edemedim. Þimdi nedense hatýrlamýyorum bile... Ablama hiç benzememiþim. O rahatça baþýný örttü, namazýný da düzenli kýlýyor. Ama bunu yapmak o kadar da kolay deðil ki... Çevrem var, arkadaþlarým, kurulu bir düzenim... Sonra ben üniversite okudum, baþýný örtenler, iþe girmek için daha çok uðraþýyor. Zaten örtünmek bana göre deðil ki... Sonra içinden bir ses, ölmek de Füsun'a göre deðildi, dedi. Gerçekten Füsun ile ölümü yan yana hiç düþünemiyordu. Arkadaþý o kadar hayat doluydu ki, sanki hiçbir zaman ölmeyecek gibiydi. Ölüm, yaþlýlara, hastalara yakýþýyordu belki ama arkadaþýna hiç yakýþmamýþtý. Mezarlýða gelmiþlerdi. Füsun'un tabutu daha gelmemiþti. Onlar, mezarlýðýn yüksekçe bir yerinde beklemeye baþlamýþlardý. Âmine, göz ucuyla mezarlýða þöyle bir bakýndý. Burasý, Füsun'un yeni evi, kabirdekiler de yeni arkadaþlarý öyle mi, diye geçirdi içinden... Þimdi o can arkadaþýmýz, bu akþamý, burada, yeni evinde ve yeni arkadaþlarýyla geçirecek öyle mi? Bir anda ürperdi, topraðýn soðukluðunu iliklerine kadar hissetti. Sonbahar da yaklaþmýþtý. Yerler de ýslak gibiydi. Birkaç gündür yaðmur yaðmýþtý, zaten... Þimdi Füsun, o gencecik beden, topraða býrakýlacak ve geriye dönüp gidilecekti. Herkes, sanki hiçbir þey olmamýþ gibi, Füsun sanki hiç yaþamamýþ gibi iþlerine güçlerine dönüp kaldýklarý yerden hayatýný yaþamaya devam edeceklerdi. "-Hayat, çok garip... " dedi, kendi kendine... "-Çok seviyorsun, hadi gel, yanýna yatýver!.. " desen, Füsun'un yanýna yatacak, ona mezarda arkadaþlýk edecek kimse yok... Feryatlarla yeri göðü inleten annesi bile mezarda biricik kýzýný yalnýz baþýna býrakýp gidecek... Yazýk... Çok yazýk. Âmine, biraz ileride Hocahanýmý fark etti. Dalýp gittiði düþünceleri sebebiyle yarým yamalak dinlediði sohbetinden istifade ettiðini düþündü. Ama sorularý vardý. Yanýna yaklaþýp sormak istedi. Arkadaþlarýnýn arasýndan sýyrýldý. Hocahanýma doðru yaklaþtý. "-Hocam, müsaitseniz birkaç sorum olacak. " dedi. Hocahaným, Âmine'nin düþünceli hâline baktý ve baþýný sallayarak: "-Cenâze gelene kadar birkaç dakikamýz var, buyur seni dinliyorum. " dedi. "-Hocam, neden Füsun? Daha çok gençti, hayat doluydu. Niye yaþlý baþlý insanlar deðil de o? " "-Öncelikle ölüm herkes için... Her insan, doðduðu andan itibaren ölüm adayý... Hatta bazýlarý daha dünyada tek bir nefes almadan, anne karnýnda ölüveriyorlar. Ölümün yaþý yok. Kime, nerede, ne zaman geleceði belli deðil. Onun için hepimizin, her an ölüme hazýr olmasý lâzým. Neden gençlere ve çocuklara da ölüm gelir, dersen birinci hikmeti, ölümün bu hazýrlýksýz geliþini hatýrlatmak olmalý... Böylece insanlar her an, kendilerini âhirete hazýrlasýnlar; nasýl olsa yaþlanýnca öleceðim diye düþünüp rehavete kapýlmasýnlar. Ýkincisi insan ya ibâdet üzere yaþar ya da günah ve isyan üzere... Genç iken ibâdet dolu bir hayat geçirenler, böylece tertemiz bir þekilde Rabbine kavuþmuþ olurlar. Genç olduðu hâlde günahlara dalanlar ise, daha fazla günah iþlemeden Rablerine dönmüþ olurlar. Ama yine de gençlerin ölümü hep acý gelmiþtir. Yunus Emre bile: Yalancý dünyâya konup göçenler, Ne söylerler ne bir haber verirler!.. Üzerinde türlü otlar bitenler, Ne söylerler ne bir haber verirler!.. Kiminin baþýnda biter aðaçlar, Kiminin baþýnda sararýr otlar, Kimi mâsûm kimi güzel yiðitler Ne söylerler ne bir haber verirler!.. Topraða gark olmuþ nâzik tenleri, Söylemeden kalmýþ tatlý dilleri, Gelin duâdan unutman bunlarý Ne söylerler ne bir haber verirler!.. Kimisi dördünde, kimi beþinde, Kimisinin tâcý yoktur baþýnda, Kimi altý, kimi yedi yaþýnda, Ne söylerler ne bir haber verirler!.. Kimisi bezirgân, kimisi hoca, Ecel þerbetini içmek de güç a! Kimi ak sakallý, kimi pîr koca Ne söylerler ne bir haber verirler!.. Yûnus der ki gör takdîrin iþleri Dökülmüþtür kirpikleri kaþlarý Baþlarý ucunda hece taþlarý Ne söylerler ne bir haber verirler!.. demiþtir. O hâlde insan, aklýný kullanabildiði andan itibaren her an ölüme hazýrlanmalý ve onun kendisine ergeç geleceðinin farkýnda olmalýdýr. " Âmine, bir taraftan hocahanýmý dinliyor, bir taraftan mezar taþlarýný seyrediyordu. Kabir Koridorundan Geçerken O esnada gözü, bir mezar taþýna iliþti. Mezar taþýnda, "Ahmet Selçuk Tuncay (02. 02. 2000-10. 02. 2000) Ruhuna el-Fâtiha" yazýyordu. Þöyle bir düþündü, bu tarihler doðruysa o mezarda yatan, on günlük bir bebekti. Demek ki, neredeyse doðar doðmaz ölmüþtü. Ne gülmüþ, ne oynamýþ, ne annesini-babasýný tanýmýþ, ne de hayatýn birçok lezzetini tatmýþtý. Sonra içten içe ona imrendiðini fark etti. Ne güzel, tertemiz bir þekilde yaþamýþ ve hiç kirlenmeden ölmüþ... Allah bilir, bu kadar kýsa bir hayat yaþadýðý için cennete bile uça uça gitmiþtir, diye düþündü. O sýrada Hocahaným, elini, Füsun'un eline uzattý ve: "-Bak, cenaze de geliyor. " Herkes kýpýrdandý. Cenazenin geldiði tarafa yöneldi. Füsun, bir tabutun içinde, elden ele kabristanlýða doðru geliyordu. Âmine, gözlerinden yaþlar süzüldüðünü fark etti. Aðlýyordu. Bu aðlayýþý kimin içindi? Sonsuz bir yolculuða çýkmakta olan Füsun için mi, yoksa içinde fýrtýnalar kopan kendisi için mi? Bir türlü anlam veremedi. Tabut, daha önce kazýlmýþ olan kabrin yanýna getirildi. Kabir, bomboþtu; iyice temizlenmiþti. O sýrada Âmine, kabrin bir köþesine iliþtirilmiþ siyah bir poþeti fark etti. Gözleriyle Hocahanýma poþeti iþaret etti, o da Âmine'nin ne demek istediðini anlamýþtý. Hocahaným, derin bir çekerek: "-O poþettekiler, benim amcamýn, yani Füsun'un babasýnýn kemikleri... Onbeþ yýl önce vefat etmiþ ve buraya gömülmüþtü. Þimdi ondan kalan parçalar, birleþtirilmiþ ve bir poþete konmuþ. Füsun da þimdi babasýnýn mezarýna gömülecek... " dedi. Âmine âdeta buz kesilmiþti. Demek ki, on-onbeþ yýl içinde bütün varlýðýmýz küçük bir poþete girecek kemik parçalarýndan ibaret... Belki beþ-on yýl sonra onlar da kaybolup gidecek ve geriye hiçbir þey kalmayacak!... Âmine böyle düþünceler içindeyken bir taraftan da defin iþleri devam ediyordu. Füsun'un kardeþi ve amcasý, mezarýn içine girdiler ve baþucu ile ayaklarýndan tuttuklarý Füsun'u mezara yerleþtirdiler. Sonra akrabalarýnýn yardýmýyla mezardan çýktýlar. Füsun, beyaz gelinlik yerine bembeyaz kefeniyle tek baþýna mezardaydý. Mezara tahtalar yerleþtirildi ve yine amcasý ile kardeþi, ellerine aldýklarý küreklerle biricik Füsun'larýnýn üzerine toprak serpmeye baþladýlar. Her kürek, âdeta Füsun'u baþka bir diyara, geride kalanlarý bambaþka bir diyara yolcu ediyordu. Artýk aralarýnda koca bir dünya vardý. Mezarýn üstü örtüldüðünde, imam efendi euzu besmele çekti ve þöyle söze baþladý: "-Muhterem hâzirun, biz burada bir kardeþimizi sonsuzluk âlemi olan âhiret yurduna yolcu etmeye geldik. Size sadece bir hadîs-i þerifi hatýrlatacaðým. Peygamber Efendimiz buyurmuþtur ki, «Bir insan öldüðünde kabre, onunla birlikte üç þey gelir. Bunlar, yakýnlarý, malý ve amelleri... Bunlardan yakýnlarý ve malý geriye döner. Vefat edenle kalan ise, dünyada yapmýþ olduðu iyi-kötü amelleridir. » Biz de kardeþimizi, bu amelleri ile baþ baþa býrakýyoruz. Allah taksirâtýný affetsin. Kendisini, rýzasýna ve cennetine kabul buyursun. Âmin. " Bu cümleleri biter bitmez Yâsîn Sûresi'nden okumaya baþladý. Herkes, olan biteni nemli gözlerle izliyordu. Âmine, daha fazla dayanamamýþ ve hiç kimseye bir þey demeden, sessizce oradan ayrýlmýþtý. Sokaklar, olanca kalabalýðýna raðmen bomboþ geliyordu. Sanki caddede yürüyen insanlar, o sokaðý oluþturan hareketli dekorlardan ibaretti. Hiç kimse, hiçbir vitrin ve hiçbir olay dikkatini çekmiyordu. Yürüyordu. Nereye gittiðini bilmeden, düþünmeden... Ýradesini ve aklýný devreden çýkarmýþ, ayaklarýný serbest býrakmýþtý. Bir otobüse binmiþ, birkaç durak sonra evinin önünde inmiþ ve alýþkanlýk icabý elini çantasýna atarak çýkardýðý anahtarla evin kapýsýný açmýþtý. Anahtar sesi duyulur duyulmaz, ablasý kapýda karþýladý Âmine'yi... Beti benzinin sarardýðýný fark edip onu kucakladý. Âmine, o âna kadar kendisini tutmuþ, sanki ablasýnýn sarýlmasýný bekler gibi bir anda hýçkýrýklara boðuldu. Kapýda, öylece dakikalarca aðladý, aðladý. Ablasý da, onun duygularýný anlamýþ, hiç kýpýrdamadan onun rahatlamasýný beklemiþti. O üç-beþ dakika, sanki saatlere bedeldi. Âmine, þimdi biraz daha sâkinleþmiþti. Birlikte içeri girdiler. Ablasý, onun koluna girmiþ ve odasýna kadar eþlik etmiþti. Yavaþça yataðýna yatýrdý, yine ayný sâkin hareketlerle üstünü örttü, perdeyi kapattý ve sessizce odadan çýktý. Âmine, bir anda kendisinin kapkaranlýk bir kabirde olduðunu hissetti, ürperdi ve sesinin çýktýðý kadar: "-Abla, beni burada tek baþýma býrakma!... " diye baðýrmaya baþladý. Ablasý, yanýna geldi. Ellerini tuttu ve bir müddet, onun yanýnda yattý. Âmine biraz sâkinleyince öylece uyuyup kalmýþtý. * * * Aradan neredeyse bir hafta geçmiþti. Âmine, hayatýna geri dönmeye çalýþýyordu. Geceleri gördüðü kâbuslar ve odasýnda artýk karanlýkta kalmak istememesi dýþýnda, Füsun'un yokluðuna yavaþ yavaþ alýþmaya baþlamýþtý. Ýnsan, hayatta nelere alýþmýyordu ki... Bir de Sâcide Hocahanýmý sýk sýk arýyor, bazen ciddi bir þey sormak için, bazen de sýrf sesini duymak için onunla konuþuyordu. Sâcide Haným, Füsun'un evinde tanýþtýðý hocahanýmdý. Onunla konuþmak, Âmine'yi çok teselli ediyordu. Sabah-akþam, saate hiç bakmadan telefon açýyor, o da hep ayný anlayýþ ve samimiyetle: "-Buyur Âmine... " diye telefonu açýyordu. Ýþte Âmine, bu hitabýn ardýndan içini döküyor, konuþuyor, konuþuyor ve rahatlýyordu. Ama bugün farklýydý. Onunla sözleþmiþler, Sâcide Haným, Âmine'yi evine dâvet etmiþti. Âmine, bir elinde adresin yazýlý olduðu kâðýt, saða-sola bakarak nihayet Sâcide Haným'ýn evini bulmuþtu. Akþam saat tam altýda Âmine, Sâcide hocahanýmýn ziline bastý. Sâcide Haným, o ilk karþýlaþtýðý andaki güleryüzüyle Âmine'yi içeriye buyur etti. Âmine, ilk defa girdiði bu evi alýcý gözleriyle süzmeye baþladý. Sade, tertemiz bir evdi. Koridordan salona geçtiler. Duvarlardaki tezhibli hat yazýlarý, ebrular, küçük saksýlardaki menekþeler, vitrin yerine kitaplýklar, evin köþesindeki halý seccâde ve önündeki rahle o kadar âhenk içinde ve insana huzur vericiydi ki... Büyük bir vecd içinde seyretti odayý... Gözü, gönlü yoracak bir fazlalýk yoktu odada... Sâcide Haným: "-Âmineciðim, sen þurada birazcýk soluklan. Mutfakta az bir iþim kaldý, hemen geliyorum. " dedi ve Âmine'yi bu huzur dolu odada düþünceleriyle baþ baþa býraktý. Âmine, salonu þöyle bir gezdikten sonra, kendini kitaplýðýn önünde buldu. Ne kadar çok kitap vardý! Gerçi kendi evlerinde de kitaplar vardý, gazetelerin, dergilerin vermiþ olduðu kitaplar... Zaten evde pek kitap okunmazdý. Genelde televizyon hep açýk olur ve gelenlerin hepsi, televizyonun tam karþýsýndaki koltuða kurulurlardý. Þimdi odanýn merkezinin televizyon olmadýðý bir eve gelmiþti. Burada tam ortada bir kitaplýk ve onun yanýnda çalýþma masasý vardý. Çok geçmeden Sâcide Hocahaným, elinde tepsiyle içeriye girdi ve masaya yemekleri yerleþtirmeye baþladý. Sonra da Âmine'yi masaya dâvet ederek: "-Haydi, bir þeyler yiyelim. Nasýl olsa daha çok vaktimiz olacak!.. " dedi. Âmine, biraz da tereddütle: "-Size bir þey söyleyeceðim, ama darýlmayýn; benim karným deðil, rûhum aç... Kaç gündür, neredeyse gözüme uyku girmedi. Düþünmek, kâbuslar görmek, Füsun'u, arkadaþlýðýmýzý ve kendi hâlimi düþünmek beni periþan etti. " dedi. Sâcide Haným: "-Senin derdin, benim derdim... Tamam, konuþacaðýz. Gerekirse sabaha kadar konuþacaðýz, ama önce bir þeyler yiyelim. Senin bîtab ve hasta düþmeni istemeyiz deðil mi? " dedi. Masaya oturdular. Bir yandan havadan sudan konuþuyorlar, bir yandan da yemeklerini yiyorlardý. Yemek bitti. Masanýn toplanmasýna, Âmine de yardým etti. Kýsa bir zamanda iþlerini tamamladýlar, tam koltuklara oturacaklardý ki, ezân okundu. Sâcide Haným, Âmine'den izin isteyip namaz için hazýrlanmaya baþladý. Abdestini aldý, baþörtüsünü baðladý. Üstüne evdeki kýyafetinden farklý olarak geniþ bir elbise daha giydi. Kollarý da örtülmüþtü. Âmine, onun derin bir huþû içindeki ibadetini seyrediyordu. Annesi, babasý, hattâ ablasý da namaz kýlýyordu; ama Sâcide Hoca'nýn namazý bir baþkaydý. Sanki namazdan apayrý bir zevk alýyor gibiydi. Hiç acelesi yoktu. Bir yere yetiþme telâþesi ya da pek çok insanýn namazýnda gördüðü gibi baþtan savma düþüncesi yoktu. O, sanki kendi hâline býraksalar saatlerce namaz kýlacak gibiydi. Birden kendinden utandý. Üstüne baþýna bakýndý. En uzun eteðini giymiþti gelirken... Ama o bile, elleriyle çekiþtirdiði hâlde dizlerine ancak geliyordu. Bluzunun kollarý kýsaydý, baþý açýktý. Sâcide Hoca'nýn kýyafetlerine bakýnca kendisinin üstünde hiçbir þey olmadýðýný hisseder gibi oldu. Bir anda yüzü kýzardý. O utançla Sâcide Hoca'ya tekrar baktý, acaba içimden geçen düþünceleri fark etti mi, dercesine... Fakat o þimdi bambaþka bir âlemdeydi. Uzun uzun rükû yapmýþ, þimdi de secdedeydi. Aman yâ Rabbi, ne kadar uzun duruyordu secdede... Acaba hiç sýkýlmýyor muydu? Bu iþin sýrrýný da sormaya karar verdi. Ama þimdi daha önemli sorularý vardý. Sâcide Haným, selâm verip duâsýný da tamamladýktan sonra Âmine'nin yanýna geldi. "-Þimdi baþlayalým sohbetimize... " dedi. "Buyur, yüzyüze konuþmak istemiþtin. Belli ki, telefondaki konuþmalarýmýz yetmedi. Ne iyi ettin de geldin, bana misafir oldun!.. " "-Hocam, aslýnda sizi rahatsýz ettiðim için üzgünüm. Ama inanýn, düþündükçe boðuluyorum. Ne yapacaðýmý bilmez bir hâldeyim. Sanki her an biraz daha çýkmaza sürükleniyorum. Pek çok sorularým var kafamda... Tam birine cevap bulduðumu zannederken bir sürü soru birden ortaya çýkýyor. Artýk çaresiz kaldým. Sizinle uzun uzun konuþmak istiyorum. " "-Öncelikle hiç rahatsýz etmedin, etmiyorsun. Aksine ben senin ziyaretinden çok memnunum. Ýnþallah sýk sýk görüþürüz de sorularýna beraber cevaplar ararýz. Ben her konuda senin yanýnda olacaðým, bazen benim de bildiklerim yetmeyebilir. O zaman kitaplara bakarýz, bilen kimselere sorarýz. Ýçinde hiçbir tereddüt, hiçbir þüphe kalmayana kadar ben senin yanýndayým, merak etme. " "-Hocam, Füsun'un cenazesi defnedilirken bir kabir taþý gördüm. 10 günlük bir bebeðe aitti. Bu bebek, neden doðdu? Neden öldü? Hiçbir þey yaþamadan, dünyanýn hiçbir zevkini tatmadan birkaç gün var oldu, sonra yok oldu? Yazýk deðil mi ona, annesine-babasýna... Madem dünyaya geldi, neden yaþamadý? Madem yaþamayacaktý, neden dünyaya geldi? Biz neden geldik dünyaya... O bebekten, Füsun'dan ne farkýmýz var? Onlar neden gitti, biz neden buradayýz? Sonunda hepimiz, o iki metrelik yere girip yok olacaksak, bu dünya oyunu neden? Âilem dindar... En azýndan öyle olduklarýný söylüyorlar. Namaz kýlýyorlar, oruç tutuyorlar. Hatta benim de namaz kýlýp oruç tutmam için çok zorluyorlar. Ama bunlarý yapmak hiç içimden gelmiyor. O zaman ben iki yüzlü olmuyor muyum? Ýstemeye istemeye yapmak iki yüzlülük deðil mi? Ýnanýn, içimden gelse, hiç terk etmem. Ama ne bileyim, alýþmamýþým bir kere... Eskiden, lisede okurken bir grup arkadaþ gerçekten içimizden gele gele namaz kýlýyorduk. O zaman hocalarýmýz, anne-babamýz durmadan «Aman, dersine çalýþ, üniversiteyi kazan, ondan sonra baþlarsýn namaza!.. » deyip durdular. Onlar büyüklerimizdi, söz dinledik. Ama üniversiteyi kazanýnca, artýk canýmýz namaz kýlmak istememeye baþladý. Þimdi babam tutturuyor; «Ben hacca gittim, geldim. Sen hacý kýzýsýn; baþýn açýk dolaþamazsýn. Yoksa elâlem ne der? Bizi rezil etmeye hakkýn yok!.. Namazýný kýlacaksýn. Aksi hâlde þöyle yaparým, böyle yaparým!... » diye beni tehdit edip duruyor. Onlar böyle üzerime geldikçe ben daha da dinden uzaklaþtýðýmý hissediyorum. Ne yapmalýyým? Nereden baþlamalýyým? Bir türlü karar veremiyorum... " Sâcide Haným, araya girmese Âmine daha pek çok þeyi sýralamaya devam edecekti. "-Âmine, seni anlýyorum. Füsun'un vefatý seni çok etkiledi. Ölümü hiç düþünmediðin bir zamanda, hiç beklemediðin bir þahýs üzerinden hatýrlamýþ oldun. Bu da seni, hayat ve ölüm üzerinde düþünmeye itti. Açýkçasý sana bazý konularda hak vermiyor da deðilim. " Âmine, anlaþýldýðýný düþünerek biraz rahatlamýþ bir þekilde: "-Hangi konularda hak veriyorsunuz meselâ? " diye sorusunu tekrarladý. "-Öncelikle sana yakýnlarýnýn ibadet etme ýsrarý, daha çok çevrelerindeki imajlarýnýn zedelenmemesi açýsýndan... Onlar sana hiç Allâh'ý, Allâh'a kulluðu, ibadetlerin birer þükür olduðunu anlattýlar mý hiç? " "-Nerede hocam... Annem ev iþinden, babam dýþarýdaki iþlerden baþýný kaldýracak durumda deðil ki, bizimle konuþsun, dertleþsin. Hem konuþacak olsalar da bir þey bilmiyorlar ki... " "-Aslýnda bütün dertlerin baþý cehâlet... Biz, en büyük cevher olan dinimizi hiç bilmiyoruz. Daha da kötüsü hiç merak etmiyor, araþtýrmýyor, öðrenmiyoruz. " "-Hocam, aslýnda ben ilkokuldayken annem birkaç defa camiye gönderdi, Kur'ân'ý öðrenmem için... Ama orada da hoca tek baþýnaydý. 40-50 çocukla baþa çýkmaya çalýþýyordu. Buna raðmen o zamanlar Kur'ân okumaya bile baþlamýþtým. Sonra okul hayatý aðýr bastý. Ortaokul ve lise yýllarýnda bazý din dersi öðretmenlerimiz bir þeyler anlatmaya çalýþýrlardý. Ama biz onlarý hiç dinlemiyor ya dersi kaynatmaya ya da gece gündüz üniversite imtihanýna çalýþýyorduk. " "-Evet, çok dertlerimiz var. Ama ilk derdimiz, cehâlet; ikincisi de dünyayý, âhiretin önüne geçirmek... Bütün hayatýmýzý sadece dünyada yaþayacakmýþýz gibi düzenlemek... Sonra sevdiklerimizden, yakýnlarýmýzdan birisi ölüverince alt üst oluyoruz. Çünkü hiç hesaba katmadýðýmýz ölüm, birden karþýmýza çýkýveriyor; «Ben buradayým, beni unutmayýn!.. » diyor. Aslýnda Müslüman, her ân, her davranýþýna âhiretin gölgesi düþen insan olmalýdýr. Her ân Allâh'ýn kendisinden haberdar olduðunu, bütün yaptýklarýnýn birbir hesabýný vereceðini bilmeli, hayatýný hep buna göre düzenlemelidir. Meselâ bazý dükkânlarda kameralar var; oradaki iþçiler, patronun devamlý kendilerini gördüðünü düþündüklerinde veya görüntülerin kayýt altýna alýndýðýný bildiklerinde iþlerini daha dikkatli yapýyorlar. Ayný bunun gibi, biz de her yaptýðýmýzýn birileri tarafýndan kayda alýndýðýnýn farkýnda olsak, daha az hata yapar, daha az kalp kýrarýz. Hatýrlarsan, konuþmama baþlarken sana hak verdiðimi söylemiþtim. " "-Hocam, ben zaten haklý olduðumu biliyordum. Kimse bana bir þey öðretmedi, ama durmadan benden bir þeyler bekliyorlar. " "-Ama dinimizde bilmemek mâzeret deðil ki... Hele ergenlik yaþýna geldikten sonra, âilenin sana her þeyi uzun uzun anlatmasýna da gerek yok. Allah, seni aklý baþýnda bir muhatap olarak alýyor. Meselâ sen, 18 yaþýndan sonra bir suç iþlesen ve kendini savunurken de, «Ne yapayým, bunun kötü olduðunu kimse bana söylemedi. » desen, kim seni affeder? Ha, bu zaten bilmiyormuþ deyip senin suçunu görmezden gelirler mi? Týpký bunun gibi, insan büluð çaðýna geldikten sonra Allâh'ýn emir ve yasaklarýndan birinci derecede sorumlu olur. Artýk ona hiç kimse bir þey öðretmemiþ olsa da, o kendi akýl ve iradesiyle doðrularý öðrenip iyi yolu seçmek zorunda... " "-Hocam, doðru söylüyorsunuz ama bu hiç de kolay deðil... Çünkü bizim birçok engelimiz var. Meselâ okullar var, arkadaþ çevremiz, televizyon, internet, gezme tozmalar filan... Hem insan, zaten yaþlanýnca Allâh'ýn emirlerinin hepsini daha rahat yapmaz mý? Þimdi biz, genciz. Canýmýz birçok þey istiyor. Hani hep diyorlar ya, bizim kanýmýz deli gibi akýyor. " "-Peki, Âmine, sen ihtiyarlayacaðýna garanti verebilir misin? Meselâ Füsun, senin tabirinle erkenden öldü. Ya o da bütün ibâdetlerini, yaþlanýnca yapmak üzere ertelemiþse... O zaman insan, bir anda Azrail'i karþýsýnda görünce ne yapar? Eli-ayaðý birbirine dolanmaz mý? Hem Azrail'le ölümün vakti konusunda bir anlaþma yapan olmuþ mu? O hâlde biz, her an ölüme hazýrlýk yapmalýyýz. Ölümün bize, nerede, ne zaman geleceðini bilmiyoruz. Biz, her an ölümle karþýlaþacakmýþ gibi hazýr olmalýyýz. Çünkü gerçekten ölüm, bir gün âniden karþýmýza çýkýverecek... Gençlik yýllarýnda insanýn caný birçok þey istiyor diyorsun, doðru... Ama gençlikte ibâdetin sevabý da çok, zevki de... Ýnsan ihtiyarlamaya baþlayýnca, namaz kýlacak oluyor, abdest alamýyor; abdest alýyor, namaz kýlmak isteyince yok beli aðrýyor, yok baþka rahatsýzlýklarý çýkýyor. Her þey, insanýn hayatýnýn baharýnda güzel... Îman da, ibâdetler de... Zaten Peygamber Efendimiz, birçok hadîs-i þerifinde gençlik vaktinde yapýlan ibâdetleri övmüþtür. Ayrýca âhirette, bütün insanlarýn hayatlarýný nasýl geçirdikleri sorulurken ayrýca gençliðin de nerede ve nasýl hebâ edildiðinden hesaba çekileceðimizi haber vermiþtir. O hâlde gençlik çok önemli... Gençlik çok kýsa... Deðerlendirdin deðerlendirdin, yoksa bir bakýyorsun yýllar geçivermiþ bile... " "-Hocam, peki benim caným ibâdet etmek istemiyor. Niye gösteriþ olsun diye ibadet edeyim ki... Annem istiyor, babam istiyor diye namaz kýlýnmaz ki... Böyle bir þey yapýnca, kendi içimde ikilik yaþýyorum. Ýçimden bir ses, «Seni riyakâr! Onlar olmasa sen bu namazý kýlmayacaksýn. Þimdi niye kýlýyorsun? » diyor. Baþka bir ses de, »Baþka türlü kýlmayacaksýn zaten, en azýndan bu sebeple kýl! " diyor. Hem dinimiz de «Dinde zorlama yoktur. » demiyor mu? O zaman büyüklerimiz bizi neden durmadan ibadet yapmaya zorluyor. Biz, canýmýz isteyince yapalým, olmaz mý? " Sâcide Haným gülümsedi ve: "-Sen biraz soluklan. Bir çay demleyip geleyim, soruna ondan sonra cevap vereyim. " dedi, kalktý ve mutfaða doðru gitti. Kalpten Çýkan, Kalbi Bulur Sâcide Haným, bir müddet sonra elinde tepsi ile içeriye girdi. Boþ bardaklarý masanýn üstüne koydu. Yine tebessümle: "-Gel bakalým riyakâr!.. " dedi. "Demek ki, namaz kýlmak isteyince, içinden bir ses sana böyle sesleniyor, öyle mi?! " Âmine biraz mahcup olmuþtu. Her þeyi içinden geldiði gibi söylediðine piþman oldu. Sâcide Haným, onun içinden geçirdiði duygularý anlamýþ gibi þöyle dedi: "-Âmineciðim, öncelikle her þeyi bana bütün samimiyetinle anlattýðýn için teþekkür ederim. Elbette içimizde durmadan konuþan birileri var. Birisi iyiyi, birisi kötü þeyleri fýsýldayýp duruyor. Ýþte dinimizde bunlarýn birisine nefis, öbürüne ruh deniyor. Nefis, âdeta þeytanýn içimizdeki uzantýsý... Þeytanýn gücünün yetmediði yerlerde nefis devreye giriyor ve bizi kötülüðe çaðýrýp duruyor. Ýbadetlerden uzak kalmamýz için sürekli bahaneler ve mâzeretler üretiyor. Yapacaðýmýz iyilikleri hep daha sonraya ertelemenin derdinde... Kötülüklere sýra gelince, en küçüðünden en büyüðüne bütün kötülükleri teþvik ediyor; aklýmýzdan, vicdanýmýzdan fýrsat bulsa, neredeyse insaný, uçurumlardan aþaðý yuvarlayacak!.. " -Ýyi ama hocam, nefis de bizim bir parçamýz deðil mi? Neden bizim kötülüðümüzü istesin? " "-Evet, o da bizim parçamýz... Hem de bizim ayrýlmaz parçalarýmýzdan birisi... Ama Allah onu, devamlý kötülüðe çaðýran bir yapýda yaratmýþ. Týpký þeytan gibi... O insaný kötülüðe, yanlýþlýða çaðýracak; hep günahlara davet edecek... Ýnsan da aklýna, vicdanýna, Allâh'ýn insaný yaratýrken tertemiz kýldýðý fýtratýna danýþarak o kötülüklerden yüz çevirecek... Bu aslýnda hiç bitmeyen bir mücâdele... Ýyilik ve kötülüðün, melek ve þeytanýn insanýn iç dünyasýndaki kavgasý... " "-Peki, hocam, bu kavga ne zaman bitecek? " "-Bu kavgayý ölüm bitirir. Ölüm âný gelinceye kadar, hatta son nefeste bile bu amansýz kavga devam eder. Nefis ve þeytan, en son kozunu, ölmek üzere olan insana karþý oynarlar. Eðer insan, o en son ânýnda nefis ve þeytanýn sözlerine ve hilelerine kanarsa, bütün hayatýný mahvetmiþ olur. " "-Ne kadar acý bir son... Ama bu bir haksýzlýk deðil mi? Yani bütün bir hayatýn, son nefese göre þekillenmesi... Yani insan, bütün hayatý boyunca iyilik yapar da son anda nefis ve þeytana uyarsa ne olacak? " "-Aslýnda son nefes, biraz da bütün hayatýn neticesi... Kiþi, bütün hayatý boyunca yaptýklarý ile o son nefese hazýrlanýr. Ýyilik veya kötülük olarak, hayatý boyunca biriktirdiði her þey, iþte o son nefesi þekillendirir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, «Nasýl yaþarsanýz öyle ölürsünüz ve nasýl ölürseniz öyle diriltilirsiniz. » demek ki, bir insan, öncelikle kendi yaþadýðý hayat ile ölümü de, âhiret yurdunu da þekillendirmiþ oluyor. Fakat þunu da unutmamalýyýz ki, bu da bir garanti deðil!.. Yani mü'minler, «Ben yeterince kulluk ettim, artýk benim son nefesim garanti altýnda... Ben kolay kolay þeytana uymam!.. » diyemez. Göz, kapanmayýnca imtihan bitmez. Bu mânâda son nefesinin iman üzere olacaðý garanti edilen tek varlýk, peygamberlerdir. Onlarýn dýþýnda hiçbir insan, «Ben artýk kesinlikle mü'min olarak ölürüm. » diyemez. Her ân her þey olabilir. Allah, bizim de ayaklarýmýzý kaydýrmasýn. " Âmine, mýrýldanarak "Âmin. " dedi. Sonra oturduðu yerden kalktý ve: "-Hocam, müsaade edin; demlikleri de ben getireyim. " diyerek bir çýrpýda mutfaða gitti ve demliklerle geri döndü. Masanýn üstündeki bardaklarý doldurdu ve bir tanesini, Sâcide Hanýmýn önüne koydu. Bir tanesini de kendi aldý ve koltuðuna oturdu. Tam bir soru daha soracaktý ki, Sâcide Haným: "-Þu yarým kalan sorulardan birini daha cevaplayayým! " dedi. Âmine: "-Hangi soru hocam? " diye sordu. "O kadar çok soru sordum ki... " "-Hani, «Dinimizde zorlama yoktur. » Bizi neden zorluyorlar diyorsun ya... " "-Evet, hocam... Bunlar gerçekten birbirine tamamen zýt þeyler deðil mi? " "-Eðer sözlerin hangi þartlar için söylendiðini bilmezsen öyle görünmesi normal... Meselâ sen elinde imkânýn olsa, þu dünya üzerinde istediðin bir ülkede yaþayabilir misin? Ýstersen Amerika'ya, istersen Avrupa'ya, istersen Afrika veya Arabistan'a gidersin. Kimse sana niye oraya gittin de falanca ülkede yaþamýyorsun diye zorlayabilir mi? " "-Hayýr. Ama tabiî yeterince param olursa... " "-Ýþte týpký bunun gibi insan, istediði dini seçmekte özgürdür. Kiþi, istediði dine inanýr. Fakat bir ülkeye gittiðinde, oranýn vatandaþlýðýný aldýðýnda nasýl o ülkenin kurallarýna uymak zorunda kalýrsan, seçerek baðlandýðýn dinin kurallarýna da uymak zorundasýn. Meselâ Türkiye'de yaþadýðýnda, onun kanunlarý açýsýndan suç olmayan bir þey, baþka bir ülkeye gittiðinde suç olabilir. O yüzden hangi ülkede bulunuyorsan, onun kurallarýný bilmek ve onlara uymak zorundasýn. "Ben bunun suç olduðunu bilmiyordum. " diye bir mazeret ileri sürerek kendini kurtaramazsýn. Çünkü onlar, senin öncelikle aklýnýn yerinde olup olmadýðýna, sonra da yaþýnýn ne olduðuna bakarlar. Eðer aklý baþýnda ve 18 yaþýn üzerindeysen, birçok ülkede yaptýðýn suçun cezasýný tam olarak alýrsýn. Hemen hemen bütün beþerî sistemler böyledir. Dinler de aklý baþýnda olan ve büluð yaþýna gelmiþ olan fertleri, muhatap olarak alýrlar ve emir ve yasaklardan onlarý bizzat mesul tutarlar. Yine dinlerin de birtakým kurallarý ve bu kurallar çiðnendiðinde bazý cezalarý vardýr. Bu cezalarýn bir kýsmý dünyada, bir kýsmý ise âhirette uygulanmaktadýr. Ýþte sen, Ýslâmiyet'i seçerken, onun bütün esaslarýný toptan kabul etmiþ olursun. Onun ibâdetlerine, ahlâkýna ve yasaklamalarýna uymaya söz verirsin. Bunlara uymadýðýn nisbette de zaman zaman birtakým zorlamalarla karþýlaþman da normaldir. " "-Ama zorlama kelimesi bana biraz ters geliyor. Sanki dinin özüne uygun deðilmiþ gibi... " "-Elbette... Dinin özü, insanýn bütün davranýþlarý, inançlarý severek, isteyerek kabullenmesi ve bunu yine kendi özgür iradesiyle hayatýna tatbik etmesidir. Aksi hâlde, yani içinde inanmadýðý hâlde, inanýyormuþ gibi yapmak münâfýklýk, yani iki yüzlülüktür. Ama birçok insan, kendi nefsiyle girdiði mücadelede kendini yalnýz hisseder. Nefsinin çeþitli hilelerine ve tuzaklarýna kolayca maðlup olur. Bunun için dinimiz, mü'minlere, dini yaþama konusunda birbirlerine yardým etmeyi telkin etmiþ ve birçok ibâdeti cemaatle veya açýkça iþlemeyi tavsiye etmiþtir. " "-Bir ibâdeti insanlar önünde iþlediðimde, bu sefer içimdeki ses, «Bak, insanlar seni görsün diye ibadet ediyorsun. Aslýnda tek baþýna kaldýðýnda bu ibâdeti yapmayacaktýn veya bu kadar itinayla yapmayacaktýn! » diyor. O zaman ibadetlerimizin hepsini gizli mi yapacaðýz? " "-Güzel bir konuya temas ettin. Ýnsan, Allâh'ýn açýkça emrettiði hususlarý, meselâ farzlarý herkesin göreceði þekilde yapmalýdýr. Böylece insanlarýn onun hakkýnda kötü zanda bulunmasýna fýrsat vermemiþ olur. Zaten farzlarda riyâ olmaz. Aksine insan, «Bu ibâdeti birileri görür, ben de riyâ yapmýþ olurum. » der de bir farz ibâdeti terk ederse, asýl o zaman büyük bir hata yapmýþ olur. Ama nâfile ibâdetler, mümkün olduðu kadar gizli olmalý ve sadece Allâh'ýn rýzasý gözetilerek yapýlmalýdýr. Âlimler, zekâtý, herkesin göreceði þekilde vermeyi, sadakayý ise gizlice vermeyi tavsiye etmiþlerdir. Böylece insanlar, hem o kiþinin zekât verdiðine þâhit olmuþ olurlar ve onun hakkýnda sû-i zanda bulunarak ileri geri konuþmazlar; hem de diðer insanlara, Allâh'ýn bir farzý hatýrlatýlmýþ olur. Bu durum, bütün farz ibadetlerde böyledir. Ayný þekilde insan, bütün haramlardan da alenî bir þekilde uzak durmalýdýr. Hem haramlarý iþleyip hem de "Ben aslýnda içimdeki iyiliði örtmeye çalýþýyorum. " veya "Allah biliyor, insanlar da bilse ne olur ki?! " demek doðru deðildir. Günahlarla ilgili Allâh'ýn bir müjdesi vardýr; insan, günahlarýný gizli yaptýðý müddetçe bunlarý ortaya dökmedikçe Allâh'ýn da onlarý örtüp affetme ihtimali vardýr. Ama insan, günahlarýna diðer insanlarý þâhit tutunca, artýk Allah, o günahlara adâleti ile muâmele edecektir. Günahlarý âþikâr yapmanýn bir vebâli de, insanlara kötü örnek olmak ve onlara yanlýþ yol göstermektir. Rabbimiz, bizleri hayýrlarý iþlemede öncü kýlsýn ve bizi her türlü günah ve haramdan muhafaza buyursun. Aslýnda bütün Müslümanlarýn hedefi, Allâh'ýn dinini en güzel bir þekilde yaþamak için birbiriyle yarýþ olmalýdýrlar. Çünkü âyet-i kerîmede Cenâb-ý Hak, kullarýný üç kýsma ayýrmýþ ve þöyle buyurmuþtur: "Sonra Kitâb'ý, kullarýmýz arasýndan seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadýr, kimi de Allâh'ýn izniyle hayýrlarda öne geçmek için yarýþýr. Ýþte büyük fazilet budur. (Onlarýn mükâfât) içine girecekleri Adn cennetleridir... (el-Fâtýr, 32-33) Demek ki, hayýrda öncülük için yarýþanlar, asýl fazilet sahipleri ve onlarýn ahretteki mekânlarý da Adn cennetleri... " "-Hocam, daha önce sormuþtum. Ama yeri gelmiþken bir kere daha tekrar edeyim: Ben namaz kýlmak istiyorum, fakat bir türlü içinden gelmiyor. Biraz önce siz namaz kýlarken gördüm. Ne kadar içten, uzun uzun namaz kýldýnýz. Gerçekten ben de içimden geldiðinde böyle tadýna vara vara namaz kýlmayý istiyorum. Herhalde bunun için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor deðil mi? Meselâ sizin yaþýnýza gelmem falan gerekiyor. " "-Ben çok mu yaþlýyým öyle? " diyor Sâcide Haným gülerek... Âmine de gülüyor, ama biraz da mahcup bir þekilde: "-Hayýr, hocam... Öyle demek istemedim. " "-Biliyorum Âmine, takýldým sadece... Hani sana dedim ya, insanýn içinde bir nefis, bir de ruhu vardýr diye... Ýþte nefis, insanýn hiçbir zaman ibâdet etmesini istemez. Bizim, «Caným istemiyor. » dediðimiz, biraz da bu kötü tabiatlý nefsimizin isteksizliðidir. Ben sana sorsam meselâ, «Senin canýn ne zaman namaz kýlmak ister? » diye, ne cevap verirdin? " "-Herhalde yaþlanýnca ister. " "-Eðer öyle olmuþ olsaydý, bütün yaþlýlarýn, namaz kýlýyor olmasý gerekmez miydi? Hem bütün hayatýn boyunca alýþmadýðýn bir þeye, yaþlanýnca nasýl alýþacaksýn? " "-Doðru, ama... " "-Kulluk, bir eðitimdir. Namaz, bir eðitimdir. Bir çiftçi, tohumu zamanýnda ekmezse, vakti geldiðinde ürün bekleyebilir mi? Her tohumun bir mevsimi vardýr. Vaktinde dikilmeyen tohum, bitki vermez. Bak, rahmet ve merhamet Peygamberi ne diyor; «Yedi yaþýna geldiðinde, çocuklarýnýzdan namaz kýlmalarýný isteyiniz. On yaþýna geldiklerinde þâyet namaz kýlmazlarsa, onlarý hafifçe dövünüz ve kýz çocuklarla erkek çocuklarýn yataklarýný ayýrýnýz. » (Ebû Dâvud, Hadis no: 490) Demek ki, çocuklarýn biraz zorla da olsa namaza alýþtýrýlmasý, gerçekte bir merhamet gereði... Çocuðuna merhamet eden anne babalar, onlarý cehennem azabýndan korumaya çalýþýr. Kendileri ibâdet ederken, çocuklarýnýn göz göre göre ebedî ateþe düþmesini istemez herhalde... Bizim insanýmýz, bu hadis-i þerifin baþ tarafýný deðil, genelde son kýsmýný duyuyor. Çocuklarý, küçük yaþta namaza alýþtýrmýyor da büyüdüklerinde namaz kýlmadýklarýnda, "Benim çocuðum âsî oldu, bir türlü dediðimi dinleyip namaz kýlmýyor!.. " diye baský ve þiddet uyguluyorlar. Hâlbuki Peygamber Efendimiz, namaz eðitiminin 7 yaþýnda baþlamasýný istiyor. Anne-babalar, çocuklarýnýn kalbine namaz tohumunu küçük yaþlarda atmaya baþlayacaklar. Çocuk namaz kýlanlarý görecek, daha küçücükken onlar gibi yapmaya çalýþacak... Sonra yedi yaþýna gelince nasýl kýlýnacaðýný gösterecek ve her defasýnda onun yanýnda sen de namaz kýlacaksýn. Böyle 3 yýl örnek olacaksýn. 10 yaþýna geldiðinde, o çocuk artýk bunu bir alýþkanlýk olarak yapmaya baþlayacak. Ýþte Peygamberimizin çocuk yetiþtirme usûlü bu... Ama biz ne yapýyoruz; âilede, çocuðumuzun yanýnda hiç namaz kýlmýyoruz, ona da "Onbeþ-yirmi yaþýna kadar hiç namazýný kýl yavrucuðum! " demiyoruz. Yirmi yaþýna geldiðinde, "Bizim çocuk bir türlü namaz kýlmýyor! " diye þikâyet ediyoruz, onu cezalandýrmaya çalýþýyoruz. Zamanýnda onun kalbine ne ektik ki, onu biçelim? En büyük merhamet, çocuðumuzu, ebedî ateþten koruyan ve ona ebedî mutluluk veren merhamettir. Bunun aksi, katý kalplilik, bencillik ve vurdumduymazlýktýr. Eðer bir anne-baba, bu durumun farkýnda deðilse, ya evlâdýný hiç sevmeyecek kadar kalbi katýlaþmýþtýr veya iman ettiði þeyin ne olduðunu bilmeyecek kadar câhil... " "-Benim anne-babam, beni de, ablamý da çok seviyorlar. Bir dediðimizi iki etmiyorlar. Ama... " "-En büyük sevgi, âhireti kazandýran sevgidir. Býrak, bir gün evlâdýn aç kalsýn, ama bir vakit namazýný kaçýrmasýn!.. Biz, bütün hayatýmýzý, dünyevî istikbali elde etmek üzere kurmuþuz. Evlâdýmýz, aman aç kalmasýn, aman hasta olmasýn, aman iþsiz-güçsüz kalmasýn, aman akranlarýnýn yanýnda mahcup ve boynu bükük durmasýn diye gecemizi gündüzümüze katýp çalýþýyoruz da, aman âhirette namazý, orucu, ibâdeti eksik olmasýn diye gayret etmiyoruz!.. Bu, bizim en büyük kaybýmýz!.. Ýnsan ölümle karþýlaþýnca, dünyaya tekrar dönmek isteyecek; ibadetlerini arttýrmak, kýlamadýðý namazlarý kýlmak ve daha fazla sadaka verebilmek için... Ama ölüm perdesi kapandýktan sonra artýk geriye dönüþ yok!.. Geriye dönüp ibadetleri, sevaplarý arttýrma imkâný da yok. Ne yaptýysan o... Bu yüzden aslýnda dünyanýn bir dakikasý, âhiretin binlerce senesinden daha kýymetli... Çünkü burada o bir dakikalýk vakitte yapabileceðin þeyleri, âhirette yüzbinlerce senede yapamayacaksýn. Ýþ iþten geçmiþ olacak... Âhirete gittikten sonra geri dönüp hatalarýný düzeltme imkânýn da yok. Tevbe kapýsý kapanmýþ olacak... O yüzden gün bugün; vakit bu vakit... Kâfirler de, o dünyanýn hakikatini, cennet ve cehennemi gördükten sonra dünyaya dönmek için çok yalvaracak; ama onlara da: «Biz, size dünyada aklýnýzý baþýnýza alacaðýnýz kadar bir vakit vermedik mi? » denilecek!.. Onlarýn geri dönüþ talebi de reddedilecek!.. (Bkz: el-En'âm, 27-28; el-Mü'minûn, 99-108; es-Secde 11-14) Ýþte böyle... Âhiret piþmanlýklar yurdu... Mü'minler, «Keþke daha fazla ibâdet etseydim ve sadaka verseydim! » diye piþman olacak (Bkz: el-Münâfikûn, 10); kâfirler de "Keþke iman etseydim de ebedî cehennem yerine ebedî cennete girseydim. " diye... Hani bebekler, ilk doðduklarýnda açlýktan aðlarlar, ama annesini emmeyi de bilmedikleri için emmeyi reddederler; tecrübeli hemþireler, bebeðin aðzýna annesinin memesini zorla verirler. Bebek, sütün tadýný alýnca bir daha býrakamaz. Bizim ruhlarýmýz da týpký açlýktan aðlayan bebekler gibi, feryatlar içinde... Nefsimizi, ibâdetlerin tadýný alana kadar zorlamalýyýz. Ýbadetler bir alýþkanlýk, bir zevk hâline dönünce artýk onlarý býrakmak insana zor gelmeye baþlayacak... Ýþte o âna kadar kötülüðü emreden nefsimize muhalefet edeceðiz. " "-Hocam, kalbimde yerleþmiþ birçok kayayý yerinden oynattýnýz. Size teþekkür ederim. Geç oldu, ben müsaade alayým. Sizi de zaten bu saatlere kadar ayakta tuttum. Hakkýnýzý helâl ediniz. " Sâcide Haným, Âmine'nin ellerini tuttu: "-Olmaz, kesinlikle bu saatte seni dýþarýya býrakmam. Annenleri arayalým, bende kalacaðýný haber verelim. Hem bana arkadaþ olmuþ olursun. " dedi. Âmine'nin annesi, kýzlarýnýn geç saatlere kadar arkadaþlarýyla dýþarýda olmasýna alýþmýþtý. Ama Sâcide Haným'dan gelen telefon onlarý hem þaþýrtmýþ, hem de sevindirmiþti. Kendilerinin bir türlü söz geçiremediði kýzlarýna, Sâcide Haným'ýn tesiri dokunursa ne güzel olurdu. Sâcide Haným, Âmine'ye kalacaðý odayý ve yataðý gösterdi. Kendisi de odasýna çekildi. Kýsa bir müddet sonra ýþýðý kapandý. Evde büyük bir sessizlik olmuþtu. Âmine, Sâcide Haným'ýn söylediklerini zihninde evirip çeviriyordu. Konuþulanlarý, kâh âilesiyle, kâh arkadaþ çevresiyle mukayese ediyordu. Duyduklarý, tamamen yabancý olduðu þeyler deðildi. Þimdiye kadar çeþitli vesilelerle buna benzer þeyler duymuþtu, ama bugün dinledikleri nedense kalbinin derinlerine kadar nüfuz etmiþti. Acaba ilk defa ne söylediðini iyi bilen birisi ile karþýlaþtýðý için mi etkilenmiþti? Belki de söylediklerini, hayatýna tamamen yansýtmýþ birisi ile tanýþmýþ olmasý onu bu kadar sarsmýþtý. Aklýna güzel bir söz geldi; "Kalpten çýkan, kalbi bulur. " Aslýnda bütün söylenenlerin özü buydu galiba... Biraz rahatlamýþ bir þekilde gözlerini kapadý. * * * Sabah ezâný okunuyordu. Sâcide Haným, gözlerini araladýðýnda bir sürprizle karþýlaþtý. En Güzel Ev Sahibi Âmine'nin odasýnda önce bir týkýrtý olmuþ, sonra ýþýðý açýlmýþtý. Sâcide Haným, hiç kýpýrdamadan Âmine'yi beklemeye baþladý. Âmine, sabah ezanýnýn sesi ile irkilerek uyanmýþtý. Ayaklarýný karnýna doðru çekti. Ýlk defa sabah ezânýný bu kadar uyanýk ve huzur dolu bir ruhla dinliyordu. Yataktan doðruldu, etrafýna bakýndý. Sâcide Haným'ýn evinde olduðunu hatýrladý. Iþýðý yaktý, sessizce lavaboya yöneldi ve elini-yüzünü yýkadý. Durdu, aynada kendine bir daha baktý. Akþam Sâcide Haným'ýn söyledikleri aklýna geldi. Ýçinden: "-Mademki kalktým, bari bir namaz kýlýp öyle yatayým. " dedi. Abdestini aldý. Sabah namazý için salona girdi. O sýrada Sâcide Haným'ýn pencerenin önünde, loþ ýþýkta, bir seccâdenin üzerinde diz üstü oturduðunu gördü. Gülümseyerek yanýna yaklaþtý ve: "-Hayýrlý sabahlar. " dedi. Sâcide Haným karþýlýk verdi: "-Sana da hayýrlý sabahlar... " "-Açýkçasý sizi burada bulacaðýmý düþünmemiþtim. Yoksa siz hiç uyumadýnýz mý? " "-Uyudum. Yarým saat kadar önce kalktým. Seni de sabah namazýna kaldýrýp kaldýrmama hususunda tereddütlüydüm. " "-Olur mu Sâcide Ablam!.. Akþam o kadar güzel anlattýnýz ki, hâlâ söyledikleriniz kulaklarýmda çýnlýyor. Ben de abdest alýp namaz kýlmaya gelmiþtim. Ýnanýr mýsýnýz, bunca yýldýr ilk defa sabah ezanýnýn ilk tekbiri ile uyandým ve sonuna kadar büyük bir dikkatle dinledim. Yine ayný heyecanla sabah namazý için yataðýmdan fýrladým. " "-Âmineciðim, bu sana Rabbinin hediyesi... Allah bazen kullarýný böyle uyandýrýr, «Kalk kulum! » dercesine insaný sarsar. Sonra da kendisine dâvet eder: «Ben, hayýr ve ikram kapýlarýmý sana ardýna kadar açtým. Haydi, buyur gel namaza!.. Secdeye var, bana yaklaþ, yaklaþ ve yüksel!.. " der âdetâ... Kimi kulu kalkar, tuvâlete gider, sonra da bu çaðrýyý duymaksýzýn hemen yataðýna döner. Sanki hal ve hareketleriyle: «Kusura bakma Rabbim, þimdi çok uykum var; baþka zaman buluþuruz!.. » dercesine döner arkasýný gider. Rabbinin en özel davetini terk eder ve gafletle sabaha kadar uyur. Bu, fâsýk ve gâfil insanlarýn hâlidir. Bunu o kadar tabiî olarak tekrar eder dururlar ki, hiç piþman olmazlar, vicdanlarý bile sýzlamaz. Âh, ne kaçýrdýklarýný bir bilseler!.. Baþka bir kul da geceleyin böyle âniden uyandýrýlýr. Bu uyanmanýn görünüþteki sebebi, bazen bir rüyadýr, bazen harâret, bazen de tuvalet ihtiyacý... Ama o kullar, niçin uyandýrýldýðýný çok iyi bilirler ve vakit geçirmeden Rableri ile buluþmaya koþarlar. Ya teheccüde ya da sabah namazýna niyetlenirler. Bazen en Sevgili olan Rablerini zikreder, bazen de O'nunla konuþma hasretlerini gidermek için Kur'ân okumaya baþlarlar. Onlarýn içlerinde þöyle bir düþünce geçer; «Rabbim, o sebep-bu bahane beni kendisi için uyandýrdý. Milyarlarca uyuyan kul içinden bu gece beni seçti ve huzuruna dâvet ediyor. Demek ki beni seviyor. Demek ki bana gelmiþ ve gönül kapýmý týklatýyor... » Ýþte o ân, hemen þeytana rest çekip eûzü besmele çekmeli ve yataktan fýrlamalý... Eðer «Bir dakika sonra kalkayým» dersen, bu özel dâveti kaçýrýrsýn, bir de bakarsýn güneþ doðmuþ!.. Besmeleden sonra hemen abdest alýp seccadeye varmalý... Namazý güzelce îfâ ettikten sonra da ellerimizi açýp; «Teþekkür ederim Rabbim, bugün beni özel bir kulun olarak seçtiðin ve huzuruna kabul ettiðin için!.. " demeli... Sonra secdede, dile ne dilersen, o yerin ve göðün hazinelerinin sahibinden... Ýþte o secde, en tatlý secdedir; hiç kalkamaz istemezsin. Pek lezzetlidir. Sonra kývrýl seccadene uyu, iþte o, en tatlý, en ballý uykudur. Sabah uyandýðýnda mânen dolmuþ, kuþ gibi hafiflemiþ olursun, için dýþýn enerji dolmuþ olur. " Sacide Haným, bu anlarý yaþarcasýna kendini kaptýrmýþ anlatýyordu, o sýrada bakýþlarý Âmine'ye döndü. Âmine, sessiz bir þekilde gözyaþlarý dökmeye baþlamýþtý. "-Caným, bunlarý, seni aðlatmak için söylemedim! " dedi. "-Hocam, bugün ben uyuyan milyarlarca insan içinden özel olarak seçildim, öyle mi? " diye sordu. Demek ki, þimdiye kadar Rabbim defalarca benim gönül kapýmý týklattý da ben hep arkamý dönüp «Çok uykum var, sonra kýlarým. » diye ona arkamý döndüm, öyle mi? Ama bundan sonra inþâallah, ben de onun dâvetine icâbet edeceðim!.. " dedi. "-Tabiî ki icabet edeceksin! Sen gönlünü Allâh'a çevirip bir adým attýn. Rabbimiz «Kulum, bana bir adým atarsa, ben ona on adým gelirim. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koþarak gelirim. " buyuruyor. Bak, Âmineciðim! Rabbimizin bütün farzlarý, Peygamberimize Cebrail vâsýtasý ile bildirilmiþ emirlerdir. Sadece namaz öyle deðildir!.. Namaz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece Mekke'deki hânesinde uyurken Rabbimizin özel ikram ve dâvetiyle, âdetâ az önce anlattýðým gibi tatlý uykusundan uyandýrýlarak Mirac'a daveti ile, yüceler yücesi bir makamda ilâhî bir hediye olarak verilmiþtir. Yani Rabbimiz, kullarýna namazý bir yük olarak deðil, "en güzel ev sahibi" olarak "en güzel misafir"ine sunduðu "pek kýymetli bir hediye" olarak takdim etmiþtir. Peygamberimiz, bu lezzeti, ümmetinin de tatmasýný istedi. Bunun üzerine Rabbimiz, namaz esnasýnda kullarýnýn gönül dillerine sürüverir bu namaz lezzetini... Bu tadý alan, bir daha Allâh'ýn izni ile býrakamaz. Ama bu lezzeti tatmayana, þeytan, o mübârek hediyeyi büyük bir yük olarak gösterir. Ýþin sýrrý iþte burada... Namaz, bir yük deðil, bir hediyedir. Rabbe kavuþma âný, vuslat hediyesi... Haydi bakalým, hediyeni almaya!.. " dedi Sacide Haným büyük bir heyecanla... Sonra da namaz için hazýrlanan Âmine'yi odada yalnýz býrakýp: "-Ben kendi odamda kýlacaðým. Haydi, þimdiden mîrâcýn mübarek olsun! " dedi. Âmine, seccadeye doðru vardý. En sonda yapmayý düþündüðü duâyý, gözyaþlarý içinde secdeye kapanarak yapmaya baþladý: "-Ýþte geldim Rabbim!.. Beni seçtiðin için, huzuruna kabul ettiðin için çok teþekkür ederim Rabbim!.. " diyerek dakikalarca aðladý. Aðladýkça hafifledi. Sanki döktüðü gözyaþlarý, içindeki manevi kirleri yýkayýp atýyordu. Namazýný kýlýnca, seccadenin üzerinde yana kývrýldý. Bir süre öylece yattý. Yastýksýz uyuyamayýnca, koltuðun üzerindeki süs yastýðý, baþýnýn altýna koydu ve rüyalar âlemine doðru süzüldü gitti. Uyandýðýnda gerçekten kuþ gibi hafiflemiþti. Ýçinde tarifi imkânsýz bir mutluluk vardý. Gözlerinde uykudan eser kalmamýþtý. Gece geç yattýðý, sabah namazýna da kalktýðý hâlde zindeydi. Odasýna dönüp yataðýný topladý, üzerini giydi. Bir not býraktý, kapýdan çýkmadan önce: "Âcilen çýkmalýyým. Hayatýmdaki en tatlý uyku için teþekkürler. Sizi arayacaðým. Âmine" Sessizce evden çýktý, Fâtih Yokuþu'ndan Balat'a, sahile doðru indi. Sahilde bir çocuk sevinci ile yavaþ yavaþ yürümeye baþladý. Derin derin nefes alýyor, sahilden gelen deniz havasýný alabildiðine içine çekiyordu. Hava açýk, martýlar mavi gökyüzünde nazlý nazlý uçuyorlardý. Arada bir martýlarýn serenatlarý, yavaþ yavaþ baþlayan sabah trafiðinin gürültüsünü delip geçiyordu. Burnuna sýcacýk simit kokusu geldi. Hemen birkaç simit aldý ve acele ile bir dolmuþa bindi. Uzaktan Eyüp Sultan Hazretleri'nin bulunduðu o sükûnet beldesini görünce: "-Mutlaka bir gün gelip burayý ziyaret etmeliyim. Bunun için özel bir zaman ayýrmalýyým. " Dedi ve uzaktan da olsa, Eyüp Sultan Hazretleri'nin rûhuna bir Fâtiha-i Þerife okudu. Hayat, þimdi daha çok deðer kazanmýþ gibiydi. Her þey sanki yerli yerine oturuyordu. Þu sekiz-on günde ne de çok þey deðiþmiþti hayatýnda... Füsun'u kaybetmesi, onlarýn evinde yaþadýklarý, mezarlýktakiler ve Sâcide Haným'la tanýþmasý... Hepsi bu kadarcýk kýsa bir zamana sýkýþmýþtý. Þimdi artýk iþyerine dönmesi gerekiyordu. Kullandýðý izinler bitmiþti. Bugün iþbaþý yapmasý gerekiyordu. Minibüsten indi, çalýþtýðý bankaya doðru yürümeye baþladý. Kalbi pýr pýr atýyordu. Bankanýn kapýsýný açar açmaz, yüksek bir sesle: "-Herkese günaydýn!.. " dedi ve çalýþtýðý masaya yöneldi. Arkadaþlarý, Âmine'nin bu tavrýna þaþýrmýþlardý. Onun en sevdiði arkadaþýný kaybettiðini, bunun için izin aldýðýný biliyorlardý. Þimdi bu aþýrý enerjik hâllerine þaþýrmýþlardý. Ýçlerinden bir tanesi dayanamadý, Âmine'nin masasýna yaklaþýp göz kýrptý ve: "-Hayýrdýr kýzým, ne bu hâl?! Gören de âþýk olduðunu düþünecek!.. " "-Sorma Tuðçe, gerçekten içimde bir aþk var. Ama tarifi zor... " "-Kime âþýk oldun kýz? " "-Nasýl desem bilmiyorum, en tatlý birisine... Yeni tanýþtýðým, aslýnda hep yanýmda olan, hep beni düþünen, hep beni seven... Meðer ben onu bilmiyormuþum... " "-Oooo, kýzým sen uçmuþsun ya... Nerelerdesin, kimlerden bahsediyorsun? " "-Merak etme, yakýnda bol bol konuþuruz. " Mesai baþlamýþtý. Herkes masalarýna döndü. Gelenler gidenler, borçlar, alacaklar, ödemeler, krediler... O gün öðle paydosuna kadar büyük bir enerji ile devam eden Âmine, öðle ezaný okununca saatine baktý. "-45 dakikam var; abdest almalýyým. Þimdi namazýmý nerede kýlacaðým? Câmiye gitsem yemek yiyemem. Yemek yiyecek olsam, câmiye yetiþmem zor. Hepsini birden nasýl yetiþtireceðim? " dedi. Sonra da içinden, "Nasýl olsa namazýn vakti daha çok, yemeðimi yiyeyim, bir ara kýlarým. " diye geçirdi. Yemekte arkadaþlarý ile buluþtular. Arkadaþlarý, hasret kaldýklarý Âmine'yi dinlemek için sabýrsýzlanýyordu. Bazýlarý cenâzeye gelmiþ, ama birçoðu o günden sonra olup bitenleri birinci aðýzdan dinlemek istiyordu. Bilhassa yakýn arkadaþlarý Tuðçe ile Reyhan, Âmine'yi sözünü kesmeden uzun uzun dinlediler. O da en baþtan itibaren anlattý. Sonunda da akþamleyin Sâcide Haným'da kaldýðýný ekledi. Tuðçe: "-Kýz, bu hoca, seni de kendine benzetmesin sonra!.. " diye takýldý Âmine'ye... Âmine, biraz da sitemli bir þekilde: "-Niye öyle diyorsunuz ki... Gerçekten bir tanýsanýz, dünyalar güzeli bir haným... Âdeta aðzýndan bal damlýyor. Bir de benim iç dünyamý o kadar güzel okuyor ki... Neredeyse kalbimden geçenleri, ben dile getirmeden ortaya döküveriyor. Sonra da bir güzel üstesinden geliyor. " Reyhan da lafa karýþtý: "-Kýzým, bu hoca seni büyülemiþ. Býrak bu iþleri... Bak, sonra demedi deme, bunlar senin baþýný belaya sokar. Þimdi her þey iyi, güzel... Sonra paçaný kurtaramazsýn. Seni iþinden de, yuvandan da uzaklaþtýrýrlar. " Âmine, onlarýn söylediklerine biraz alýndý: "-Ya, siz hiç görmeden, tanýmadan nasýl böyle önyargýlý oluyorsunuz. " Ýkisi birden: "-Biz biliriz böylelerini!.. " dediler. Artýk konuþulacak bir þey kalmamýþ gibiydi. Kalktýlar. Âmine saatine baktý, öðle paydosunun bitimine birkaç dakika kalmýþtý. Aceleyle hesabý ödeyip lokantadan ayrýldýlar. Âmine, bir taraftan Sâcide Haným'ýn söylediklerini düþünüyor, bir taraftan da arkadaþlarýnýn yakýþtýrmalarýna sinirleniyordu. "-Ne kadar ayrý dünyalarda yaþýyorlar. " dedi. Ama sabahki namazýn lezzetini unutamamýþtý. Öðle vakti gelmiþ, mesai baþlamýþ ve o hâlâ öðle namazýný kýlamamýþtý. Þefin yanýna gidip izin almayý düþündü. Sonuçta o da nâzik, kibar, anlayýþlý birisiydi. Odasýna gitti ve: "-Âdem Bey, müsaadeniz olursa birkaç dakikalýk iþim vardý; alt kattaki hademe odasýnda abdest alýp namaz kýlabilir miyim? " "-Nasýl olur, Âmine Haným. Þimdi paydos vakti bitti, müþteriler sýra aldý sizi bekliyor. Lütfen gecikmeyelim. Hem çalýþmak da ibadet deðil mi? Geçin yerinize lütfen, aldýðýnýz maaþýn hakkýný verin. Sonra yediðimiz lokmanýn da helâl olmasý önemli, deðil mi? " "-Þey, ama... " "-Tamam, birkaç saat sonra, ortalýk biraz tenhâlaþsýn; gider kýlarsýnýz. Ama bir kereye mahsus tamam mý? Yoksa burasý câmi deðil!.. Durmadan herkesin, bir de günde beþ defa namaza gitmesi demek, bütün iþlerin alt üst olmasý demek... Ortada düzen mi kalýr? Ben hangi birinizin peþine koþacaðým? Namazý birleþtirip akþamleyin hepsini birden kýlarsýnýz caným. Suçu-günahý varsa, benim üstüme olsun. Benim de dedem hacca gitmiþti. Gençlikte çalýþmak lâzým, ihtiyarlayýnca da ibadet... " Âmine, masasýna büyük bir vicdan azabý ile oturdu. Ne yapacaktý? Tam kara kara düþünürken, bir müþteri geldi, parayý uzattý ve: "-Doðalgaz borcunu ödeyecektim. " dedi. Ardýndan bir diðeri kredi kartý borcunu ödedi, baþkasý maaþýný çekti. Derken Âmine, iþine dalýp gitti. O telâþe esnasýnda ikindi ezanýnýn okunduðunu da fark etmedi. Gün sonu hesaplarýný yapýp kasalarý toplarken okunan akþam ezaný ile kendine geldi. "-Eyvah, namazlar gitti!.. " Bunu o kadar aniden ve ürkerek söylemiþti ki, Tuðçe masasýndan kalkýp yanýna kadar geldi: "-Ne oldu, Âmine? Birden sýçradýn... " "-Bugün hiç namazlarýmý kýlamadým da... " "-Aman kýzým, üzüldüðün þeye bak!.. Burada nasýl namaz kýlacaksýn? Yer mi var, zaman mý? Burasý ibadet yapmak için uygun bir yer deðil... Evde olursun, iþin gücün olmaz, rahat rahat kýlarsýn. Hem þimdi namaza baþlasan, «Baþýný ört! » derler. Ona baþlasan, «Ýþini býrak! » derler. Bu iþler bize göre deðil kýzým... Kafaný takma... Allah büyük... Bütün günahlarý affeder. Hocaný çok seviyorsan, emekli olunca git yanýna... Sarýl, kucaklaþ. Hatta istersen beraber gidelim. Ama gözünü seveyim, kendini bir an önce topla!.. Gençsin, güzelsin, hayatýný yaþa... Bu hurafeleri býrak bir yana... " Reyhan da yanlarýna geldi: "-Ne oldu yine? " Tuðçe: "-Namazlarýný kýlamamýþ da ona üzülüyor. " diye alaylý alaylý konuþtu. Reyhan, Âmine'ye dönerek: "-Bak, kýzým aklýný baþýna devþir. Bu devirde böyle maaþý nereden bulacaksýn. Hem kaç yýl okullarda, üniversitelerde okumuþsun. Þimdi evine gidip sabahtan akþama evde mi oturacaksýn? Yazýk deðil mi, senin gibi birisine... Namaz mý kýlmak istiyorsun, akþamlarý eve gidince hepsini birden kýl. Bak, ben aklýma geldikçe kýlarým. Hem bu iþlerde kalbin temiz olmasý önemli... Birkaç gün namaz kýlmayýnca, için acýr, ama sonra unutur gidersin. Boþver bunlarý... Hadi, hayatýný yaþamaya bak. Hem yarýn akþam, Bora'nýn evinde parti var. Sen de gel, açýlýrsýn hem... " Âmine, onlara cevap vermek bile istemedi. Dinledi sadece... Eþyalarýný topladý. Otobüse bindi ve evinin yolunu tuttu. Eve vardýðýnda, kalbini yokladý; sabahki enerjisinden hiçbir þey kalmamýþtý. Çok yorgundu. Bir taraftan Sâcide Haným'ýn söyledikleri, bir taraftan iþyerindeki arkadaþlarýnýn söyledikleri... Kafasýnda bir savaþ var gibiydi. Vücudu külçe gibi olmuþtu. Annesinin hazýrladýðý akþam yemeðini yedi ve nefsini zorlaya zorlaya yatsý namazýný kýldý, akþamý da kazâ etti. Ama öðle ile ikindiyi kazâ etmek gözünde büyüdü. Mecâli kalmamýþtý, yataðýna kývrýldý. Sabahleyin gözlerini açtýðýnda, saat 7: 30 olmuþ, güneþ çoktan doðmuþtu. Sabah namazýnýn vakti geçmiþti. Bu gece uyanamamýþtý. "-Demek ki, bugün özel olarak seçilmedim. " diye üzüldü. Sonra da, "Ben Rabbime bir adým atmadým ki, O, bana on adým atsýn!.. " dedi. Sonra arkadaþý Tuðçe'nin dedikleri sinsice dolaþtý içinde... "-Tuðçe de haklý, benim hayat tarzým dini yaþamaya uygun deðil ki!.. Ben ne yapayým? " diye nefsini haklý çýkarmaya çalýþtý. Ýþe giderken içindeki bir ses, Sâcide Hoca'yý aramasýný söylüyordu. Diðer ses ise, "Ararsan, bildiklerini yaþamak zorunda kalýrsýn. Boþ ver sonra ararsýn. Zaten þimdi çok erken, belki kalkmamýþtýr. Hem onu aramaya ne yüzün var, namazlarýný bile doðru dürüst kýlamýyorsun!.. " diyordu. Ýçindeki sesler, o kadar çok ve birbiriyle kavga halinde idi ki, âdeta baþýný aðrýtýyorlardý. Bankaya varýnca masasýna oturdu. Arkadaþlarý yavaþ yavaþ geliyorlardý. "-Bugün de þansýmý deneyeceðim! " dedi. Devam edecek... Halil Demireþik Þebnem Dergisi, Sayý 81 - 84 Ana Sayfa

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder