BURS

BURS

1 Mart 2012 Perşembe

Gavs-i Sani (K.S) tepeören sohbeti

Gavs-i Sani (K.S) tepeören sohbeti

Gavs-i Sani (K.S) tepeören sohbeti (1)
34375910_8ce537218b_o.jpg
GAVS HZ.LERİ BUYURDULAR
ALLAH’U TEALA ŞART KOYMUŞTUR.BUNUN İÇİN BİZDE DAİMA KONTROL ALACAĞIZ.
ŞEYTANA BIRAKMAYACAĞIZ.
NEFSE BIRAKMAYACAĞIZ.
O NEFS DÜŞMANDIR, DÜŞMAN
DÜŞMANINA ACIMAZ, DÜŞMAN
DÜŞMANDAN HAYR GELMEZ.
DAİMA KÖTÜLÜK İSTER.
KUR’AN-I KERİM’DE ALLAH’U TEALA
“İNNENNEFSE LE EMMARATÜN BİSSUİ”
NEFSİ EMMARE DAİMA İNSAN
KÖTÜLÜK İSTER,HAYR İSTEMEZ.
ÇÜNKÜ DÜŞMANDIR.
ALLAH’U TEALA ,İNSAN BİR
DÖNERSE ALLAH’U TEALA’YA
ALLAH’U TEALA ON HASENE VE
İKRAMLA GELİR.BİR İNSAN
ALLAH’U TEALA’YA BİR KADEME
GİDERSE ALLAH
DÜNYA ÇOK KÖTÜDÜR,İNSANA
ZARAR VERİR HATTA PEYGAMBER
(S.A.V): “DÜNYA MİHNETLİ DÜNYA
LANETLİDİR.BÜTÜN GÜNAHLAR
ONDAN KAYNAKLANIR.”
DÜNYADAN KENDİNİ MUHAFAZA
ETMEK ŞARTTIR.
DİKKATLİ OLACAKSINIZ,NİYETİ
ALLAH RIZASI EDİP ÇALIŞMAK
LAZIM.ÇALIŞMAKLA ÇOK BÜYÜK
MENFAAT OLUR. …….
GÜNDÜZ GECE ÇALIŞMAMAMIZ
GEREK,ÇÜNKÜ GAYE ; PEYGAMBER
(S.A.V)İN KEYFİNİ YERİNE GETİRMEK SONRA PEYGAMBER (S.A.V)
KENDİ ÜMMETİNE ÇOK DÜŞKÜN,
BAŞKA PEYGAMBERLER GİBİ DEĞİL
KIYAMET GÜNÜ BÜTÜN
PEYGAMBERLER ….
KIYAMET GÜNÜALLAH’U TEALA
İNSANA EZİYET VERMEZSE CENNETE GİRERSE O DÜNYAYA BOŞUNA GELMEZ.EZİYET
GÖRÜNCE YORULUNCA,İNSAN RAHAT OTURUNCA O RAHAT İNSANIN HOŞUNA GİDER.
179520199_f63fda66e3_b.jpg
KIYAMET GÜNÜ ALLAH’U TEALA
İNSANLAR ÖNCE PEYGAMBERLER
ARŞI ALA’YA …….
“YA RABBİ BENİ AFFET,NEFSİMİ
KURTAR”DİYE AĞLIYORLAR.SADECE BİZİM PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) “YA RABBİ
BENİM ÜMMETİMİ KURTAR”DİYOR.
KENDİ NEFSİNİ İSTEMİYOR,KENDİ
ÜMMETİNİ İSTİYOR.
BİZDE O’NUN İÇİN ÇALIŞACAĞIZ.
SONRA ÇOK SEVER BAŞKA ÜMMETLER GİBİ DEĞİL,BUNUN İÇİN O’NUN KEYFİNİ GETİRECEĞİZ.
SONRA PEYGAMBER (S.A.V) ALLAH’U TEALA’YA DUA EDER:
“YA RABBİ BENİM ÜMMETİMİN ÖMRÜNÜ EN KISA VERMİŞSİN, KIYAMET DE YAKLAŞIYOR,
NE KADAR KÖTÜLÜK VARSA
KIYAMET İÇERİSİNDE HEM DÜNYA ÇOK KÖTÜ OLUYOR HEM DE ZAMANI DA ÇOK
KISADIR.KISA ZAMANDA VEFAT EDİYORLAR GİDİYORLAR HEM DE SEVAPLARI
AZDIR,KIYAMET GÜNÜ PEYGAMBERLERİN KARŞISINDA BENİM ÜMMETİMİN SEVABI
AZDIR DİYE BEN UTANIYORUM.
İSTİYORUM Kİ ÜMMETİM DE BİRAZ FAZLA OLSUN DİYE YA RABBİ İSTİYORUM.HEM
ONLARIN ZAMANI KISA HEMDE EN KÖTÜ ZAMANDA YAŞIYORLAR HEMDE SEVAPLARI
AZ OLUYOR BEN UTANIYORUM” DİYE DUA EDECEK.
ONUN İÇİN ALLAH’U TEALA PEYGAMBER(S.A.V) ÜMMETİN İÇİN
ÖTEKİ PEYGAMBERLER DE BİR GÜNAH BİR GÜNAH İDİ BİR HAYR DA BİR
HAYRDI,BİR HAYR YAPANA BİR HAYR VERİYORDU ALLAH’U TEALA
BİR GÜNAH BİR GÜNAH
AMA PEYGAMBER(S.A.V) HAYRINI
KARŞILAŞTIRMAKİÇİN ALLAH’U TEALA O’NA MÜKAFAT VERMİŞ.BİR SEVAP ON
SEVAP YAZIYOR EN AZ
BAZEN DE BİN YAZIYOR,BİN BEŞYÜZ YAZIYOR,BİR TRİLYON SEVAP
ONUN İÇİN MESELA İNSAN MEKKE’ DE BİR TAVAF YAPARSA,BİR LAFZI CELAL
SÖYLERSE SANKİ YÜZBİN SEVAP ALLAH’U TEALA BUNU YAZDIRIYOR.DEMEK Kİ
BİRE YÜZBİNDİR.MEDİNE’DE BİR YÜZBİN SEVAP O KADAR SEVABI BOLDUR.
BİR KELİME LAFZA-İ LAFZA-İ CELAL SÖYLERSE SANKİ 100 BİN SEVAP.ALLAHU
TEALA BUNU YAZIYOR DEMEK Kİ;1′E 100 BİNDİR.
.
MEDİNE’DE 1′E 100 BİN SEVAP.
O KADAR SEVABI BOLDUR.
249302257_80a1831104_o.jpg
BİR KELİME LAFZA-İ CELAL SÖYLERSE MEKKE’DE SANKİ
100 BİN KELİME SÖYLEMİŞ GİBİ ALLAHU TEALA YAZDIRIYOR
NORMAL BİZİM HERKES
KENDİ MEMLEKETİNDE
BİR KELİME SÖYLERSE
10 YAZDIRIYOR
BİR DE ALLAHÜ TEALA
İNSANIN KALBİNE BAKAR
BU KALPTE DÜŞÜNCE
HARAM DÜŞÜNCELERDEN OLURSA
KÖTÜ DÜŞÜNCE KALBİNE GELİRSE
ALLAHU TEALA YAZDIRMAZ.
SEVAP OLURSA YAZDIRIR.
HAYIR OLURSA YAZDIRMAZ
SONRA KALP ALLAHÜ TEALA’NIN
AZAMETİNİN ELİYLE YAPILMIŞTIR.
KENDİ ELİYLE YAPIYOR
ONUN İÇİN ALLAHÜ TEALA
HARAM NİYETİYLE
YAZDIRMAZ;
HAYRI SADECE YAZDIRIR
MESELA İNSAN NİYET EDERSE
“YA RABBİ BEN SENİN İÇİN BU ŞEYİ
YAPACAĞIM.
BU CAMİYİ YAPACAĞIM.
MEKKE’YE GİDECEĞİM
BÖYLE BİR NİYET EDERSE
10 (SEVAP) YAZDIRIR.
ONU MUHAFAZA ETTİRİR
gul-10.jpg
AMA BİR İNSAN GÜNAHA
NİYET EDERSE,BEN FALAN ADAMI
HAŞA NEÜZÜ BİLLAH
ÖLDÜRECEĞİM (DİYE)
HAREKET DE EDİYOR.
AMA VURUŞMA OLMUYOR.
VURUŞMA OLURSA MELEKLER
YAZIYOR.NİYET EDİYOR;
FALAN ADAMI ZÜLÜM
YAPACAĞIM,
FALAN ADAMA ŞUNU YAPACAĞIM
DİYE HAREKET EDİYOR.YİNE ALLHU
TEALA YAZDIRMIYOR.YAPMAZSA
YAZDIRMIYOR.ALLAH SEVAP
OLURSA HEMEN YAZDIRIR.
YAPARSA 10, YAPMAZSA 1
(SEVAP) TIR.
DAİMA İNSAN KALBİNDE NİYET
OLMASI LAZIMDIR.YAPARSA, ÇOK
İŞ YAPARSA,ALLAHU TEALA ÇOK
SEVAP VERİR.YAPMAZSA…..
GAVS HZ.SÖZÜ;BİZ HER SENE
HACCA NİYETİ YAPIYORUZ.
DAİMA NİYETİMİZ,KALBİMİZ,
BU SENE GELİNCE DE HACCA
GİDECEĞİM.EĞER ALLAHÜ TEALA
NASİP EDERSE ALLAHÜ TEALA
YAZDIRIR. NASİP OLMAZSA
ALLAHÜ TEALA…
DAİMA İNSAN O NİYETLE
İNSAN ŞEY (AMEL) YAPSIN.
SİZİN GELDİĞİNİZE ÇOK
MEMNUN KALDIK.ALLAHU TEALA
SİZDEN RAZI OLSUN GELDİNİZ.
BİZİM SİZE RİCAMIZ ŞUDUR;
NİYETİNİZ ALLAH RIZASI İÇİN
ÇALIŞACAKSINIZ.ALLAH RIZASI İÇİN YOLA GİDELİM. ALLAH İÇİN KALBİNDEN
NİYET EDELİM Kİ;
ALLAHÜ TEALA BU ŞEYLERİ BİZE
NASİP ETSİN.
flowers_172.gif
YANİ TÜRKİYENİN HER YERİNDEN GELDİNİZ.ALLAHÜ TEALA HER KADEMDEN (
ADIMDAN ) ALLAHÜ TEALA 10 SEVAP YAZDIRSIN.FAKAT BU NİYET ALLAH RIZASI
İÇİN OLMAYANLARI ÇIKARTIP ATALIM.
YA DA HAYIR OLSUN.
YALNIZ ÇALIŞMANIZI İSTİYORUZ
Kİ;PEYGAMBER(SAV)’İN KEYFİNİ
GETİRSİN.PEYGAMBER (SAV)’ BEYZA YÜZLE O’NUN HUZURUNA GİDELİM.BEYAZ
YÜZLE O’NUN KEYFİNİ GETİRELİM.SONRA ALLAHÜ TEALA PEYGAMBER (SAV) İÇİN
ÇOK ŞEYLER VERMİŞ.
SONRA EN BÜYÜK
PEYGAMBERLERDEN BİRİSİDİR.
O’NA ALLAHÜ TEALA ÇOK
BÜYÜK MAKAM VERMİŞ,
BÖYLE İNSANLARDAN,BÖYLE PEYGAMBERLERDEN O’NUN GİBİ KİMSEYE MAKAM
VERMEMİŞTİR.EN BÜYÜK PEYGAMBERLERDEN BİRİ,
ONUN İÇİN ÜMMETİ DE
BÖYLE SADIK OLSUN.ZATEN
BU TARİK-İ NAKŞİBENDİ
TARİK-İ MÜSTAKİMDİR.
SADIK BİR YOLDUR.
SONRA EN SADIK YOLDUR.
EBU BEKİR-İ SIDDIK YOLUDUR.
O SIDKI İLE GİDİYOR.
O SIDK İLE SADIK OLMAK
ŞARTTIR
SADIK OLALIM Kİ;
BİZ MENFAAT BULALIM.
PEYGAMBER(SAV)ÜMMETİ DE
MENFAAT BULSUN. ALLAHU TEALA BU TARİKATI MÜSTAKİMİ BİZE NASİP ETSİN,
BU TARİKATI MÜSTAKİMİ DEVAM ETTİRSİN.
KİYAMETE KADAR
BİZİ PEYGAMBER (SAV) NİN
ŞEFAATİNDEN AYIRMASIN.
BU SAADATI NAKŞİBENDİNİN GÖLGESİNDEN AYIRMASIN.
BU PEYGAMBER (SAV)’İN YOLUNDAN DA AYIRMASIN.
SAADATI NAKŞİBENDİNİN YOLUNDAN
TARİKATI MÜSTAKIMDEN
AYIRMASIN ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN.ALLAH BİZ DE SİZ DE
PEYGAMBER(S.A.V)İN HUZURUNA GİDELİM.HEPSİ GAYE ODUR.HEPSİ ONUN İÇİN
ÇALIŞACAĞIZ HEPSİ ONUN İÇİN GAYRET GÖSTERELİM.
BİZ ÇOK BÜYÜK BİR DARDAYIZ, ÇOK BÜYÜK BİR KIYAMET GÜNÜNÜN EN DEHŞETLİ
EN ZAHMETLİ EN TEHLİKELİ ZAMANINDAYIZ.BU TEHLİKELİ ZAMANDA ÇALIŞMAK
ŞARTTIR.GÜNDÜZ GECE ÇALIŞALIM.SONRA ÇALIŞMAK,ALLAH’U TEALA ÇOK
SEVER,SADATLAR DA ÇOK SEVER.
ONUN İÇİN DÜNYA DEĞİLDE AHİRET İÇİN ALLAH’U TEALA’NIN HUZURUNA GİTMEK
İÇİN,SADATLARLA BERABER OLMAK İÇİN ALLAH’U TEALA BU YOLU BU TARİKATI
BİZE NASİP ETSİN.HİÇBİR KULUNU BIRAKMASIN.
ALLAH YARDIMCINIZ OLSUN ALLAH MUHAFAZA ETSİN.İNŞAALLAH KIYAMET GÜNÜ
BİRLİK BERABERLİK İÇİNDE OLURUZ.ALLAH YARDIMCINIZ OLSUN.ALLAH MUVAFFAK
ETSİN…
AMİN !

GAVS-I SANİ HZ SOHBETLER

GAVS-I SANİ HZ SOHBETLER

Bu Tarikat-ı Aliye Kuranın özüdür..
Bu tarikat-ı aliye Kur'anın özüdür, Kur'anı Kerimin hikmeti, takvasıdır. Bu tarikat-ı aliye çok değerlidir, çok hassastır, ktir. Bu tarikatı aliye bembeyazdır, en ufak bir leke olursa hemen gösterir, leke değmemesi için çok dikkatli olmak lazım. Bu ebedi olarak insanın hayatını kurtarır. İnsan bütün kuvvetiyle 50-60 senelik dünya hayatı için çalışıyor. Ama belli olmuyor, belki bir gün, belki bir dakika sonra ölebilir. Kendim için çalışıyorum sanıyor, halbuki millet için (başkası için) çalışıyor. Öldükten sonra her şeyi bırakıyor, malı başkalarına kalıyor.

Dünya böyle, ama ahiret böyle değil. Yüz bin değil beşyüz bin trilyon sene değil, ebedi olarak devam edecek olan ahiret hayatımız için çok çalışmamız lazım. Allah için çalışmak, ebedi hayat için çalışmak, aslında insanın kendisi için çalışmaktır. Peygamber (A.S.) bir hadisi şeriflerinde "Dünya ve içindekiler melundur, Allah lanet etmiştir. Allah rızası için yapılan işler bunun dışındadır." Bunun için, niyet çok mühimdir. Niyet sağlam olursa, hem dünyayı kazandırır, hem ahiret'i kazandırır.

Gavs (K.S.A.) bu hadise binaen sabah kalktığında elbiseyi giyerken, abdest alırken işe gitmeden önce; "Ya Rabbi sizin için çalışıyoruz, siz Rezzak-ı mutlaksınız, çalışmasak da rızkımızı verirsin. Sen çalışmayı vacip kılmışsın. Ailem için çoluk çocuğum içi çalışmayı vacip kılmışsın, bu vacip görevimi yerine getirmek için çalışıyorum." böyle niyet etse akşama kadar camide ibadet etmiş, vaktini secdede geçirmiş gibi sevap alır. İslam güzel ahlaktır. İbadet yalnız namaz değildir. Namaz kılmak çok mühim, her müslümanın yerine getirmesi gerekmektedir. Yoksa Allah teala azap eder. Güzel huylu olmak, yalan konuşmamak, sağlam çalışmak, bunlar ameli salihtir.

Gavs Hz. yemin etti, bizim evimize haram girmemiş, Seyda Hz. de bizim evimize haram girmemiş dedi, biz de diyoruz ki, bizim evimize haram girmemiştir. Sizler de bizim işimizde çalışıyorsunuz, dikkat edin. Bu mala haram karıştırmayın. Dikkat etmezseniz siz vebaldesiniz. Helal kazanmak başlı başına bir ibadettir.

Biz bu dergiyi (Semerkand yayınlarını) dini İslam için, insanların eğitimi için, hem de tekkenin ihtiyaçlarını karşılamak için çıkarıyoruz. Sofiler geliyor çorba lazım, ekmek lazım, yatak lazım, bunlar için para lazım. Parasız olmuyor, dünya için de çalışmak gerek, hizmetin devamı içinde paraya ihtiyaç vardır, bunun gibi dünya için çalışmak ameli salihtir.

Yoksa bize para lazım değil.
Biz malımızı, canımızı, devletimizi (malımızı mülkümüzü), elbisemizi sofilerin ayaklarının altına atmışız. Bu tarikatı aliyenin gayesi hizmettir.
Peygamber (A.S.)'ın yolunda çalışıyoruz, siz bizim dergimiz için çalışıyorsunuz. Biz sizden memnunuz. Gavs (K.S.A.) buyuruyor, onun zamanında bir hırsız varmış, çevre köylerden bal çalarmış, sen bu balı nerden alıyorsun demesinler diye içinde arı olan bir kovan da çalıp getirmiş. Arılara demiş ki siz vız vız yapın ben balı bulup getiririm. Sizde vız vız yapın, sadatlar size himmet eder, sadatlar da himmet çoktur. Siz ne kadar gayret ederseniz o kadar himmet gelir.

Bu sadatlar Allah'ın dostudur, bu sadatların nazarı dağları yerinden kaldırır. Sizin bir dostunuz olsa ondan bir şey isteseniz yapmaz mı. Onlar ne isterse Allah verir. İsteklerini geri çevirmez. Biz bu hizmetlerde ortağız. Bu ortaklıkta ticaret ölünce bitmez. Yüz sene, beşyüz sene de değil, kıyamete kadardır. Amel defteri kıyamete kadar kapanmaz. Çünkü bu tarikat kıyamete kadar devam edecektir. Onun hayrı hem size, hem bize, hem de sadatlaradır.

Biz sizden razıyız, Allah'ta sizden razı olsun.

Allah yardımcınız olsun.

HALK İÇİNDE HAK İLE OLMAK- Dr Dilaver SELVİ

HALK İÇİNDE HAK İLE OLMAK- Dr Dilaver SELVİ

Hak yolcularının mühim edeplerinden birisi de “halvet der encümen”dir. Bu Farsça ifadenin manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır. Buna, “zahiri halk, batını Hak ile olmak” da denir.

Halvet der encümen kısacık bir deyimdir fakat içinde pek çok mana saklıdır. Arifler bu tabirle hak yolcusunda bulunması gereken zahir ve batın edeplere dikkat çekmişlerdir.

Halvet, yalnızlığa çekilmek, insanlardan ayrılmak ve kendi alemine yönelmek demektir ve iki şekilde olur. Birincisi zahirde, diğeri batında gerçekleşir. Zahirdeki halvet, insanlardan ayrılıp yalnızlığa çekilmek, kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a yakınlık sağlamak için bir yere kapanmaktır. Batındaki halvet ise, gönlünü sadece Yüce Allah’a bağlamak, her işte ilâhi rızayı aramak ve bütün huzuru zikirde bulmaktır.

Kalbi gafletten uyandırmak, zikre alıştırmak, gönlü bir noktaya toplamak ve nefsin afetlerinden kurtulmak için arifler çeşitli yollar seçmişlerdir. Bazıları bunun için insanlardan tamamen ayrılıp özel bir köşeye çekilmişler ve orada zikir, fikir, ilim, ibadet gibi hayırlı amellerle meşgul olmuşlardır. Böylece insanlardan gelecek zararlardan korunmak istemişlerdir. Bundaki asıl hedef, kimseden zarar görmemek ve kimseye de zarar vermemektir.

Bu tür halvet insanın hayatında belli bir süre için güzel olur. Mesela, hayat boyu gerekli olacak ilim, terbiye ve sanatları öğrenmek için böyle bir zaman gereklidir.

Dinimizin asıl hedefine gelince, Hak rızası için halka hizmet etmek esastır. Bütün peygamberlerin asıl vazifesi budur. Bu da ancak halkın içine girmekle mümkün olmaktadır. Fakat bu iş usulüne göre olursa faydalı olur. Yoksa, insan gaflete düşer, farzları zayi eder, harama bulaşır, zarar görür.

EL İŞTE, GÖNÜL ALLAH’TA

Önce şunu belirtelim: Halkın içinde Hak ile olma prensibi, Kur’an ve Sünnet’te öğretilen bir vazifedir. Allah dostu kâmil müminlerin sıfatıdır. Gerçek akıl sahiplerinin ahlâkıdır. Erkek-kadın her mümin bu edebe davetlidir. Çünkü ilâhi sevgi ve dostluk onda gizlidir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz önümüze şu ölçüyü koymuştur:

“Bir kimse Allah katında ne kadar sevildiğini ve kıymeti olduğunu bilmek istiyorsa, kendisinin Yüce Allah’ı ne kadar zikrettiğine ve O’nu nasıl yücelttiğine baksın. Allah kulunu kalbindeki vaziyete göre değerlendirir.” (Hakim, Ebu Ya’lâ, Beyhakî)

Yüce Allah kalbi uyanık kullarını bizlere şöyle övüyor:

“Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz.” (Nur, 37)

Rabbimiz hepimizden şunu bekliyor:

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin. Böyle yapmaya devam ederseniz, karanlıklardan nura çıkmanız için Allah size rahmet eder, melekler sizin için istiğfar eder. Allah müminlere çok merhamet edicidir.” (Ahzap, 41-43)

KEMALATIN GERÇEK ÖLÇÜSÜ

Büyük sahabi ve müfessirlerin piri İbn-i Abbas r.a., ayette geçen çokça zikrin nasıl yapılacağını şöyle açıklamıştır: “Yüce Allah yapılmasını farz kıldığı bütün ibadetler için bir zaman, şekil ve sınır belirlemiştir. Bunlar için bazı özürleri kabul etmiştir. Ancak zikir böyle değildir. Allahu Tealâ zikir için belirli bir sınırlama getirmemiştir. Onu terk etmek için aklı başından gidip deli olmanın dışında bir özür kabul etmemektedir. Yüce Allah hepimize şu emri vermiştir: ‘Namazı bitirdikten sonra ayakta, otururken ve yanınız üzere yatarken Allah’ı zikrediniz.’ (Nisa, 103) Bu şu demektir: Gece, gündüz, karada, denizde, vatanınızda, yolculukta, zengin iken, fakir iken, rahat ve geniş anlarınızda, sıhhat ve hastalık durumlarınızda, gizli ve açık her halde Yüce Allah’ı zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin. Böyle yaparsanız Allah size rahmet eder, günahlarınızı bağışlar, melekler de devamlı sizin için dua ve istiğfar eder.” (İbnu Kesir, Tefsir; Suyutî, er-Dürrü’l-Mensur)

Her durumda zikri tavsiye eden şu hadis-i şerifi de burada hatırlatalım: “Kim bir yere oturur da orada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse, bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında kınama sebebi olur. Kim bir yere uzanır da orada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse, bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında bir kınama sebebi olur. Kim bir yolda yürür de bu esnada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında kınama sebebi olur.” (Ahmed, İbnu Hıbban)

İşte ayet ve hadislerde anlatılan bu hal, halkın içinde Hak ile beraber olmaktır. Allah dostları bu halin peşine düşmüşler ve onu elde etmek için bütün gayretlerini kullanmışlardır. Velilik için keşif ve kerameti değil, bu edebi gerekli görmüşlerdir. Büyük veli Ebu Said Harraz k.s. der ki:

“Kâmil insan, kendisinden türlü kerametler meydana gelen kimse değildir. Gerçek kâmil, halkın arasında oturur, onlarla alış veriş yapar, evlenir çoluk-çocuğa kavuşur, insanlara karışır, fakat bu esnada bir an olsun Yüce Allah’tan gafil olmaz.”

KALBİ O’NA BAĞLAMANIN YOLU

Özellikle gizli zikir yolunu tercih eden arifler, bu prensip üzerinde çok durmuşlardır. Ariflere göre halkın içinde Hak ile olmak iki şekilde gerçekleşir. Birincisi kalp ile, ikincisi kalıp iledir. Kalp zikirle, kalıp edeple süslenmeden bu mana anlaşılamaz.

Kalbin devamlı Yüce Allah’ı zikretmesi için gafletten uyandırılması ve zikre alıştırılması gerekir. Bunun için güzel bir tevbe ettikten sonra usulünce zikre devam edilmelidir. Zikre devam ede ede kalp zikre alışır. Zikir kalpte yerleşir. Sonra bütün bedene yayılır. Zikir kelimelerini kullanmadan da kalp Yüce Allah’ı zikretmeye başlar. Zikrin nuru kalbi sarar. Böylece kul bütün varlığı ile Yüce Allah’ın azametini hisseder; kudret, tecelli ve rahmetini seyreder. Arifler bu zikre “zatî zikir” veya “zikr-i sultanî” derler. Kalp bu hale ulaşmadan manevi ilimleri elde edemez. (Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf)

Zikirle kalbin içindeki boş düşünceler, şüphe ve vesveseler silinir gider. Zikrin nuruyla kalbin içi aydınlanır. Kalp zikrin feyzi ile feyizlenir, tadı ile tatlanır. Artık her şey Yüce Allah’ı hatırlatan bir çeşit zikir sebebi olur. Varlıklar kalbe perde olmaz. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O’nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez. Bu kalp sahibi nereye baksa, kiminle karşılaşsa, ne yapsa Yüce Allah’ı zikreder. Yerken içerken, konuşurken, yatarken kalbi ile Allah’ı zikreder. Artık istese de Yüce Allah’ı unutamaz. Bu hal mümkündür, fakat kolay değildir. Bunu elde etmek için Yüce Allah’ın özel yardımı yanında kulun dikkat edeceği bazı edepler vardır. İmam Rabbanî k.s., bu edeplerin en önemlilerini şöyle hatırlatır:

“Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, Ehl-i Sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selim hale gelen kalp sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhi tecellileri müşahede ederler. Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir. Tasavvufta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bu halin üzerine gelişir.” (Mektubat)

BİR KALPTE İKİ YAR OLMAZ

Necmüddin Kübra k.s. der ki: İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı dünya varlıklarını zikir ve dert eden kimse, Allah’ı gerçek manada zikredemez. Allah’ın zikrine dalan kimse de kalbini dünya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber s.a.v. devamlı Allahu Tealâ’yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır.” (Tasavvufî Hayat)

Arifler, zikrin fayda vermesi için kalbin günah kirlerinden uzak ve temiz tutulmasını gerekli görmüşlerdir. Çünkü her bir günah kalbin üzerine siyah bir nokta olarak çöker. Bu siyahlıklar tevbe, istiğfar, zikir ve salih amellerle temizlenmezse kalbi kapatır, karartır ve katılaştırır. Böyle bir kalp ölmüş gibi gaflet içinde kalır. İbadetten zevk almaz. Ne yapsa taklitte kalır. Bu kalbin özel bir terbiye ve tedaviden geçmesi lazımdır. Onu uyandıracak ilâhi bir sevgiye ve feyze ihtiyacı vardır. Günümüzde bir çok müslüman kalbini ihmal edip gafletine bir çare aramadığı için, Allah dostlarının yaşadığı güzellikleri hiç tatmadan ölür gider. Halbuki kalbimiz Rabbimiz için tahsis edilmiş çok özel bir yerdir.

Her mümin, kalbinin durumunu, nefsinin hallerini, Rabbi ile arasındaki hukukunu kontrol için günün belirli saatlerini ayırmalıdır. Amellerinin günlük muhasebesini yapacağı bir vakti olmalıdır. Midesinin hakkı olduğu gibi, kalbinin de hakkı ve görevi olduğunu kabul etmelidir. Midesi gibi kalbin de bir gıdaya ihtiyacı olduğunu düşünüp, en münasip saatleri zikir için tahsis etmelidir. Kalbine bu şekilde vakit ayırmayan bir kimse, sadece günlük olarak kıldığı beş vakit namaz ve haftada bir okuduğu Kur’an tilâvetiyle kalbini diriltemeyeceğini, nefsini terbiye edemeyeceğini, Yüce Allah’ı çokça zikredenlerden olamayacağını bilmelidir.

AHLAKINA BAK, KALBİNİ ANLA

Halkın içinde Hak ile olmanın diğer şekli edebi muhafaza etmektir. Allah dostları kime ne muamele etseler, hak ölçülere, ilâhi emirlere uygun davranırlar. Onların bütün işleri ve davranışları kendilerinin Allah adamı olduğunu ortaya koyar. Onların ciddiyet halleri gibi şakaları da güzeldir, edeplidir. Herkese nasıl muamele gerekiyorsa öyle davranırlar. Dostlarının haklarını güzel korudukları gibi düşmanlarına da haksızlık etmezler.

İnsanın iman ve akıl seviyesini ölçecek, kalbinin durumu ortaya koyacak en güzel ölçü, insanlara karşı muamelesidir. Kalbi Yüce Allah’a bağlı olan kimse, her işinde hayalı, vefalı ve edepli olur. İçindeki edep dışına yansır. Kalbindeki sevgi, davranışlarını güzelleştirir.

Alaaddin Attar k.s. bu konuya şöyle dikkat çeker: “Batında Allah ile, zahirde Allah’ın emirleriyle olmak lazımdır. Bu iki hali kendisinde toplayan kimse kamil olur.”

Şeyh Safi k.s. bu sözü şöyle açıklar: “Hak yolcusu gönlünü Cenab-ı Hakk’a bağlamalıdır. Niyetinde O’nun rızası ve cemalinden başka bir şey olmamalıdır. Bunun yanında, zahirdeki bütün işlerini Kur’an ve Sünnet’e uygun yapmalıdır. Dinin emirlerine ters düşen her şeyden kaçınmalıdır. İşte içi ve dışı ile bu hali elde eden kimseye sadık denir.” (Reşahat)

Dışından bakılınca hak adamı gözüken, fakat içiyle halktan gelecek menfaatlere göz diken kimse ise, sadık ve samimi değildir. O ya cahil ya da münafıktır.

Hak yolcusunun iç içe yaşadığı ilk topluluk ailesidir. Sonra komşuları, mahallesi, iş çevresi ve bütün cemiyet gelir. Kalbi Yüce Allah’a bağlı mümin, bütün bu yerlerde hak adamı olduğunu, Allah rızası için yaşadığını göstermelidir. Kalbinin ne derece uyanık olduğunu, çektiği zikrin kendisine ne kadar fayda sağladığını ve nefsini hangi ölçüde terbiye ettiğini insanlara karşı davranış biçimiyle ölçmelidir.

Kalbi zikir ve Allah sevgisi ile dolu bir insanla akrabalık, arkadaşlık, yolculuk, ticaret... kısaca bütün işler güzel olur. Hak aşıkları insanlarda kusur aramakla, dedikodu, gıybet, alay, hakaret ve boş sözlerle meşgul olamazlar. Boş işlerle uğraşan kimsenin kalbi de boştur.

Yüce Allah’ı tanıyan kalpler geçim ve rızık endişesiyle, yarın ne olacağım korkusu ile yatıp kalkmazlar. Yüce Allah’ın zikriyle huzur bulmuş bir insan, hiç kimseden bir rağbet, muhabbet ve menfaat beklemez. Her ne yaparsa Allah rızası için yapar. Yağcılık bilmez, yalana yanaşmaz, verdiği sözden caymaz. Girdiği her işte Yüce Allah’ın razı olduğu hali bilir ve canı pahasına onu yerine getirir. Bu kimse halkın içinde Hakk’ın şahidi olur. Ona bakanlar edebi görür, doğruyu tanır, gerçek müminin farkını anlar, hayra yönelir, Allah’ı zikreder.

KULA HİZMET, ALLAH’A HİZMETTİR

Arifler, halkın içinde Hak ile olmak gerekir sözüyle, Allah için insanlara hizmeti de kasdetmişlerdir. Allah dostları ilim, tebliğ, güzel ahlâkı yayma ve hizmet için halkın içine girmeyi tercih etmişlerdir. Bu konuda şu hadis-i şerifi prensip edinmişlerdir: “Hayır ve hizmet için insanların içine karışıp onların eziyetlerine sabreden bir mümin, onlara karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen kimseden daha hayırlıdır.“ (Tirmizî, İbnu Mace, Ahmed)

Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend k.s., “bizim yolumuzun esası ‘halvet der encümen’dir” der ve ekler: “Terbiye yolumuzun temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Hizmet ancak sohbetle güzel olur. Hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır. Bir de bu yolun yolcuları birbirini çok sevmelidir. Öyle ki bu sevgi içinde fani olmalıdırlar.”

Halkın içinde Hak ile olmanın bir manası da tevazu ve sadeliği tercih etmektir. Hak yolcusu, zahirde halk ile aynı şartları paylaşır, herkes gibi normal elbise giyinir. Fakat içiyle apayrı bir iklimde yaşar. Kalıbı yerde, kalbi ve ruhu göklerdedir. Eli ticaret ve kârda, gönlü Yüce Allah’tadır. Kalbinin içindeki aşkı, zikri, ilim ve marifetleri gizler. Halktan birisi gibi görünür. Halini yansıtacak özel bir kıyafet seçmez. İçindeki manevi güzelliği ve Yüce Allah ile olan beraberliğini bir sır gibi saklar. Onu ortaya koymak için yol aramaz. İnsanlar tarafından bilinmek ve övülmek istemez. Kendisine Allah tarafından ikram edilen manevi ilim, muhabbet, keşif, keramet gibi özel hallerinin bilinmesinden utanır. Ancak irşatla görevli kâmil veliler, vazife ve makamın gereğine göre davranırlar.


KalpHuzuru.COM

TASAVVUFTA EDEP,ADAP,USUL

TASAVVUFTA EDEP,ADAP,USUL


Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır. 
Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer. 
Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer. 
Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.
Büyük veli Seriy es-Sakati: (k.s): 
"Edeb, aklın tercümanıdır."8 demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir. 
Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.
Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.9
Arifler: "Önce usul, sonra vusul" demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır. 
Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş: 
"Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız."10
Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.
Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur 
Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allahu Teala’yı zikretmekten ibarettir. 
Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:
"Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s): "gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur" derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur."11 
Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur. 
Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.
İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar: 
"Edep Yâ Hû!"



ADAP VE USUL




Rasulullah abdest aldığı zaman Ashab-ı kiram abdest suyunu ve tükrüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasulullah:
- Niçin böyle yapıyorsunuz?
Ashab- Kiram:
- Ya Rasululah! faydalanmak ve sevap kazanmak için..
Rasulüllah(s.a.v):
-Kim Allah v e Rasulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hiyanet etmesin ve komşusuna cefa vermesin. buyurdu. İşte edep te adap ta bu..
Demek ki saygı ve sevgi sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmekle değil, istikametle ve hizmetle ispat edilir. Edeple varan lutufla döner.
Saadatların huzurlarına girerken abdestli, gerekirse gusül almalı, iki rekat namaz kılıp bu beraberliğin hayırlara vesile olması için Allah’a yalvarmalı. Mürşidiyle uzun süre göz göze gelmeden O’nun yüzüne bakmalı.
Rasulüllah Mirac’a yükseldiğinde Rabbül Alemin Efendimizin huzurdaki durumuna bakarak:
-‘’O’nun gözü bir an olsun sağa sola kaymadı, haddini aşmadı’’ beyan buyurarak Habib-i Kibriya’yı övmüştür. Evet O yüce makamlardan sağa sola bakmamış, hep önüne bakmış, İşte nazar- ber kadem edebi bu.
Nazar bakmak, kadem de adım atmak demek. Bu yolda insanın yönünü belirleyen tek pusula; Edep Ya Hu ! hatırlatmasıdır.
Edep Allah Rasulü’nün Miraçtaki tavrıyla öğrenilir.
Allah Rasulü yürürken, sallanarak kibirlenerek yürümezdi. Adımlarını hızlı fakat sakince atardı. Bir kimseye yöneleceği zaman başını çevirmezdi. Bütün vücuduyla yönelirdi. Kimseye uzaktan seslenmezdi, yanına gelerek konuşurdu.
Nazar rastgele bakış olmadığı gibi, kademde gelişigüzel yürümek değil, uygun adım atmaktır Nazar; gönlün bakışı, sevgilinin bakışlarında ki pırıltıdır. Kadem de; sırat-ı müstakim üzere olmaktır.
Allah dostlarının nazarı kalbi diriltir, fesatçının ve hesatçının bakışı da bedenimizi yer bitirir. Biri ferahlık, diğeri ise felakettir.
Allah(C.C); ‘’ Şeytanın adımlarına uymayın’’(Bakara suresi) uyarısıyla kademine dikkat et diyor adeta.
Sen sen ol bir gönlü kırma, insanların gönlünü hoş tut. Çünkü gönül inci gibidir. İnci çok kiymetli olmasına rağmen, yere düşünce kırılıp darmadağın olabiliyor. Yunus ; Bu yol bir gönlün içine girmektir diye haykırıyor. Bu yüzden bir gönlü kırmak beşyüzbin defa Kabe’yi yıkmaktan daha ağırdır düsturunu unutmamalı.
Şah-ı Nakşibend yolda yürürken Hızır(a.s) kendini tanıtmak istese de hiç oları olmaz, fakat Hızır üsteleyince dayanamaz şöyle der;
- Benim bir kalbim var, Onuda Emir Külal’e verdim, başka bir kalbim yok ki diğerini de sana verem, demiş. İşte sevgi deryasında edep bu.
Sofinin kademi mürşidin kademine uygun olmalı, ahlakıyla ahlaklanmalı, bir noktaya çakılmamalı.
Rasulüllah(s.a.v); İki günü eşit kılan zarardadır buyuruyor. Demek ki, güzel ahlakın sonu yok. Azda olsa devamlı olan vazifeler yapılmalı. Bu yolda sofi kendinden ileri gidenleri örnek almalı. Göz devamlı ileri bakmalı, ayakda onu takip etmeli. Çünkü yüksek makamlara önce odaklanılır, sonra hedefe doğru adım atılır. Böylece edeple varan Lütufla mazhar olur ve halkı aydınlatır.
İmam-ı Rabbani(k.s); ‘Nazar ber kadem hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçemez şeklinde anlaşılmamalıdır’ diyerek meseleyi aydınlatmıştır.. Maneviyat yolunda aza kanaat eden az kazanır.
Allah(c.c); ‘Rasulüm! Mü’min erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve iffetlerini korusunlar’ (Nur 30-31)
Yol bilenle gidilir. Edep ise edep bilenden öğrenilir. Bu yol edep yoludur. Edebi olmayan yolda kalır. Edep hayalı olmaktır. Allah dostları ne elde etmişlerse Efendimiz(s.a.v)’in edebine uyarak manevi makamlara ulaşmışlar.. Arifler; İnsanı hayvandan ayıran şey edeptir demişler. Yani Önce usul sonra vüsul demişler.
Ebu Derda’ya biri geldi, dert yandı ibadet ve taatten hiç zevk almadığını söylendi. Ebu Derda Hz.leri:
- Hasta ziyaretini, cenazelere katılmayı, kabirleri ziyaret etmeyi ihmal etmezsen gönlün nurlanır ve basiretin açılır dedi.
Adam denilenleri yaptı ama tık yok, tekrar geldi Ebu Derda’ya:
- Efendim bende değişiklik yok, yine durumum aynı .
Ebu Derda Hz.leri:
- Hasta ziyaretine gittiğinde hastanın yerine kendini koyacaksın, cenaze defnedildiğinde defnedilen senmiş gibi düşüneceksin, kabir ziyareti yaptığında mezarda yatan kendinmiş gibi davranacaksın ancak o zaman kalbin dirilir.
Gerçektende adam samimi olarak bu sefer edebine riayet edip, kendi vücut ikliminde yaşıyormuş gibi kendisine söylenenleri uygulayınca Ebu Derda’ya;
- Senden Allah razı olsun, sayende gönlüm dirildi, dedi.
Beyazıd-ı Bestami’ye bir zattan bahsettiler, O’da hadi gidelim dedi, gittiler O övdükleri zat camiye girerken bir edebi çiğnedi. Beyazıd-ı Bestami o adama selam vermeden geri dönüp gitti. Merak edenlere:
- ‘Bu adam İslam’ın normal kuralı olan camiye girerken sağ ayakla girileceği adabını bile muhafaza edemezken nasıl olurda bu adama teslim olunur?’ beyan buyurarak edeb ve adaba dikkat çekti..
Edep hem kalp, hem dil hem de hareket ve tavırlarımız da olmalı. Kalbin edebi niyet -ihlas -samimiyettir, dilin ise sözde ve özde bir olup, yalan söylememek, davranışlarımızın edebi ise fiillerimiz de ise he işi ilme uygun olacak tarzda yapılmasıdır yani işin hakkını vermektir.
Osmanlı döneminin meşhur Şair Nabi, Eyüplü Rami Mehmed Paşa ile birlikte Hac yolculuğunda Medine’ye yaklaştıklarında gördüğü lüzum üzere Paşayı uyandırarak; ‘Sakın Terki edepten, burası Rasululah’ın beldesidir…’ anlamında beyitleri okuduğunda Paşa doğrularak;
- Ne zaman yazdın bunları?
Nabi;
- İçimden geldi, şuan ikimizden başka bilen yok.
Paşa ;
- Öyle ise aramızda kalsın deyip, yola devam ettiler.
Kafile sabah ezanında Mescidi Nebeviye yaklaşınca müezzinler minarelerden Nabi’nin Paşaya söylediği beyitleri yankıladılar, Paşa da Nabi’de şaşırdılar. Namazı kıldıktan sonra müezzine:
- Nerden o beyitleri öğrendiniz?
Müezzin:
- Rasulü Kibriya Efendimiz bu gece müezzinlerin rüyasına girip; Ümmetimden Nabi simli birisi beni ziyarete geliyor. Onu benim için yazdığı beyitleri okuyarak karşılayın emrini yerine getirdik
Nabi gözyaşlarını tutamadı, sevincinden düşüp bayıldı. İşte edebin kerameti ve işte edepli bir insanın muhabbeti bu.
Demek ki bu makamlar edep ister.
İmam Malik Medine-i Münevvere de hayvana binmez, soranlara Rasulüllah’ın bulunduğu belde de hayvan üzerinde toprağı çiğnemekten haya ederim derdi.
Şah-ı Hazne; Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe riayet etsin buyurdu. Açık ve gizli edeplere riayet etmekle insanın kalbi uyanır. Sofilerden letaif virdine geçme noktasına gelipde geçemeyenlere Gavs-ı Sani (k.s); ‘sofi gafletle çekme’ diyor. Niye edep söz konusu. Gafleti yok etmek ise edebe riayet etmekle mümkün.
Adap ve edeplere dikkat edeceğiz. Bilhassa Rasululah’a edep, Mürşide edep, Seyyide edep, Vekile edep, Sofiye edep, Aileye vs. edep. Hepsinin ayrı ayrı edep sınırları mevcut. Herkesin yerini yerine koymalı. Taşları yerli yerinde sıralamalı.. Bir mürşid ne kadar büyük olursa olsun Sahabenin ayağındaki tozu olamaz. İşte edep bu.
Bütün Peygamberleri topla, Allah’ın bir sıfatının önüne geçemez. İşte edep bu.
Bütün seyyidler bir araya gelse bir mürşidin olamaz. Kim olursa olsun teslimiyet noktasında muhabbetini mürşidinden başkasına kaydırmamalı. İstişare noktasında bazı sözüne güvenilir insanlarla muhabbette zarar yok. Bir insan alimdir ama, bir edebi terk ederse neye yarar. İllaki edep.. Vekilin görevi, sofiyi mürşidine yönlendirmek, irşad sahibi mürşiddir. Mürşidin fonksiyonuna sahip değildir çünkü. İşte sınır, işte edep bu.
Çevremize karşı yumuşak olacağız. Allah için birbirimizi uyaracağız ama, edepli olacağız, birbirimizi kırmayacağız, yumuşak uslupla kırmadan dökmeden. Eğer Seyda Hz.leri sert olsaydı Menzil bu kadar dolup taşmazdı. Gavs(k.s); Siz onların ilahlarına söverseniz onlarda size söverler buyuruyor. Seyda herkesi adabınca Hak yola çağırıyor ve halkaya dahil ediyor, ürkütmüyor, güzel telkinde bulunarak karşındaki insanları kendine bend ediyor.
Benimki doğru seninki yanlıştır dememeli. Şükürler olsun bu yolda taassup yok.
İmam-ı Şarani(k.s); ‘’Sofi mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, huzurunda da, gıyabında da dikkat etmelidir.’’ diye uyarıyor... Ki, Kamil Mürşid, Peygamberin varisidir.
İçeriye girince ayağa kalkmak, elini öpmek, boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak gibi buna benzer tüm kaideler zahiri edeplerdir.
Dikkat edilecek bir edepte, Bir Şeyhin Allahü Teala gibi her şeyi bildiğini söylememeli. Çünkü küfürdür, böyle bir söz. Allah bildirirse bilir ancak. Daha da ileri giderek bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek de haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler ihdas etmek koyu cehaletten ibarettir. Rüyalar ve hülyalarla Şeyhini tanıtmak mürşidine en büyük hakarettir.

Seyyidlere edep; Evlad-ı Rasul olma noktasında. İrşad noktasında fayda sadece Mürşiddir. Teslimiyet noktasında kim olursa olsun mürşidinden başka kimseye muhabbet kayıyorsa düzeltmeli, yoksa zarar görür. Hazret kelimesini Mürşidi Kamil için kullanılabilir, Seyyidler için Seyyidim denilmesi daha uygun. Öyle ki; her Seyyid mürşid değildir. Evet Seyyidlerden mürşidin evladı olanlar var ama, onlara mürşid gözü ile bakmak hududu aşmak olur, ancak ehl-i beyt çerçevesinde bakılabilir.

Gavs-ı Sani Seyda’nın yanında ziyaret vermezdi, Seyda da Gavs’ıl Azam Abdül HakimEl -Hüseyni’in yanında öyleydi.
Hiç kimse kafasından edep ve adap ihdas etmeye hakkı yok.
İmam Malik İmam Şafi’nin yanında yirmi sene kalıyor. Yirmiyıl içerisinde onsekizini adap ve edepten bahsediyor, son ikisenesinde de ilimden.. Hatta İmam Malik derki: ‘Keşke İmam Şafii; son iki yılını da edepten bahsetseydi’ diye hayıflanıyor..
Gavs Hz.leri sırtını hiçbir zaman Suriye’ye doğru dönmezdi, ayağını o tarafa uzatmazdı. Çünkü orada Şah-ı Hazne vardı.
Gavs abdest alırken on altı defa oturup kalkıyor. Sofiler sıkıştırıp ne iş? diye sorduklarında cevaben:
- Şah-ı Haznenin çocukları orada oynarken, ben nasıl oturup da abdest alabilirim. İşte edep bu.
Saadatlar bizleri niye topladı. Çünkü edeplenelim ve ahlaklanalım diye. Velhasıl Gavs-ı Sani Allah’ın bizlere ikramıdır, bu biline

Zikir ve O Büyük Gün MEHMET ILDIRAR (SEMERKAND DERGİSİ)

Zikir ve O Büyük Gün.......MEHMET ILDIRAR (SEMERKAND DERGİSİ)

 
Cenab -ı Allah'ı en çok zikredilecek vakitlerinden birisi, sabah namazından sonraki vakittir. Bir kimse cemaatle namaz kılar, sonra zikre oturur, güneş doğup işrak vakti çıkana kadar zikre devam eder, sonra da işrak namazını kılarsa, bir nafile hac ve bir umre sevabı yazılır. İnsana en çok menfaat veren saat, sabah namazından sonraki bir saattir. Rasulullah s.a.v. buyurdu ki: “Sabah namazına gidip, sonra gün doğuncaya kadar oturup Allah'ı zikretmek, benim için Allah yolunda savaşmak üzere askerleri güzel atlara bindirmekten daha sevimlidir.”
Taberanî'nin bildirdiği başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Hiçbir kimse, Allah'ı anmak kadar kendisini azaptan koruyacak amel işlememiştir.”

Sahabiler sordular:

- Allah yolunda cihad etmekten de mi?

- Evet , Allah yolunda cihad etmek de bunun kadar değildir. Kişi takattan dü ş üp , kılıcı kırılana kadar savaşmış olsa bile.

İmam Ahmed bin Hanbel'in bildirdiği diğer bir hadis-i şerif de şöyledir:


Sahabinin biri Rasulullah'a sordu:

- Allah yolunda cihad edenlerin ecir bakımından en üstünü kimdir, ya Rasullah ?

- Allah'ı en çok anan kimsedir.

- Salih amel işleyenlerin ecir bakımından en üstünü kimdir?

- Allah'ı en çok anan kimsedir.

Namaz, oruç, sadaka ve hac sorulduğunda ise Efendimiz: “Fazla namaz kılmaktan, nafile oruçtan, çok hacdan, çok sadakadan daha efdali , Allah'ı çok anmaktır.” buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer konuşmaya ba ş ladılar . Hazret-i Ebu Bekir Hazret-i Ömer'e:

- Ey Ebu Hafs , bütün hayırları Allah'ı çok zikredenler kapıp götürmediler mi, deyince, Rasul -i Kibriya Efendimiz tebessüm ederek:

- Evet , onlar alıp götürdüler, buyurdu.

Yorucu ve meşakkatli ibadetler olduğu halde dile kolay gelen, vücuda yorgunluk vermeyen, kalbi Allah'a bağlayıp yumuşatarak merhamet ve rahmetle dolduran zikrin diğer ibadetlerden üstünlüğü nedendir? Eğer zikreden zâkir hakikaten faydalı ve etkili bir zikir çekerse, kalp huzuruna ulaşır. Kalp huzuru, yapılan zikir ve ibadetin neticesinde hasıl olan sıfattır, Allah'ı bilmenin neticesidir. Allah'ı bilen ve O'na teslim olanın sıfatı huzur-u kalptir. Allah o kulu ne halde bulundurursa, huzur-u kalp sahibi haline razı olur, şikayet kapısını kapatır. Çünkü Allah Tealâ'nın verdiği her hükümde nuranî bir hikmet vardır, O'nun işinde abes yoktur. Endişe etmek gafletin nişanı, endişesizlik huzurun tarlasıdır. Esasen, kişinin İslâm'ına ve imanına bulaşmayan bir musibetten dolayı aşırı kederlenmek, dertlenmek olmaz. O sebeple “ elhamdülillâhi alâ külli hâl, sive'l - küfri ve'd - dalâl ...” Yani imansızlık ve sapkınlık halleri hariç, her şey için Allah'a hamdolsun...

Zikre başlayan kimsenin nefsi başlangıçta zikirden lezzet bulmaz. Zikir onu dünya lezzetlerinden alıkoyduğu için kalbi ve dili sıkılır. Dünya hatıralarına ve vesveselere kulak asmadan zikre devam ederse, Allah Tealâ müşkülâtı hafifletip sıkıntıyı ülfet ve ünsiyete çevirdiğinden, zikir lezzet olmaya başlar. İlk defa kötü bir iş işleyen sıkıldığı halde, yavaş yavaş bunu alışkanlık haline getirdiği gibi, ilk zikir de böyledir. Hevâsından ayrılıp Allah'ı zikretmek nefse acı gelir. Ama Allah'ın inayet ve rahmeti ile Allah ona lezzeti tattırır. Ülfet ve ünsiyet kalbine yeleştikçe muhabbet-i ilâhiyeye dönüşür. Allah'ı zikrederken azamet tecelli eder, sıfatlar ortaya çıkar ve tad alır. Böylece mâsivâdan kesilmeye başlar.

Zikir kalbe yerleşirse, ölüm anında da muhakkak dile gelen zikir olur. Ölüm saniyenin binde birinde gelir. Akıl ve ilim binde bir saniyelik meseleye yetişemez. Ölen kimsenin aklına ne ilim, ne de mülk gelir. Ne halde yaşamışsa o anda o sıfat tecelli eder. Bu yüzden kalpte zikre ülfet ve ünsiyet kazanmanın asıl büyük maksadı ölümdeki iman içindir. Bir insanın ölürken son kelimesi “Allah” veya Esma- yı Hüsnâ'dan bir zikir olursa, o kimse muhakkak imanla ruh teslim eder. Ehl -i tasavvufun milyonlarca zikir çekmesi, kalbin Allah'ın zikrine ünsiyet ve ülfet peyda ederek dilin, kalbin, aklın bununla meşgul olması, İslâm'ın ve imanın o kulun kalbinde meleke haline gelmesi içindir.

HZ MEVLANANIN ZİKİR TESBİHLERİ


Yani bütün mesele dile ve kalbe Allah'ın zikrini yerleştirmektir. Beklenmedik bir olayla karşılaşan insanın ağzından çıkan kelimeye bakalım. Ah, anam, babam, vay... gibi sözler değil de, ya Allah, elhamdülillah, estağfirullah , bismillah... gibi kelimeler çıkıyorsa, o insan iman ile ölür.

Harbe giden bir asker, Allah için gittiyse dünyadaki bütün yakınlarını unutur. Önünde düşman, elinde tüfek vardır. Anlar ki o anda hiç kimsenin faydası yoktur. Onu koruyacak yalnız Allah'tır. Allah'a yalvarır, o anda kurşun gelir ve şehid olur. Ey kardeş, sen de şehit gibi ol! Allah'ı öyle zikret ki, ölüm sana geldiğinde sana “Allah” dedirtsin. 
Mehmet ILDIRAR • 78. Sayı / DİĞER YAZILAR

MÜCEDDİDİYYE TARİKATI

AHSENİYYE Müceddidiyye tarikatının Âdem b. İsmail el-Benûrî'ye (ö. 1052/1643) nîsbet edilen Âdemi


AHSENİYYE

Müceddidiyye tarikatının Âdem b. İsmail el-Benûrî'ye (ö. 1052/1643) nîsbet edilen Âdemiyye kolunun diğer adı bk. Benûri.[764]


AHSENÜ'T-TEKÂSİM



Makdisi’nin (ö. 381/991'den sonra) coğrafyaya ait meşhur eseri.


Eserin tam adı Kitâbü Ahseni't-tekasîm fî ma'rifeti'l-ekâlim'dir. Yakut el-Hamevî 985 yılında tamamlandığını söyalerse de, eserdeki bir bölümden. Kuzey Suriye'de hüküm süren Hamdânî Emîri Sa'düddevle b. Seyfüddevle'nin (ö. 381/991) hükümdarlığının sonuna doğru tealif edildiği anlaşılmaktadır.


Makdisî, Ortaçağ İslâm dünyasında seyahat türünde eser yazan Ceyhânî. Belhî, Hemedânî. İbn Hurdâzbih gibi müaelliflerin belli konulara bağlı kaldıklarıanı, yeterli ve gerekli bilgileri vermedikalerini, eserlerinin pratik fayda sağlamaadığını ileri sürerek onları tenkit etmişatir. Bu yüzden kendisi eserini çok geniş tutmuş, tacirler, seyyahlar ve kültür saahibi İnsanlara hitap eden faydalı bir kiatap yazmayı planlamıştır. Belhî (ö. 9341 ekolüne bağlı kalan Makdisî de aynı ekole mensup İstahrî ve İbn Havkal gibi sadece İslâm ülkelerini anlatmış. Arap yarımadasını tasvir ile başladığı eserinade özellikle Mekke ve Medine'den tafsialâtlı olarak bahsetmiştir. Kendisinin de belirttiği üzere, “Kâfirler”in ülkesini ziayaret etmediği gibi oralarını tasvire de ihtiyaç duymamıştır.


Makdisî, İslâm dünyasını on dört bölageye ayırmış ve altısını Arap ülkeleri [765] olarak ele almıştır ki bunalar Arap yarımadası [766] Irak (Güney Mezopotamya), Akûr [767], Şam (Suariye. Ürdün), Mısır ve Mağrib'dir. [768] Geri kalan sekizini de Acem ülkeleri [769] başlığı altında incelemiş ve bu böalümde [770]. Deylem [771], Rihâb [772], Cibâl [773], Hûzistan [774], Fars (eski İran). Kirman (iran'ın güneyindeki bölgeler) ve Sİnd (Hint yarımadası) ülkelerini anlatamıştır.


Eserde bu bölgelerin her biri gayet açık sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Müaellif her bölgenin haritasını çizmiş ve buarada bölge sınırları ile ticaret yollarını kırmızı, kumluk kesimleri açık san, deanizleri yeşil, nehirleri mavi, dağları da koyu sarı ile boyamıştır. Haritaların çoağu kaybolmuş olmasına rağmen bunları yine aynı ekolden diğer coğrafyacıların eserleriyle bir dereceye kadar tamamalamak mümkün görülmektedir. Kitabın birçok yerinde seçili ifadeler kullanılmışatır. Müellif gittiği ülkeleri tasvir ederaken her bölgeyi orada kullanılan mahalalî tabirlerle anlatmaya çalışmış, fakat daha çok Şam Arapçası'nı kullanmıştır. Makdisî, İslâm coğrafyacılığını yeni bir temele oturtmak ve kendi zamanına kadar âdeta bir seyahat rehberi mahiayetinde yazılmış olan eserleri geliştiramek istiyordu. Bu bakımdan coğrafyaaya yaklaşımı bugünkü modern anlayışa çok benzemektedir. Eserinde, gördüğü yerler hakkında fizikî ve beşerî coğrafaya ile ilgili geniş bilgiler vermekte, bu arada dinî. iktisadî ve ticari meselelere de temas etmektedir. Eserde ayrıca şeahirlerin birbirlerine ulaşımı ile çevredeki küçük yerleşim merkezleri hakkında da tafsilâtlı bilgiler vardır. Bölgedeki halakın nüfusu. Örf ve âdetleri, din ve mezaheplerine dair geniş bilgiler yanında yiane aynı bölgelerde üretilen gıda madadeleri, ithal ve ihraç maddeleri, kullanıalan ağırlık ölçüleri ve paralar hakkında, iktisat tarihine malzeme teşkil edecek izahlara da yer verilmektedir. Topografik ve jeolojik bazı bilgilerin de yer aladığı eserde arazinin ziraat bakımından verimi ve bitki örtüsü de anlatılmaktaadır. Telif sırasında ayrıca, Büveyhî hüakümdarlarından Adudüddevle ve vezir Sâhib İsmail b. Abbâd'ın özel kütüphaaneleri ve resmî arşivleri kullanılmıştır. Makdisî, kendinden önce yaşamış müaelliflerin eserlerinden faydalanmış, faakat müşahedeye dayanan bilgilere daiama öncelik vermiştir. Gidemediği ülkealer hakkındaki rivayetleri ciddi bir tahalilden geçirerek almış,; önceki müelliflearin eserlerinde yer alan birtakım bilgileari eleştirmiştir. Eser ayrıca o devirde vuku bulmuş bazı hadiselere kaynak teşkil etmesi, X. yüzyıl sonlarında İslâm dünyasının fizikî ve beşerî coğrafyası hakkında bilgiler vermesi, İslâmî yaşaayış ve müesseselere dair ayrıntılı bilgialer ihtiva etmesi bakımından da oldukaça önemlidir.


Ahsenü'l-tekâsîm'in asıl nüshası İsatanbul'da [775] bundan istinsah edilmiş diğer bir nüshası ise Berlin'dedir [776] İstanbul yazmasında eserin adı Kitâbü'l-Mesâfât ve'1-vilâyût şeklinde kaydedilmiştir. Makdisî ile aynı bölgeaden yetişen tarihçi Mücîrüddin el-Uleymî (ö. 1522), el-Ünsü'1-celîl bitârîhi'l-Kuds ve'l'Halîl adlı eserinde bu kitaabı el-Bâdî fî tafiîli memleketi'l-İslâm şeklinde göstermektedir. Eserin tenkitli neşri M. J. de Goeje tarafından yapılamıştır {Bibliotheca geographorum arabicorum, [777]. Bu neşiraden Dr. Alinakî Münzevî tarafından yapıalan Farsça tercüme iki çild halinde Tahran'da (1361/1982) basılmıştır. Gazi Tilimat'tın hazırladığı bazı bölümler de Min Ahseni't-tekösîm macrileti'l-ekâlîm adıyla Suriye Kültür Bakanlığı'nca yayımalanmıştır [778], G. Ranking ile R. Azoo'nun yaptıkları İngilizce kısmî tercümesi Bibiiotheca îndica'da neşaredildi. [779] Eser, Hurşid Ahmed Fârik tarafından Urduca'ya çevarilmiş ve İslâmî dünyâ daswin şadi İswimen adıyla basılmıştır [780], Andre Miquel'in La meiUeure repartition pour la connaissance des Provinces adıyla yaptığı Fransızca kısmî tercümeasini Institut Français de Damas neşretmiştir. [781] Eserin yazmalanndaki haritalar ise reprodüksiyonlu olaarak basılmıştır. [782]




Bibliyografya



1)
Krachkovsky, Târihu'l-edebi'lcoğrâfi’tel-Arabî [783], Kahire 1963, 65, 1. 208, 215;

2) A. Miquel. La Geographie humaine du monde musutman, Paris 1967, s. XXXIV, 313-330; 3) W. Ahlwardt, Bibliothek zu Berlin, uerzeichnis der Arabischen Handschriften, Hildesheim 1887 Hildesheim 1980-81, V, 362-363;


4) E. Ladewig Petersen. “Al-Muqaddasî: Ahsan at-taqâsim li ma'refat al-aqâlim”, AO, XXX! (1968), s 138, Felah Şâkir Esved. “Menhecü'l-bahsi'1-cogrâfî inde'l-Makdisî”, el-Mevrid, XVI/1, Bağdad 1987, s. 59, 74;


5) S. Maqbul Ahmad, “al-Maqdisi”, DSB, IX, 88, 89;


6) a.mlf.. “Dughrâfiyâ”, El (ing.). II, 582;


7) J. H. Kramers, “Mukaddesi”, İA, VIII, 562, 563;


8) C. E. Bosworth. “Ahsan al-Taqâsîm”, Eh., 1,679-680. [784]

 MÜCEDDİDİYYE TARİKATI

1. Hoca Bahaüddin Nakşibend,
 2. Mevlana Yakub Çerhî,
 3. Hoca Ubeydullah Taşkend,
 4. Kadı Muhammed Zâhid,
 5. Muhammed Parsa,
 6. Muhammed Derviş,
 7. Muhammed Hâcegi-i Semerkandî,
 8. Şeyh Muhammed Bâki Billah,
 9. İmam Rabbani.

İMAM RABBÂNİ AHMED EL-FARUKÎ ES-SİRHİNDÎ

971 (1563) tarihinde Sirhind'de dünyaya gelmiştir. Soyu Farukî'dir. Nakşibendi tarikatinin saliklerindendir ve Müceddidiyye tarikatinin müessisidir. İlk tahsilini babası Abdü'l-Ahad'dan gördükten sonra, yer yer dolaşarak, zamanının büyük bilginlerinden fıkıh, kelam, hadîs, tefsîr, aklî ve naklî ilimleri öğrenmiştir. On yedi yaşında tekrar memleketine dönerek, tedris hayatına başlamıştır.
Yirmi sekiz yaşlannda Hoca Bâki Billah'dan Nakşibendiyye'nin usul ve adabını öğrenerek ona intisap etmiştir.
Vefatları 1034 (1624) tarihindedir.
İmam Rabbanî'nin yazmış olduğu "Mektûbat" isimli eseri çok meşhurdur.

BAYRAMİYYE TARİKATI

BAYRAMİYYE TARİKATI

Hacı bayramı veli tarafından kurulan tarikattır, Hacı Bayram-ı Veli nin asıl adı Nu'man'dır. Ankara'nın Zülfadl (solfasol) köyünde doğdu. Dini ilimleri tamamlayarak önce müderris oldu. Medresede müderrisliği bırakarak devrin ünlü şeyhi ''Somuncu baba'' lakabıyla anılan ebü hamid Hamidüddin Aksarayi'ye intisab etti. O'nun vefatından sonra Ankara'da kendi adıyla anıla dergahında irşad hizmetine başladı. İlim ve irfanı sayesinde devrin sevilen bir şeyhi oldu. İlim ve devlet ricalinde pek öok kimse kendisinden feyz aldı. bir ara 2.Murat'ın daveti üzerine Edirne'ye gitti. Orada ilim ve devlet adamlarıyla görüştü. Başta Fatih'in Hocası Akşemseddin olmak üzere Yazıcıoğlu Mehmed, Ahmed Bican, Akbıyık Sultan, Dede Ömer Sikkını gibi pek çok halife yetiştirdi. Bayramiyye tarikatı genellikle Halvetiyye  ile Nakşibendiyye tarikatlarının prensiplerini birleştiren bir tarikat oldu.  Hacı Bayramı Veli'nin Şeyhi Hamidüddin Aksarayi'nin hem Safevi ailesi vasıtasıyla Halvetiyye hemde Şam'daki Şeyhi Şadi-i Rumi aracılığıyla Nakşi eğitim gördüğü kaydedilir. Bayramiyye daha kurucusunun zamanında temel esasları belirlenmiş, Ankara Bursa ve Edirne çevresinde yayılmıştır.  
Hacı Bayram Veli'nin çiftçilik yaparak kendi el emeği ile geçinmesi mürid ve müntesiblerini bir meslek ve sanata yönlerdirmesi onun ''Ahilik ve Melamet'' meşrebine yakınlığı şeklinde değerlendirilmektedir. Bayramiyye Halvatiyye gibi cehri usul üzere esma zikrini benimsemiş bir tarikattır. Ancak Bayramiyye'nin Melamiyye kolunda ''gönül bekleme'' denilen bir hafi zikir şekli vardır. Bayramiyye ''cezbe, muhabbet ve sırr-ı ilahi'' şeklinde üç temel esasa sahibtir. 
Hacı Bayram-ı Velî'den sonra tarîkatın en büyük şeyhi sayılan Akşemseddin'in eserleri, tarîkatın temel esaslarının korunmasında büyük bir hizmet ifâ etmiştir. Çünkü Hz. Bayram-ı Velî'nin birkaç manzumesi dışında herhangi bir eseri günümüze ulaşmamıştır.
Gerek Akşemsedin ve gerekse İbrahim Tennûrî'nin İbn Arabî fikirlerini savunan eserleri, Bayramiyye'nin çizgisini gösterir. Bayramiyye'nin bir başka özelliği de bir Türk tarafından Anadolu topraklarında kurulan ilk tarîkat olmasıdır. Yayıldığı bölgeler de genelde Anadolu ve Balkanlar'daki Türk bölgeleridir.
Bayramiyye tarîkatının tâcı önceleri oniki dilimli ve kırmızı renkli iken, Hacı Bayram-ı Velî tarafından altı dilimli beyaz çuhaya dönüştürülmüştür. Tâcın boyu başlangıçda Mevlevî sikkesi gibi uzun olduğu hâlde, daha sonraları kısaltılmıştır. Tâcın tepesinde Hamîdüddin-i Aksarâyî'nin Şam'daki Bâyezidiyye dergâhına intisabını sembolize eden, gülü andıran bir düğme vardır. Bayramiyye tarîkatının Akşemseddin tarafından kurulan Şemsiyye, Dede Ömer Sikkînî tarafından temsil edilen Melâmiyye ve Akbıyık vâsıtasıyla Aziz Mahmud Hüdâyî'ye nisbet edilen Celvetiyye adlı üç kolu vardır. Asıl Bayramîlik, Şemsiyye ve onun kolu Himmetiyye olarak devam etmiştir. Ankara'daki merkez tekkeden başka İstanbul, Bursa, Edirne ve Balkanlar'da da Bayramî tekkeleri, sayıları az da olsa başlangıçtan beri vardır.
Melâmiyye bir meşrebin adı olmasının yanı sıra Dede Ömer Sikkînî ile birlikte bir tarîka'ın adı olmuştur. Bayramî melâmîleri, Osmanlılar döneminde en çok takibata uğrayan tarîkat mensupları olarak dikkat çekmektedir. Şemsiyye ile Melâmiyye aynı tarîkatın iki ayrı kolu olduğu hâlde, her ikisi de tarîkat silsilesi açısından çelişkili bir konumdadır. Hafî zikri iltizam eden Melâmiler , cehrî zikri esas kabul eden Halvetî silsilesini, cehrî zikri tercîh eden Şemsîler de Nakşbendî silsilesini benimsemişlerdir.
Celvetiyye tarîkatı her ne kadar Bayramiyye'nin bir şubesi ise de, zamanla müstakil bir tarîkat hâline gelmiştir. Celvetiyye'nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628)'dir. Osmanlı döneminde yetişen en nüfûzlu şeyhlerden biri olan Aziz Mahmud Hüdâyî iyi bir medrese tahsilinden ve müderrislik payesine eriştikten sonra tarîkata girmiştir. Otuza yakın eseri ve yüzbinlere varan mürîdi bulunan Hüdâyî'nin tarîkatı, sağlığında ve vefâtından sonra İstanbul, Bursa ve Balkanlar'da yayılmıştır. "Tevhîd zikri ve mücâhede" esasına dayanan tarîkat, ilim ve devlet ricâlinin de ilgisini çekmiştir. Bursalı İsmail Hakkı (ö.1137/1724) gibi velûd mutasavvıf müellifler, bu tarîkattan yetişmiştir. Tarîkatın Hakkıyye, Fenâiyye, Selâmiyye ve Hâşimiyye adlı kolları, İstanbul'da otuz kadar tekkesi vardı.
Bunlardan başka Medyeniyye, Kübreviyye ve Sa'diyye adıyla anılan müstakil tarîkatlar vardır. Bunlardan Medyeniyye, Ebû Medyen Şuayb (ö.590/1193) tarafından kurulan tarîkattır. Endülüslü olan Ebû Medyen Mağribî'nin İbn Arabî'nin fikir dünyâsında derin izler bıraktığı bilinmektedir. Kuzey Afrika taraflarında "Şeyhu'l-mağrib" adıyla anılan Ebû Medyen, Doğu'nun şeyhi "Şeyhu'l-maşrık" Abdülkadir Geylânî ile çağdaştır. Şâziliyye tarîkatının kuruluş ve gelişmesinde etkili olmuştur.
Kübreviyye ise Türkistan şeyhlerinin ulularından Necmeddin Kübrâ (ö.618/1221)'ya nisbet edilen tarîkattır. Moğollarla mücâdelesinde şehid olan şeyhin tarîkatı Anadolu'dan çok, Orta Asya, İran ve Rusya taraflarında yaygındır. Bugün hâlâ Özbekistan taraflarında temsilcileri bulunduğu söylenmektedir.
Sa'diyye de Sa'deddin Cibâvî (ö.700/1300) tarafından kurulmuştur. Suriye bölgesinde doğup gelişen tarîkat, daha sonraları Anadolu ve İstanbul'a da gelmiştir. Sa'diyye'nin diğer adı "Cibâviyye"dir. Tekkelerin kapanmasına yakın yıllarda, İstanbul'da yirmiden fazla Sa'dî tekkesi bulunduğuna bakılırsa, Sa'diyye'nin yaygınlığı anlaşılmış olur.

Kaynak:
Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat


     BAYRAMİYE TARİKATI HAKKINDA BİR ÇALIŞMA
 
I-) BAYRAMİLİĞİN DAYANDIĞI TEMELLER
Hacı Bayram Veli tarafından Ankara’da kurulan bir Türk tarikatı olan Bayramiyye tarikatı, aynı zamanda Anadolu’da doğup büyüyen bir mutasavvıf tarafından kurulmuş olan ilk Türk tarikatıdır. Nitekim Bayramiyye tarikatı daha Hacı Bayram Veli’nin sağlığında büyük bir yaygınlık kazanmıştı.

Bu tarikatın kuruluşunu Ebu Hamüdüddin Aksarayi’nin vefat tarihinden sonra Hacı Bayram Veli’nin Ankara’ya dönüp 1400’lü yıllarda irşad faaliyetlerine başladığı yıllar olarak belirlemek doğru olacaktır. Bayramiliğin temelleri esasen üç önemli dayanağa dayanmaktadır. Bunlar; cezbe, muhabbet ve Sırr-ı İlahi’dir. Cezbe; Allah’ın kulunu kendine çekmesi olarak tanımlanırken, muhabbet ise kulun sadece Allah’ı istemesine ve Allah’ın da bu kuluna yüce haller vermesi şeklinde açıklanmaktadır. Sırr-ı İlahi ise; tarikat ve vahdet sırlarının, tasavvufa yabancı olanlara açılmayıp gizlenmesidir. Bayramilikte, dervişin cezbe ve muhabbetten sonra; İlahi sırları elde etmeye çalışması hedef olarak görülmüştür.




II-) BAYRAMİLİĞİN KOLLARI

Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra onun kurmuş olduğu Bayramiyye tarikatının başına ilmi ve kıdemi sebebiyle Akşemseddin geçmiştir. Bundan sonra Hacı Bayram Veli’nin bütün müridleri Akşemseddin’in etrafında toplanmışlardır.

A-) Şemsiyye-i Bayramiyye

Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra Akşemseddin onun makamına geçerek Şemsiyye-i Bayramiyye kolunu kurmuştur. Bunlar açık zikri benimseyerek birkaç yan kola ayrılmışlardır. Bu kollardan Tennuriyye, Akşemseddin’in halifesi Kayserili İbrahim Tennuri tarafından kurulmuş, Himmetiyye ise Himmet Efendi tarafından kurulmuştur. Şemsiyye-i Bayramiyye’nin diğer bir alt kolu olan İseviyye ise Saruhanlı İlyas tarafından kurulmuştur.

B-) Melamiyye-i Bayramiyye


Yukarıda da belirtildiği gibi asıl Bayramilik, Hacı Bayram Veli vefat ettikten sonra Akşemseddin tarafından yürütülmüştür. Fakat Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Bıçakçı Ömer Dede (Sikkini), Akşemseddin’in zikir ve sohbetlerine katıldıktan sonra ondan bazı görüşleri nedeniyle ayrılarak Melamiyye-i Bayramiyye kolunu kurmuş ve gizli zikir ile melamet tavrını benimsemiştir. 3


C-) Celvetiyye


Celvetiyye tarikatının kurucusu olan Aziz Mahmud Hüdai’nin silsilesi Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Akbıyık Meczub’a dayanmaktadır. Özellikle Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Hızır Dede’den feyz alan Üftade’nin halifesi olan Aziz Mahmud Hüdai’nin kurduğu bu tarikat silsile olarak Bayramiyye’nin bir kolu olmakla birlikte genel olarak müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.


III-) BAYRAMİLİĞİN YAYILIŞI


Bayramilik ortaya çıktığı zamandan itibaren geçen zaman diliminde devamlı olarak yayılma fırsatı bulmuş bir tarikattır. Bu tarikat sadece Anadolu toprakları ile sınırlı kalmayıp Anadolu’nun çevresinden başlamak suretiyle değişik kıta ve sahalarda yayılma imkanı bulmuştur
.

Avrupa’da özellikle Edirne, Selanik, Peç, Peşte, Mora, Mostar, Saraybosna, Vidin, Belgrat, Serez, Manastır, Üsküp, İştip, Tikşev, Köprü ve İsnefçe yolları ile yayılan Bayramilik, Asya ve Afrika’ya Ankara, Konya, Aksaray, Bursa, Şam, Mekke, Medine ve Kahire yollarından ulaşmıştır. Özellikle Mısır’da Bosnalı İbrahim bin Timur Han bin Hamza sayesinde geniş yayılma sürecine girmiştir.


SONUÇ


Anadolu’da dünyaya gelen Hacı Bayram Veli, fikirleri ve hareketleri ile zamanında yaptığı etkiyi kurduğu tarikat ve yetiştirdiği halifeleri ile gelecek nesillere kadar ulaştırmıştır. Özellikle Ankara Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun geçirdiği zor durum esnasında ortaya çıkarak ehl-i sünnet inancının yayılmasını sağlayan Hacı Bayram Veli, Osmanlı Devleti’nin dini ve milli birliğinin sağlanmasında da önemli bir rol oynamıştır. Özellikle bir mutasavvıf olarak dünyayı terk yerine onu imara yönelmesi onun ileri görüşlülüğünü simgeler.


Şu eserde geniş bilgi var ;


Fuat Bayramoğlu, Nihat Azamat, “Bayramiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.5, İstanbul 1992, s.270.


Tarihçi Talha GÖNÜLALAN'ın çalışmasından alıntıdır.


Etiketler: Akbıyık Meczub, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdai, Aziz Mahmud Hüdai’nin silsilesi Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Akbıyık Meczub, Bayramilik, Bayramilik ve Hacı Bayram veli, BAYRAMİYE TARİKATI, Bayramiyye, Bayramiyye tarikatı, Belgrat, Bıçakçı Ömer Dede (Sikkini), Celvetiyye, Celvetiyye tarikatı, Celvetiyye tarikatının kurucusu, cezbe, Ebu Hamüdüddin Aksarayi, Edirne, İseviyye, İştip, Kayserili İbrahim Tennuri, Köprü, Manastır, Melamiyye-i Bayramiyye, Mora, Mostar, muhabbet ve Sırr-ı İlahi, Peç, Peşte, Saraybosna, Saruhanlı İlyas, Selanik, Şemsiyye-i Bayramiyye, Serez, Sırr-ı İlahi, Tennuriyye, Tikşev, Türk tarikatı, Üsküp, Vidin 


Hacı Bayram-ı Velî'den Nasihatler 

  • Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.
  • Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.
  • İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız
  • Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz
  • Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir.
  • Emaneti koruyunuz. Zira din de size emanettir, beden de.