| Dervişlere
Tekke Yaptıran Hristiyan |
|
Hicrî 161 yıllarında
yaşamış evliyaullahtan Ebu Haşim-i Sufî Hazretlerinin müritleri bir
hayli kalabalıktı. Fakat toplanıp ibadet edecek bir yerleri de yoktu.
Birgün bir hristiyan
emir ava çıkmıştı. Yolda Ebu Haşim es-Sûfî'nin müridlerinden iki
kişinin birbirleri ile buluştuklarını gördü. Onlar musafaha yaptıktan
sonra kucaklaştılar, orada oturdular, yanlarında yiyecekleri ne varsa
ortaya serip beraberce yediler. Sonra da kırk yıllık ahbap gibi
kucaklaşarak vedalaşıp ayrıldılar.
Onların bu
samimiyetle ülfet etmelerini seyreden hristiyan emiri, hallerine hayret
etmiş ve onların o hareketi çok hoşuna gitmişti. Biribirlerinden
ayrıldıktan sonra orada kalan müridi yanına çağırdı ve:
- O ayrıldığın,
biraz evvel beraber yemek yediğiniz adam kimdi?, diye sordu.
O zat:
- Bilmiyorum, diye
cevap verdi. Emir yine sordu:
- Buluşmanızın
sebebi ne idi?. O zat:
- Hiçbirşey değildi,
diye cevap verdi. Hristiyan emir:
- Buluştuğunuz zat
nereli idi biliyor musun?, dedi. O zat:
- Bilmiyorum, diye
cevap verdi. Hristiyan emir bu sefer o zata:
- Sizin toplanıp
sohbet ettiğiniz, ibadet ettiğiniz bir yeriniz var mı? diye sordu.
O zat, ona da:
«Yoktur!» diye cevap verince hristiyan daha fazla hayret etti. Bunlar
biribirlerini tanımadıkları, daha evvel oturup sohbet etmedikleri
halde, bu kadar kısa bir görüşme ile nasıl samimî oluvermişlerdi.
Kendisi hristiyan olmasına rağmen onların bu hareketinden çok
duygulandı ve müride orada söz verdi:
- Ben sizin toplanıp
zikredeceğiniz bir hangâh (tekke) yaptıracağım, dedi ve kısa zaman
sonra da Şam'ın yakınında Ramle'de bir yer inşa ettirdi.
Hristiyanın bu
samîmi hareketi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gitmiş olacak ki, sonunda
hristiyan da o tekkede Ebu Haşim es-Sufî Hazretlerinin müridi olarak
onlara hizmet etti. Her ne kadar insanlar zahiren biribirlerini
tanımasalar da, ruhlar biribirlerini tanımaktadır. Alem-i Ervah'ta
tanışıp görüşmektedirler. Dünyada da her ikisi biribirlerinden memnun
olurlar, yani ikisi de iman etmiş olurlarsa anlaşıp kaynaşmaları çok
kolay olur ve samîmi olmaları için hiçbir maddi menfaat gerektirmez.
Kaynak:
Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi
|
Zikir sitesi, tüm tarikatların zikirleri, silsilesi ve tüm evliyaların mümkün mertebe bilgilerini bulabilirsiniz sitemizde, dini yazılar, makaleler, Kuran, ayetlerler, kırk hadis, sureler ve daha fazlası...
BURS
15 Mayıs 2012 Salı
DİNİ HİKAYELER:Dervişlere Tekke Yaptıran Hristiyan
DİNİ HİKAYELER:Derviş Olduğun İçin
Derviş
Olduğun İçin
Sultan
Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu
zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını,
Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin
huzûruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini
yanına çağırmıştı. Şeyh
hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler.
Durum,
Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince,
-
Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona
gidelim, dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi
de
silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin evine
girdi.
Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selâmını aldı.
Fakat ayağa
kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
-
Sultan için neden ayağa kalkmadınız?diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan
Mahmûd'a;
-
Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım, dedi. Soruya o ânda
cevap
vermediler.
Sultan
Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
-
Bâyezîd-i Bistâmî nasıl
bir zât idi? diye sordu.
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî:
-
Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu.
Allahü
teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu, diye cevap verdi.
Sultan
Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve;
-
Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice
kere
gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i
görenlerin
hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun? dedi.
O,
Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini,
üstünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören,
küfürden
kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler mi kurtulur demek istedi.
Ebü'l-Hasan;
-
Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili
Peygamberini,
insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed (s.a.v) olarak görmediler.
Ebû
Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar.
Eğer, Ebû
Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan,
küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi, buyurdu.
Sultan
Mahmûd Han bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Sultan Mahmûd;
-
Bana nasîhat ediniz, deyince
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî;
-
Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl,
cömert ol,
Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster, dedi.
Sultan
Mahmûd;
-
Bana duâ buyurun, deyince,
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî;
-
Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun,dedi.
Bunun
üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin önüne bir kese altın
koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış
bir
yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı
yutamadı.
Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri;
-
Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de
boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları
önümden alınız,
dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl
etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona
hırkasını verdi.
Sultan
Mahmûd giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd;
-
Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O
hâl
niye idi? Bu ikrâm nedir? diye sordu.
Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî hazretleri;
- Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum." dedi.
- Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum." dedi.
Sultan,
sonra gazâya gitmek üzere Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine
mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan
hazretlerinin hırkasını eline alıp;
-
Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı
bizi
muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere
vereceğim,
diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı.
Düşmanlar, bu
toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular
ve kendi
kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan
Mahmûd,
rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı
Harkânî,
Sultan Mahmûd'a;
-
Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer
kazandın.
Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını
sağlayabilirdin." buyurdu. DİNİ HİKAYELER:Delinen Kırbalar
Delinen
Kırbalar
Ebûl
Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk
iyidir
hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler,
çuvaldız ile
kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna
gider.
Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk
olsa,
çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak
boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya.
Saka
bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura.
'Affınıza sığınıyorum ama' der, 'Vaziyet böyleyken böyle!'
Ebûl
Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder.
Sucudan
ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. 'Keşke eşiğine
sultanların
baş koyduğu veliyi üzmeseydim' der. Pişman, mahçup dergâhı terkeder.
Ebûl
Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur. 'Aman
hatun, iyi düşün'der, 'biz bir hata yaptık ama nerede?'
O
gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar.
Uykuyu
dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı 'Tamam!' der, 'Galiba buldum!'
-Anlat
hele?
-Çocuğumuza
hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı sepetini
bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl
çekti
anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir.
Limonun
lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti evine.
Aklıma
başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim. Nefsimi
körlettim.
Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim ona.
-Aman
kalk bacına gidelim.
-Bu
saatte mi?
-Evet
bu saatte!
-Ne
diyeceğiz?
-Helallik
dileyeceğiz.
Sonrasını
tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost olur
sakaya.
DİNİ HİKAYELER:Dede
Dede
Neslihan Nur Türk
Şebnem Dergisi, 11.sayı
Yalnızdı...
Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler...
Kendi
kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:
"-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire... İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?"
Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.
"-İşte kibrit burada... Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim... Hah, tamaaam."
Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi... Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:
"-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben... Ne hoş olurdu Ya Rabbi!
Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı... Biz de gülerdik.
Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar... Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.
Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden... Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo...
Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?
Ahh... Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor..."
Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:
"-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle... Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O'nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah'ın ashabıydın!
Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim..."
Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:
"-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!
Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim..."
Ağladı... Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı...
Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi...
Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü... Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:
"-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin... Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!"
Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.
"-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı."
Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.
"-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!"
...Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha...
Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa... Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi'ne el açmasa...
Yine O'na yöneldi, O'na sığındı bir kez daha:
"-Allah'ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana... Koru beni Allah'ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah'ım. Beni affet... İman ile al yanına... Ölüm nasıl da yakın..."
Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin...
Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim...
Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.
...Ve bir daha uyanmadı dünyaya.
"-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire... İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?"
Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.
"-İşte kibrit burada... Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim... Hah, tamaaam."
Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi... Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:
"-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben... Ne hoş olurdu Ya Rabbi!
Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı... Biz de gülerdik.
Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar... Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.
Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden... Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo...
Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?
Ahh... Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor..."
Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:
"-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle... Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O'nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah'ın ashabıydın!
Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim..."
Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:
"-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!
Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim..."
Ağladı... Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı...
Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi...
Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü... Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:
"-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin... Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!"
Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.
"-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı."
Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.
"-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!"
...Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha...
Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa... Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi'ne el açmasa...
Yine O'na yöneldi, O'na sığındı bir kez daha:
"-Allah'ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana... Koru beni Allah'ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah'ım. Beni affet... İman ile al yanına... Ölüm nasıl da yakın..."
Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin...
Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim...
Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.
...Ve bir daha uyanmadı dünyaya.
Neslihan Nur Türk
Şebnem Dergisi, 11.sayı
DİNİ HİKAYELER:Dağ başına mı Şehir İçine mi?
Dağ başına mı
Şehir İçine mi?
İki
kardeştiler.
Biri köyde çobanlık yapmayı tercih ederek diyordu ki: Bu zamanda şehre
gitmek,
oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. İyisi mi, ben köyün
çobanlığını
yapayım, günahlardan uzak kalayım. Diğeri ise şehre gitti. Bir
mahallede küçük
bir tamir kulübesi açıp başladı ayakkabı tamirine. Çoban dağda
koyunları,
keçileri otlatıyor, hiçbir namazını kaçırmıyor, hiçbir şekilde de
nâmahreme
nazar etmiyordu. Bütün gün ormanın sessizliği içinde zikirle, fikirle,
şükürle
yaşayıp gidiyordu.
Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu. Düşünüyordu ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût ediyor... Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını bağlayıp şehrin yolunu tuttu. Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde kardeşini buldu.
Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya başladı. Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi. Kardeşi baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören çobanın zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki süt de damlamaya başlamış.
Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:
- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?
Çoban başını sallayarak cevap verdi:
- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu gibi manzaralar. Bunun için düşüş var sende.
Eskici cevap verdi:
- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?
- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz yüze, göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?
Eskici cevap verdi:
- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini muhafaza etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza ettim, bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.
Çoban buna itiraz etti.
- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden düşürmesin? Sen çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.
Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını ağzına götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan yerine Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt anında kesildi.
Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı bozdu. Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:
- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak değil, insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi muhafaza olmalı?
Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu. Düşünüyordu ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût ediyor... Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını bağlayıp şehrin yolunu tuttu. Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde kardeşini buldu.
Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya başladı. Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi. Kardeşi baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören çobanın zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki süt de damlamaya başlamış.
Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:
- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?
Çoban başını sallayarak cevap verdi:
- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu gibi manzaralar. Bunun için düşüş var sende.
Eskici cevap verdi:
- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?
- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz yüze, göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?
Eskici cevap verdi:
- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini muhafaza etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza ettim, bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.
Çoban buna itiraz etti.
- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden düşürmesin? Sen çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.
Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını ağzına götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan yerine Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt anında kesildi.
Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı bozdu. Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:
- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak değil, insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi muhafaza olmalı?
Kaynak:
Ahmed Şahin, Zaman Gazetesi
DİNİ HİKAYELER:Daha Büyük Keramet mi Olur?
Daha
Büyük Keramet mi Olur?
Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
Azîz
Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda
sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen
getirdiler.
Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü.
Sultan Ahmed
Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.
Vâlide Sultan kalbinden;
"Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti.
Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "
Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.
Vâlide Sultan kalbinden;
"Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti.
Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "
Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.
Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
DİNİ HİKAYELER:Çok sevdiği ne ise
Çok sevdiği ne ise
Kaynak: Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Hz. Musa
Aleyhisselâm zamanında evliyaullahtan ve meşâyihi kiramdan ve büyük
ulemadan
Belam Bin Bâûr isminde bir kimse vardı ki, duası kabul olunur, mürşid-i
kâmil,
fazilet ve marifet sahibi bir zat idi. Tam 400 yıl gece-gündüz Cenabı
Hak'ka
ibadet etmişti. Hatta zaman olurmuş ki bir secdede dört gün dört gece
durur,
tesbih ve tahmid okurmuş. Hak Celle ve Âlâ Hazretlerinin vahdaniyyetine
dâir
700 tane kitab te'lif ve tasnif etmiş. Ve mihrablarında oturup daima
insanları
irşad ile meşgul olurmuş. Bazan da 700 müridi ile birlikte havada
uçarlarmış.
İşte bu
vasıflarda bir kimseyi, Cenabı Hak ibadetinden reddedip, güneşe tapan
kâfirlere
ilhak eylemiş. Nitekim Kur'an-ı Kerim'deki «Femeselühû Kemeselil-Kelbi»
âyet-i
celîlesi bunun hakkında olduğu tefsirlerde yazılıdır.
Bu kıssanın tafsili
ise şöyledir:
Hz. Musa
Aleyhisselâm, Şam tarafında bulunan kavm-i cebbarin ile harbetmek
üzere, Cenabı
Hak tarafından memur edilir. Benî İsrail ile beraber Tur dağından
hareket
ederler. Benî İsrail 12 kabile olup her kabilede 50 şer bin kişi
bulunmakla 600
bin kişi idiler. Hz. Musa Aleyhisselâmm böylece Şam havalisine
hareketini,
kavm-i cebbarin haber alır ve hemen şeyh Belam'a müracât ederler. Zira
ekserisi
Belam'ın müridleri ve halifesi idiler.
Hz. Musa
Aleyhisselâmm Şam tarafına gelmesine hased ederler. İblis aleyhillâne
de
Belam'a:
- Eğer Musa bu
tarafa gelirse, o peygamberdir bütün insanlar O'nun yanına giderler,
sizin ise
evvelki rağbetiniz kalmaz diye, bir takım iğva verir. Aralarında Şeyhe
çok
muhabbetli olanlardan bir kaç tanesi, sûret-i Hak'tan gözükerek:
- Şeyhimiz,
efendimiz, Hz. Musa bu tarafa geliyormuş. Pek âla, ve lâkin onlar
tamamen
askerdirler. Bizim ise memleketimiz onları idareye tahammül edemez.
Azizlerimiz
zelîl ve memleketimizde kıtlık vaki olur. Lütfen siz, gelmemesi için
dua edin,
diye çok ricada bulunurlar.
Fakat şeyh buna
asla rıza göstermez ve O peygamberdir. Onların, seyir ve hareketi
vahy-i ilâhî
iledir. Bu hususta, onların gelmemesine dua etmek, azgınlık ve âsi
olmaktır. O
ise büyük bir peygamberdir. Hepimizin peygamberi ve şeriatı ile de âmil
olduğumuz halde, aleyhine ve takdir-i Hak'ka muhalif dua etmek kötü bir
netice
meydana getirir. O'nun gelişinde bereket vardır. Sayesinde bizler de
rahatlarız
diye, bir hayli nasihatlar ederek hepsini, men ve def eder. Onlar şeyhi
ikna
etmeye bir türlü çare bulamayınca başka yollar aramaya başlarlar.
Şeyhin gayet
güzel, o civarda hiç emsali olmayan bir ailesi vardır. O'na hediye
tarzında bir
kısım kıymetli ve nadide şeyler ile kumaşlar getirip:
- Ey bizim
muhterememiz, vilayetimizde Hz. Şeyhten ulu kimse ve senden iyi bir
hatun daha
yoktur. Hz. Musa, bu diyara doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği
zaman
bütün insanlar O'na giderler. Hz. Şeyhin izzet ve hürmeti ve sizin de
rağbetiniz kalmaz. Şeyh Hazretlerine ifade ettik razı olmadılar. Lütfen
şeyhin
izzeti ve sizin hürmetiniz için, Hz. Musa'nın gelmemesi için Şeyhe dua
ettirin.
Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer dua ettirir iseniz,
nihayetsiz mal
toplayıp, zat-ı muhteremelerine takdim için gayret gösteririz derler.
Ve kadını
razı ederler, İblis aleyhillâne de iğvası ile ikna ettirmeye söz
vererek, gece
- gündüz şeyhe sûret-i Hak'tan bazan lütuf ve bazan da ağlamak ile, her
nasılsa
iğfal eder ve Hz. Musa Aleyhisselâmın Tur dağından hareketini haber
alan Şeyh
Beham, artık kâmil oldum zanneder. Kalbi marifet-i ilâhî'den ve esrar-ı
vahdaniyetten habersiz olarak, ettiği ibadetlerde iblis gibi istidrac
ettiğini
idrak edemeyip ucub ve kibir sahrasında nefsu hevasına uyar. Bunlardan
başka
aklı noksan olan kadınına da tam muhabbet besleyip O'nun rızasını
Hak'kın
rızasına tercih eder ve benim duam dergâh-ı izzette kabul olunur
diyerek dua
edeceğine söz verir.
Şiir:
Kadına meyi edip
sevmek, hakikatte hamakattır.
Ki onlara gönül vermek, şeriatta sefahettir.
Ki onlara gönül vermek, şeriatta sefahettir.
İblis, Şeyhin
Hak'kı gören gözü önünü kadın vasıtası ile örttü. Ve Şeyh gayret-i
cahiliyye
kuşağını beline kuşanıp, nefsi emmaresi ile mücadeleleri de bırakarak,
Salihiyye dağında dua etmek üzere yola çıktı. Giderken:
- Ey Şeyh, nereye
gidiyorsun, geri dön. O, Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Gerçi
duan
dergâh-ı izzette makbuldür ve lâkin sonu hayır değildir. İblis gibi
nedamet
çekersin, diye gizliden ses gelir.
Şeyh bir miktar
durur. Fakat gayret-i cahiliyyesi ile" ve vefasız kadınının
muhabbetini,
iblis kalbine ilka etmekle, bu nida-yi Hakîkate uyanamayıp yola devam
eder. Bir
müddet gittikten sonra havada uçan kuşlar açık bir lisan ile:
- Ya Şeyh, nereye
gidiyorsun, geri dön. Hepimiz, Ulûlazîm Rasûlü Âzam olan Hz. Musa'nın
gelmesine
ve bu diyarı şereflendireceğine seviniyoruz. Allahu Teâlâ
Hazretlerinden kork.
Son pişmanlık faide vermez, dedikleri zaman şeyh bir miktar daha durur
ve şöyle
düşünür:
- Ben iblisin ve
kadının yanına ne yüzle giderim. Bir kısım kuşların sözleriyle mi
döneyim.
Sonra tevbe ve istiğfar ederim, nasıl olsa dergâh-i Hak'da kabul
olunur.
Böylece yine
yoluna devam ederken, ağaçlar açık bir lisan ile:
- Ya Şeyh, nereye
gidiyorsun, Allahu Teâlâ Hazretlerinin rızasına muhalif harekette
bulunma.
Sonra pişman olursun. İblis ne derece yakın iken nasıl reddedildi ve
melun
oldu. Sonunda harab olursun, geri dön. O gelen Hz. Musa'dır. Bizler
O'nun
cemâline âşığız. Rızâya aykırı dua etmek senin fazlına ve takvana
yakışmaz,
derler
Fakat iblis
aleyhillâne her taraftan O'nu sarmıştır. Bunlardan hiç birisi kulağına
girmez
ve merkebini dövüp yoluna devem etmek isteyince bu defa de merkebi asla
yerinden hareket etmeyip, açık bir lisan ile:
- Ey âsi ve azgın
insan, Cenabı Hak'kın emri ile gelen Kelîmullah'tır. Bütün mahlukat
O'nun
gelişine sevinirken sen, gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun.
Akibetinin iblis
gibi olacağı açıktır. Beni de âsi etme. Öldürsen bir adım bile ileriye
gitmem,
der.
Bunun üzerine,
gözleri örtülen o şeyh inad eder ve merkebinden iner, yürüyerek dua
mahalline
gider ve duasını yapar. Cenabı Hak hikmeti üzere duayı kabul buyurur.
Şeyh de
dönüp aklı kısa kadınına ve müridlerine bunu haber verir. Hep birlikte
sevinirler.
Gelelim Hz. Musa
Aleyhisselâma.
O Sultan-ı Azîm
de kavmi ile beraber Tur dağından kalkıp Konkoçe sahrasına gelmişlerdi.
Şeyh-i
habisin duası da tam o zaman kabul olunmuştu.
Hz. Musa
Aleyhisselâm ertesi gün kavmi ile beraber hareket ederler ve akşama
kadar yol
giderler. O gece istirahat etmek için konaklayıp, sabah kalktıklarında,
kendilerini
tekrar hareket ettikleri yerde bulurlar. Sahih rivayete göre bu hal tam
40 gün
devam eder.
Nihayet Hz. Musa
Aleyhisselâm Cenabı Hak'ka teveccüh edip «Ey bütün sırları ve
gizlilikleri
bilen Rabbim! Emrine uyarak gaza etmek için bu sahraya kadar geldik. Bu
kadar
zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz
yerden
ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmeti nedir? diye münacatta bulunur.
Allahu Teâlâ
Hazretleri de:
- Ya Musa! Kavm-i
Cebbarın büyüklerinden duası dergâhımda kabul olunan Belam, senin o
diyara
gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı siz o sahradan ileriye
gidemiyorsunuz, buyurdu. Hz. Musa Aleyhisselâm:
- Ya Rabbî! O
Belam'ın çok sevdiği ne ise, senin emrine muhalefette bulunduğu için,
onu al,
diye tazarrûda bulunur.
Böylece, biçare
Belam'ın duası kendi aleyhine döndü ve Cenabı Hak O'nun en sevdiği şeyi
olan
imanını aldı ve son nefesinde imansız olarak gitti.
Rivayet edilir
ki, Belam'ın cennetteki makamı, Eshâb-ı Kehfin köpeği olan Kıtmir'e
verilmiştir. (3)Kaynak: Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)