BURS

BURS

15 Mayıs 2012 Salı

DİNİ HİKAYELER:Cürmüm İle Geldim Sana

Cürmüm İle Geldim Sana 

Medîne-i münevverede saatçılık yapmakta olan Ali Osman isimli İzmirli bir Türk vardı. Bu zât Medîne-i münevvereye hicret ettikten bir müddet sonra, mesleği olan işi yapmak üzere bir dükkân açmak için izin almaya çalıştı. Uzun süre bunu sağlayamadı. Parası bitti. Bir gece Allahü teâlâya iltica ile yalvardı. O gece rüyâsında esmer, kır sakallı, uzunca boylu bir zât;

- Evladım, resmî dâireye girdiğinde sağ tarafında gördüğün şu üçüncü şahsa mürâcaat et. Gerisine karışma buyurdu.

Ali Osman Efendi sabahleyin doğruca denilen şahsın yanına gitti. O şahıs, Ali Osman Efendi'ye;

-Seni Kuddûsî hazretleri mi gönderdi? Git hemen dükkânını aç, işine başla, dedi.

Ali Osman hemen gidip dükkânı izin almış gibi açtı. O şahıs izin belgesini sonradan gönderdi. Bir müddet sonra rüyâsında aynı zâtı gördü. O zât;

-Oğlum bana Kuddûsî derler. Cebine bir hediye koydum, onu al ve amel et, dedi. Ali Osman Efendi uyandığında cebinde Kuddûsî hazretlerinin şu şiirinin yazılmış olduğu kâğıdı buldu:

Ey rahmeti bol pâdişâh,
Cürmüm ile geldim sana,
Ben eyledim hadsiz günâh,
Cürmüm ile geldim sana.
Aslım çü bi katre menî,
Halk eyledin andan benî,
Aslım denî, fer'îm denî,
Cürmüm ile geldim sana.
Adın senin Gaffâr iken,
Ayb örtücü Settâr iken,
Kime gidem sen vâr iken,
Cürmüm ile geldim sana.
İsyânda Kuddûsî şedîd,
Kullukda bir battal pelîd,
Der kesmeyip senden ümîd,
Cürmüm ile geldim sana.
Hadden tecâvüz eyledim,
Deryâ-yı zenbi boyladım,
Ma'lûm sana ki neyledim,
Cürmüm ile geldim sana.
Gerçi kesel fısk-ü-fücûr,
Ayb-ı-zelel çok hem kusûr,
Lâkin senin adın Gafûr,
Cürmüm ile geldim sana.
Hiç sana kulluk etmedim,
Rah-ı rızâna gitmedim,
Hem buyruğunu tutmadım,
Cürmüm ile geldim sana.

Senden utanmayup hemân
Ettim hatâ gizlü ayân,
Urma yüzüme el-emân,
Cürmüm ile geldim sana.
Zenbim ile doldu cihân,
Sana ayân zâhir nihân,
Ey lutfü bî-had Müste'ân,
Cürmüm ile geldim sana.
Bin kerre bin ol pâdişâh,
Etsem dahî böyle günâh,
Lâ-taknetû yeter penâh,
Cürmüm ile geldim sana

DİNİ HİKAYELER:Cömertliğin Zirvesi: Muhtaçken Verebilmek

Cömertliğin Zirvesi: Muhtaçken Verebilmek
Halife Hazret-i Ömer, hazinenin gelirleri arttıkça bazı sahâbîlere ve bilhassa Peygamber Efendimiz'in Ehl-i Beytʼine zarûrî ihtiyaçlarını karşılamaları için yıllık tahsisat bağlamıştı. Bunlar arasında Âlemler Sultânı Efendimiz'in muhtereme zevcelerinden biri olan Zeynep bint-i Cahş'a, Beytü'l-Mâl'den tahsis edilen miktar ise on iki bin dirhemdi.
İlk tahsîsâtı kendisine gönderildiğinde Zeynep Vâlidemiz, bu kadar çok parayı bir arada görünce şaşırdı ve getiren şahıslara:
"-Allah Teâlâ, Ömer'i affetsin. Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun içinde mi?" diye sordu.
Onlar, büyük bir edep içerisinde:
"-Hayır, bu gelenin hepsi sizindir, tasarrufu tamamen size âittir." karşılığını verdiler. Bunun üzerine Zeynep Vâlidemiz:
"-Sübhânallâh!.." diyerek bir örtü ile bu paranın üstünü örttü ve hizmetkârına:
"-Elini örtünün altına sok, o paradan bir miktar al, falan oğullarına götür. Tekrar bir miktar al, filâna ver..." diyerek kendisine gelen tahsisâtını akrabasına ve kimsesizlere dağıttı. Tâ ki, örtünün altında az bir şey kaldı. Bunu gören hizmetkâr:
"-Ey mü'minlerin annesi!.. Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payımız yok mu?" deyince Zeynep Vâlidemiz, hizmetkârın gönlünü hoş etmek için kendisine:
"-Örtünün altında kalanlar da senin olsun." buyurdu. Böylece gelen paranın hepsini dağıttı. Hizmetkâr, örtüyü kaldırıp kalan parayı saydığında, on iki bin dirhemden geriye sadece seksen beş dirhem kaldığını gördü. Onu da kendisi aldı. Zeynep Vâlidemiz'e bu paradan bir dirhem dahî kalmadı.
Bu hâdiseyi öğrenen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Zeynep Vâlidemiz'in evine geldi, kapısının önünde durdu ve içeriye selâm verdikten sonra:
"-Daha önce gönderdiğim dirhemleri dağıttığınızı duydum. Bin dirhem daha gönderiyorum ki, onu ihtiyaçlarınız için elinizde tutasınız." diye seslendi.
Daha sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Zeynep Vâlidemiz'e bin dirhem daha gönderdi. Fakat Zeynep bint-i Cahş -radıyallâhü anha-, daha önce yaptığını aynen tekrar etti ve elindekinin hepsini, muhtaç, kimsesiz, garip, yetim ve hastalara dağıttı.
İnsanın, malının fazlasından kendine lâzım olmayanı vermesi cömertliktir. Kendisi muhtaç olduğu hâlde başkasını kendine tercih ederek infak etmek ise, cömertliğin zirvesi olan îsar hâlidir. Îsârın mükâfâtı, kulun fedâkârlığı nisbetindedir.

DİNİ HİKAYELER:Cimri Zengin

Cimri Zengin

Duydum ki bir zengin vardı, Hâtem-i Tâî cömertlikte nasıl şöhret sahibiyse, bu da cimrilikte öyle ün kazanmıştı. Dünyada refahla yaşamak için ne lâzımsa bunda hepsi -fazlasıyla- mevcuttu. Cimriliğine gelince: -Söz gelişi- Ebû Hüreyre’nin (r.a) kedisi de olsa, bir lokmacıkla onu sevindirmez, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gelse, küçük bir kemik olsun atmazdı. Hâsılı, ne kapısının açıldığını gören vardı, ne de sofrasının kurulduğunu.
Yemeğinin yoksullara ancak kokusu ulaşırdı, sofrasından kuşlar bile tek bir kırıntı toplayamazdı.
Bir gün, bu adamın Mağrip denizinde (Akdeniz) Mısır yoluna koyulmuş, kafasına yerleştirdiği Firavunluk gururuyla gitmekte olduğunu işittim. Ansızın bir firtına çıktı, ters bir rüzgâr geminin etrafını sardı.
Mahzun mizacına gönlün mecburen uyacak, kuzey rüzgârı her zaman geminin gidişine göre esmez.
Ellerini kaldırdı, dua ve niyaza başladı. Fakat bütün bu feryat ve figanlar boşa gitti. Çünkü bunlar (Firavun’un imanı gibi) iman-ı ye’s kabilinden şeylerdi. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde bu gibilerin hallerini şu biçimde örneklendirir: “Gemiye bindikleri zaman Allah’a canı gönülden yalvarırlar. Bir de karaya ayak bastılar mı, şirk ve tuğyanlarında devam ederler.”
Kendisi Allah’tan dilenir, dilenciye hiçbir şey vermez. Böyle cimri olan kimse elbette muradına eremez.
Topladığın altın ve gümüşün sana bir yararı yok. Gücün kuvvetin varken onları dağıtmaya bak. Kerpiçleri altın ve gümüşten kalıba dökülmüş olsa da evin, bir gün başkasına miras kalacak.
Rivayet ederler ki tüccarın Mısır’da fakir akrabaları vardı. Ondan kalan mirasla zengin oldular. Miras bırakanın ölümüyle beraber, eski elbiselerini çıkarıp attılar. Dimyat kumaşından yeni elbiseler dikindiler. Bir hafta geçmemişti ki bunlardan birine rastgeldim. Bir küheylâna binmiş gidiyor, peri yüzlü bir köle, ardınca koşuyordu. Dedim ki:
Âh, eğer ölen kişi dirilip geri gelseydi ve fırsatı kaçırdığını size haber verseydi, vârislerine mirası geri vermek miras bırakanın ölümünden daha zor olacaktı.
Aramızda eski dostluğa dayanarak, adamın yenini çektim ve dedim ki:
“Afiyetle ye, iç! O bahtı kara bu dünyadan ne kazandı; ne götürdü mezara?”
Gülistan – Şeyh Sa’di-i Şirazi

DİNİ HİKAYELER:Cimrilik Ateşi

Cimrilik Ateşi

Resul-i ekrem efendimiz, Kâbe’yi tavaf eden birinin gözyaşları içinde (Ey Beytin sahibi, bu beytin hürmetine beni affet) diye ağlayarak dua ettiğini görüp buyurdu ki:
-  Suçun nedir de bu kadar yalvarıyorsun?
-  Çok büyüktür, imkânsız anlatamam.
-  Yazık sana! Karalardan da mı büyük ve ağırdır?

-  Evet.

-  Eyvah! Denizlerden de mi büyüktür?

-  Evet.

-  Göklerden de mi büyüktür?

-  Evet.

-  Arştan da mı büyüktür?

-  Evet.

-  Allahın rahmetinden de mi büyüktür?

-  Hayır.

-  O hâlde neymiş bu?

-  Çok zenginim. Benden küçük bir şey istense, içimi bir ateş kaplar, bir kuruş vermem.

   Resulullah efendimiz buyurdu ki:

-  Aman ateşinle beni de yakma!

DİNİ HİKAYELER:Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh

Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh

Şeyh Hammad (Ebu'l - Hayr Tinati) Hazretlerinin bir eli kesikti. Bir gün mürüdlerinden biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine sebep olan şeyin ne olduğunu sordu. Şeyh Ebu'l - Hayr Tinati Hazretleri elinin kesilmesine sebep olan hadiseyi şöyle anlattı:

- Gençliğimde bir hünah işledim. Ondan dolayı elimi kestiler, buyurunca ne zaman olduğun sordular.

Hz.Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı.

- Ben mağrip  diyarında oturmakta idim. Sefere çıkmayı ve biraz gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki sene kaldım. İskenderiye'den sonra Dimyat'a dökülen ırmak kenarına dağa kamıştan bir ev yapmıştım. O sıralarda Dimyat'a çok gelen- giden olurdu. Irmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarının artıklarını da kaleenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz, oradaki köpeklerle beraber  dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.

Kış  olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların kökünün tazesini ve beyazını alarak yerdim, kukrlarını atardım. Kışın da azığım bı idi. Bir gün hatırıma:

-Ey Ebu'l Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın yapmadığın yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, bir şeyler bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime:

"İlahi bundan sonra  yerden biten hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi lafzından gönderirsen onu yiyeceğim.Senin izzetin hakkı için buna söz veriyorum",dedim.

Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini ve nafileleri tamamen kılıyordum.

12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim.Sonra sünneti terk ettim.12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım.Sonra kıyamdan, daha sonra da oturarak da kılmaktan aciz kalarak farzları da eda edemez olmuştum.

Sırrımla niyaz ederek: "Allahım bana farz kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da göndermen gerekir.Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından ihsan eyle!." diye yalvardım.

Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü.İçinde de birşey vardı.O iki yuvarlak kürs her gece bana gelir bende içindekini yer,gıdamı temin ederim.

(Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakiler de ne olduğunu sorrmadılar.)

Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde bulunduruyorlardı.Ben sınır boyuna gittim.Bir köye vardım.Cuma günü idi.

Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriyya Aleyhisselamın ağaca saklandığını ve müşrikler tarafından destere ile kesildiğini anlatmakta idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim:

"Eğer bende olsaydım orada sabrederdim."

Oradan ayrılıp sınır boylarında Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana bir kılınç-kalkan verdiler.Sonra sınır boyuna müteveccihen oradan ayrıldım.Düşmandan korkarak duvar arkalarına sığınmaktan Allah'tan haya ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim.Gece deniz kenarına gelir,abdest alır,namaz kılardım.Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın gelmesini beklerdim.

Birgün  meşelikte gezerken yemişlerinin bazısı olgunlaşmış,bazısı henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm.Bu çok hoşuma gitmişti.Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim.Elimi uzatarak yemişlerden bir miktar topladım.Sonra birkaç tanesini yemeğe başladım.Bir kısmı ağzımda bir kısmı da elimde olduğu halde yeminim aklıma geldi.Hemen elimde olanları serptim,ağzımdakileri tükürdüm.Kendi kendime mihnet ve bela vakti yaklaştı,dedim.Kılıcımı-kalkanımı ve mızrağımı bir kenara attım,bir ağacın dibine varıp elim şakağımda düşünmeye başladım.Hatta işledim.Şimdi benim halim ne olucak diye düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bölük atlı silahlı kişi gelerek etrafımı sardı.Sonra beni yaka-paça deniz kenarına emir (Reislerinin) yanına götürdüler.

Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna getirilmiş,bekletiliyorlarmış. Sultan bana:

-Sen kimsin? Necisin? dedi.

Ben:

-Allahın kullarından bir kulum,deyince de orada bulunan esir köylülere tanıyıp tanımadıklarını sordu.

Tanımadıklarını söylediler.Onlara:

-Bu sizin büyüğünüz,fakat siz onu mazur göstermek için tanımadığınızı söylüyorsunuz,kendinizi feda ediyorsunuz,dedi.

Biraz sonra kararını verdi.O kalabalıktan birer birer ayrıp birer el, birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince:

-Elini uzat! dediler.

Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler.Ayağını da uzat dediklerinde sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:

-Ya Rabbi! Elim günah işlemişti kestirdin,ayağımın ne suçu var!...diye içimden yalvardım.

O anda atlılardan biri atından atlayarak:

-Durun,kesmeyin,bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı başımıza mı yıkacaksınız.Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı.

Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü.Bana da:

-Biz hata ettik,bizi affet,diye yalvardı.

Ben de:

-O suçlu bir eldi.Kestiniz,hakkımı helal ettim, dedim.

Ondan sonra çok ağladım.Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden olmuş hemde o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten mahrum olmuştum.İşte bu elimin kesilmesi böyle bir hadise sonucu olmuştur.Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir.Allah ahirette çektirmesin...

Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

DİNİ HİKAYELER:Cennet Komşusu

Cennet Komşusu
 Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı. Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemisti.

Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kovuruyordu.
Yolu bir mescide düştü.
İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu.
Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.
Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:
- Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım! Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.
Öteki merakla sordu:
- Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?
- Tabii sokmam. Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün. Bizim halimizden haberdar olmasın. Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun. Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.
Gülüstüler.
Padisah kölesine:
- Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.
Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı. İki fakiri alıp saraya getirdiler.
Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.
- Burada yeyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz. Cennette size komşu olmasına karşı çıkmıyacaksınız, dediler.
Padişah ne iyi kalpli imiş, değil mi? Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:
"Bir mü'mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır."

DİNİ HİKAYELER:Cemre-i Şehrâyin

Cemre-i Şehrâyin
Fethin 550. yılı münâsebetiyle Söz Ola Dergisi'nin düzenlediği fetih yarışmaları çerçevesinde,
hikaye dalında ikincilik alan eser

Sene 1454…
Baharın, tazeliğini sıcak günlere terk etmeye hazırlandığı günlerde, ıhlamur ağaçlarını kırlangıçlar doldurmuş, iğde kokuları tüm sokaklara yayılmıştı. Denizin mavisi bu mevsime öylesine yakışmıştı ki, "İstanbul'da bahar mavidir!" denmeye başlamıştı. Şehir alabildiğine sâkindi. Gönüller hamd ile temâşâda idi. İşte bu sükûneti delirtip gönül deryâlarını hakikat fırtınalarına mezceden bir gün; Feth-i Mübin'in sene-i devriyesi...
Baharla şenlenen mübarek şehre, o gün latîf bir heyecan hâkimdi. Çobanından sultanına serâpâ herkeste bir hamd hâli... Gönüller titrek, gözlerde akmayı bekleyen yaşlar... Konstantiniyye'de, İstanbul'da, Hünkâr'a akıyordu gönüller. Âlemler ona duâda.. Arştan üzerine düşense yalın bir rahmet nazarı... Sultan Mehmet, herkes gibi istiğrâk hâlinde idi, öyle ki; gece boyunca hiç uyumamıştı. Derûnî bir hazla fethi anıyor; heyecanı ve sabırsızlığıyla geçen yılları; bitmek tükenmek bilmeyen, iki asra bedel o iki ayı düşünüyor, secdelere kapanıyor, lâyık olabilmeyi diliyordu. Sabah namazının ardından, şehrin bekçisi ve kutlu sahibi ziyaret edilecekti. Sultana eşlik eden kalabalık cemaat, Eyyûb Sultan'a gidiyordu. Atından inen Fâtih en önde, üstâdı, demir yüreğini örsüne koyduğu hocası Akşemseddin yanıbaşında, yürüyorlardı. Diller, rûhlar bu lâhûtî havayla feyizyâb olmuş, eller sadırlarda, salevâtla ilerleniyordu. Bu güzel kumandan, güzel asker ve fetih şühedasının rûhâniyeti, kutlu fethin müjdesine nâiliyyet ümîdini âbideleştiren Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri'nin huzûrunda buluşmuş, üzerlerindeki rahmet bulutlarından gelen sekînet sağanağı altında mânevî bir huzur iklîmine girmişlerdi.
Öğle namazını bekleyiş, minarelerden yükselen ulvî bir ezanla sona erdi. İstanbul semâları sanki ilk kez ma'kes oluyordu bu dâvete! Tüm gözler Sultan'daydı... O ise semâya bakıyordu.
* * *
Ve Ayasofya; fethin en büyük ganimeti; Fatih'in ganimet taksiminde:
"-Bütün Konstantiniyye mülkü size, Ayasofya bana!" buyurduğu, fethin gülşeni... İmam yine O! Hayret!!! Yine üç tekbir!!! Bir tarih böyle yaşanır! Heyecanlar taptaze nasıl kalır ey Hünkar!!! Bu namaz bambaşkaydı... Yalnız gözyaşı, yalnız hamd vardı. İnsanlık hayran bu manzaraya... Dervişâne bir dua:
"-Rabbimiz! Bizleri O en büyük Fâtih'e lâyık kıl! Kibrin zerresinden dahî uzak tut!"
"-Âmin" dedi cemaat, "-Âmin" dedi melekler, "Âmin" dedi, fethin müjdecisi Sallallâhu aleyhi ve sellem…
Kelâm yok; kimse yanındakine neler olduğunu sormuyordu. Herkes geçen baharla hemdem... Sükût, müştâk olmuş ruhlara bu kadar yakışmış mı hiç? Kısa bir ferman:
"-Dileğim odur ki; Belde-i Tayyibe'ye yakışa duâmız. Dileğim odur ki; bu gece hiç sönmeye hânelerin kandilleri!.."
Nice ulvî hissiyatla geçen günün sonunda halk evlerine çekildi, uyumak yoktu bu gece evlerde. Güzel Kumandan'a ittibâ ediyordu herkes, bir asker edâsıyla...
* * *
Yatsı namazından sonra ulemâ meclisi huzurda... Yaşlı-genç hâfızlar kenarlara dizilmişlerdi. Fethin mâneviyât kardeşleri yanyana... Sultan boynunu bükmüş, bambaşka bir âlemde tefekkür diyarına uzanmıştı.
Fetih Sûresi aksediyordu dillerden gönüllere, satırlardan sadırlara… Saatler sonra dışarıda bir hareketlilik... Sessizliği yaran ihtiyar bir ses muhâfızları aştı.
"-Buyursun!" dendi içeriden. Uzun yoldan geldiği anlaşılan bir toprak insanıydı, hayret ve merak nazarları arasında içeri giren. Uzun boylu, zayıf bir adam... Mütevâzî duruşundan zarîf bir heybet yükseliyordu. Küçücük gözlerinden belli belirsiz birer gözyaşı yatağı uzanıyordu çenesine ve kırlaşmış bıyıklarına. Damarları çıkmış yorgun, nasırlı ellerinden birinde bir kağıt parçasını sımsıkı tutuyordu.
"-Buyur baba! Ne istedin? Seni böyle yorup buralara getiren derdin ne ola ki?!." Adam gözlerini Sultan'ın gözlerine dikti. Koskoca bir okyanusla irkildi Fâtih:
"-Bak sultanım! Bende bir emânetin var!..."
Meclis şaşkın; Bu muammâ da neydi böyle? Vezirlerden biri Sultan'ın işaretiyle mektubu aldı.
"-Oku." dedi Fâtih. Yaşlı ziyaretçi bir anda ileri atıldı:
"-Sultanım! Bilmezsin ki, bu bir şehid mektubudur. Bir şehid mektubunu okumaksa ancak bir fâtihe yakışır!"
Hayret dolu Hünkar, gayr-i irâdî kalktı, vezirinden kağıdı aldı. Sonra meclisin ortasına dizleri üstüne oturdu. Kırmızı bir ipekle bağlanmış, mumlanmamış mektup açılırken meclise hoş bir râyiha yayıldı. Zarif bir yazı, inci gibi parlak... Sultan Mehmed bir an ihtiyara baktı. Adam başını müsâade edercesine salladı ve Fâtih, güzel bir rüyaya dalarak elindekini seslendirmeye başladı:
"-Saf ve pak selamımla... Ey benim nâzenin Hünkarım! Bendeniz Bursalı Mehmed; Feth-i Mübarek'te şehâdete eren, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in müjdesine mazhar olanlardanım. Sürûrumuz Şehriyârım! Dedem, Sultan II. Murat zamanında Emir Sultan Hazretleri ile dilber şehrin kuşatmasına katılmış. Orada şehid düşmüş. Ben doğanda babam senin adını koymuş, sana asker olam diye... Hünkarım! Ben doğdum doğalı bu mübarek müjdeye yazıldı her lahzam! Bursa'da Akbıyık Sultan derler, bir derviş baba vardır. Çocukken onun önünde diz kırar, canımı kanımı coşturan Konstantiniyye'yi dinlerdim. Duâmız tek, şehâdetti! Delikanlı olunca "Ne zaman, ne zaman?" der dururdum hocam Akbıyık Sultan'a. Bu bekleyiş çok uzamıştı sanki. Anla ki Sultanım; şehâdete, Konstantiniyye'ye dost olmuştum. Bu öyle bir özlemekti ki; hani insan baba ocağından ırak kalır da ana yemeğini özler ya... Her tattığı o hasreti bir daha pişirir ya... İşte öyle Hünkarım! Nihayet, gün geldi Ulubatlı Hasan'a yeniçeri oldum. Babam derdi ki:
"-Oğul! Şehâdeti arzulamaksa derdin, Sultan Mehmed'e yaraşır bir er ol! Onun çabasını, duâsını duymaktayız. Teb'asının duâsı da onadır. Kim ki onla hemhâl ola, duâsına ortaktır! Babamı saydım; bereketin büyüklerle beraber olduğunu bildim!.. Sultanım! Senin ilmine, hâline yetişmek ne mümkün! Lâkin, Allâh bilir ya, o tahammül-fersâ arzu damla damla aktı içime... Anam ardımdan çok ağladı!
"-Gidişime ağlama, ana! Sana koskoca bir nam bırakıyorum; şehid anasısın bundan gayrı!!!" Kuşatmanın o dayanılmaz uzunluğunu da bildim. Cânâna yakın olup da kavuşamamanın adamı canından bezdirdiğini de... Ama bir seferinde, ak atını dalgalı denize sürüp kılıcını çekerek:
"-Ya ben bu şehri alırım, ya da bu şehir beni, deyû haykırışın vardı ya Pâdişâhım; işte ben en çok o zaman ağladım! En çok o zaman dağladı yüreğimi, hasret atının toynakları. Hani zemherinin ayazında eve girer de insan, ocağın yanıbaşında donmuş elleriyle kaşıklar da sıcacık tarhanayı, içi yanıverir ya... İşte o kadar tatlı bir yangındı nefesime mil çeken. Binlerce erat her sabah:
"-Artık ya şehid olup cennete veya zaferle Bizans'a gireceğiz." diyordu. Ben hep:
"-O müjdenin şehidleri olarak cennete, fethin şâhidleri olarak da Bizansa gireceğiz." demekteydim.
Devletlüm! Birgün sabah namazının ardınca ümidim dizüstü çöktüğünde:
"-Bu ne acep bir hâldir!" dedim kendime. Sonra Akbıyık Sultan'ımı gördüm. Yanında Akşemseddin hazretleri olduğu halde yürüyordu. Şaşırdım. Koştum, eline sarıldım! Alnımdan öptü beni. Heyecanla Şeyh Akşemseddin'in elini öptüm de, başımı eğdim önünde! Nenem anlattıydı; O mübarek, beşikte seni görmeden dahî Sûre-i Feth'i okurmuş. Yüreğim ağzımda, işâret bekliyordum. Birden elini kalbime koydu da:
"-Ah Fâtih'imin şehidi!!!" buyurdu... Ellerini ellerime alıp öptüm, bir daha, bir daha öptüm... Rabîulevvel'in 19'u akşama vardığında bir haber salındı askerlere:
"-Sultanımız buyuruyor ki, "Askerimiz yarın oruç tutalar ve dahî günde beş defa abdest alıp namazlarda zafer için el açalar..." Bizim bölük yüzbaşısı Ulubatlı Hasan, kalkıp su dağıttı imsak öncesi. Sıra bana gelince:
"-Efendim, bugün şehidlik sırası bendedir." deyiverdim.
"-Ve dahî bendedir." buyurdu! Kader kalemi ardarda dikmiş damatlığımızı... Gün 20 Rabîulevvel'e doğduğunda kılıçlarımızı salât-ü selâmla salladık. Ateşler yağıyordu üstümüze; her bir kor, gül gibiydi billâh! Harbin en keşmekeş anında Yüzbaşım:
"-Haydi yiğitler!" deyince benimle beraber otuz delikanlı yiğit fırladı. Hedefi anlamıştık. Ulubatlı'nın elinde bayrak, surlara tırmanıyorduk. Birer birer vurulduk, oklar saplandı kollarımıza, sırtımıza. Kaleden kızgın yağlar dökülüyordu. Birbir tatlı şerbeti içiyordu kardeşlerim. Surların üzerine çıkabildim ki sultanım; Hasan'ım bayrağı dikmiş, yere düşmek üzere!

"-Allâhu Ekber!" dedi...

"-Elhamdülillâh." dedim yalınız... O an serin serin aktı içime nur... Bir rahatladım ki Devletlüm... Birden karşımda Ebû Eyyub -radıyallâhu anh-'ı gördüm. Nasıl anladın dersen birşey diyemem; lâkin ne güzel ağlıyordu! Birini işaret etti bana; baktım; bir eliyle sancağı tutmuş, bir eliyle Ulubatlı'nın başını okşuyor...Ve Hasan'ım haykırıyor:

"-Sultanım! Gözün aydın; Rasûlullâh surların üstünde... Duydun mu onu Hünkârım?!. Duyup da ağladın mı?!. Efendime baktım. O mütebessim çehre bana bakıp, mübarek eliyle:

"-Gel!" deyince anladım ki; dilber şehrin mehri olmuşuz çoktan. Şehriyârım! Rûhuma cemre gibi düşen bu hasret visâlimle son buldu. Elhamdülillâh! Elhamdülillâh! Elhamdülillâh!"
* * *
Sultan Mehmed kendine geldi... Başını kaldırdı; bu bir rüya değildi. Meclisteki herkes ağlıyordu... Sonra mektubu getiren adama baktı... Titreyen sesi, merakla sordu:

"-Baba! Kimsin sen? Nereden geldi bu sana?"

"-Hünkarım! Bu benim oğlumdur. Anlatmış ya, daha doğmadan İstanbul'a adadığımız oğul! Anacığının gözü yaşlıdır hâlâ! Ana ya; özler durur işte kuzusunu! Geçenlerde rüyasına buyurmuş bizim oğlan:

"-Ben iyiyim, tasalanma!" diyesiymiş. Bu kağıdı uzatıp:

"-Sultanımın emanetidir!" demiş. Hatunum gözü yaşlı uyanınca bunu elinde bulmuş. Kuşluk vaktinde çıktım yola... Şimdi gidiyorum... Devletlüm! Allâh senden râzı olsun! Duâmız hep seninle. Babam da, oğlum da İstanbul şehididir. Bana ise bir güvercin misali elçilik düştü. Nasip! Buna da şükür!.. Rabbim, gayrı sana uzun ömür versin! Selâmetle kal Mehmed Sultanım!.. İhtiyar, ırmak misali çağlayıp duruldu... Irmak denize, deniz Sultan Mehmed'e, aktı... Kimse tek laf edemeden, çıktı gitti adam!.. Bakışlar yine derin, düşünceli... Fâtih, yarım bıraktığı mektuba döndü yine:

"-Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar diridirler." (el-Bakara, 154) Her dem sizinleyiz... Ayasofya'da kılınan her namaza Fethin melekleriyle iştirak ediyoruz... Gönlünüz ferah olsun Efendim... Allâh'ın yardım ve nusreti sizinledir! Nice Mehmedler, Hasanlar fedâ olsun bu devlete, bu yola!.. Devletlüm! Sabırla, inanarak gayret edin ki, cihan yürüye yolunuzca... Selâmetle Sultanım! Her dâim duâcınız, köleniz Mehmediniz!"

Fatih Mehmed kadîm bir dosttan almışcasına mektubu bağrına bastırdı. Daha fazla dayanamadı bu duygu çağlayanına... Şükür secdelerine kapandı. Huzurda bulunanlar, bu Rabbânî hadiseye şâhid olanlar, bu sırra hayran oldular. Fâtih dakikalarca kaldı secdede... Saray müezzini tekbir okumaya başlayınca dışarıdan, gecenin sonunun yaklaştığını anladı herkes.

Tüm şehir, minarelerinden yükselen "Allâhu Ekber!" sadâlarını dinlerken, fethin hatıra gecesi İstanbul'u terk ediyordu. Birden müthiş bir râyiha yayıldı meclise. Bu cennet yağmuru misali ruhları mest eden koku Sultanın doğrulmasıyla anlaşıldı. İdrakler hayrette... Gözyaşıyla ıslanmış mektuptaki inci yazılar ağır ağır kayboldu... Yazılanlardan geriye ancak bir satır kaldı. Bomboş kağıtta kalan öyle bir satırdı ki bu, Feth-i Mübîn'in ve diğer tüm zaferlerin en girift olaylarının müsebbibini âfâka iten bâb-ı esrârı aralıyordu;

"Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar diridirler..."

Kübra Akbet
Şebnem Dergisi, Sayı 5