BURS

BURS

30 Mart 2012 Cuma

107. YÜZ YEDİNCİ MEKTUP


 107. 

YÜZ YEDİNCİ MEKTUP

Hak sübhânehu ve teâlâ, Evliyâya inanmakla ve bu yüksek insanları sev­mekle, hepimizi şereflendirsin!
İçinde birkaç süâl bulunan mektûbunuz geldi. Denemek ve üzmek için yapılan süâl, cevâb vermeğe değmez ise de, belki fâideli olur düşüncesi ile cevâb veriyorum. Birisi anlamazsa da, anlayanlar çok şey öğrenir.
Süâl: Eskiden gelmiş geçmiş Velîlerde çok kerâmetler, hârikalar hâsıl olmuşdu. Zemânımızdaki büyüklerde ise az görülmekdedir. Bunun sebe­bi nedir? diyorsunuz.
Cevâb: Bu süâli sormanız, zemânımız büyüklerinde hârikalar az görü­lüyor diyerek bunları küçültmek düşüncesi ile oldu ise, şeytânın aldatma­sından Allahü teâlâya sığınırız. Sözün gelişinden düşüncenizin öyle oldu­ğu anlaşılıyor. Şeytânın şerrinden Allahü teâlâya sığınınız!
Velî olmak için, bir insandan hârikaların, kerâmetlerin meydâna gelme­si şart değildir. Hâlbuki, Peygamberlerin "aleyhimüsselâm" mu'cize gös­termesi lâzımdır. Bununla berâber, Evliyânın hemen hepsinde, kerâmet gö- rülmüşdür. Kerâmet göstermeyen Velî pekazdır. Bir Velîden, çok kerâmet meydâna gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyânın birbirinden üs­tünlüğü, Allahü teâlâya dahâ yakın olmalarına bağlıdır. Dahâ yakın olan bir Velî, pek az kerâmet sâhibi olabilir. Allahü teâlâdan dahâ uzak olan bir Velî, dahâ çok kerâmet, hârika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen Evliyâsında, o kadar çok kerâmetleri olanlar görülmüşdür ki, Eshâb-ı ki- râmın "rıdvânullahi aleyhim" hiç birinde, bunun yüzde biri bile, meydâna gelmemişdir. Hâlbuki, Evliyânın en yükseği, en aşağı derecede olan bir Sa- hâbînin "radıyallahü anh" derecesine yetişemez. Görülüyor ki, Evliyâyı ve onların üstünlüğünü anlıyabilmek için, kerâmetlerine, hârikalarına bakmak, câhillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabil­mek kâbiliyyetinin az olduğunu gösterir. Peygamberlerin ve Velîlerin feyz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kâbiliyyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayâllerine uyanlar, kavuşamaz. Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh", uymak kâbiliyyeti sebebi ile, Peygamberimize "sallal- lahü aleyhi ve sellem" birşey sormadan inanıverdi. Ebû Cehlde bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alâmet ve mu'cizeler gördüğü hâlde, Peygam­berliğe inanmak se'âdeti ile şereflenemedi. Sûre-i En'amda, (Senin Peygam­ber olduğunu belirten, açık alâmetlerin hepsini görseler, yine inanmazlar. Yanına geldikleri zemân, terbiyesizlik yapar, mubârek kalbini incitirler ve bu Kur'ân, eskiden kalma hikâyeler, masallardır, derler) meâl-i şerîfdeki âyet-i kerîme, böyle tâli'sizleri bildirmekdedir.
Peygamber "sallallahü aleyhi ve sellem" zemânına yakın zemânlarda- ki Evliyânın, az kerâmet gösterdiğini, bütün ömrlerinde üç-beş hârikadan başka görülmediğini söyledik. Cüneyd-i Bağdâdînin on kerâmeti bile işi- tilmemişdir. Hak teâlâ, kelîmi olan, Mûsâ aleyhisselâma dokuz mu'cize ver­diğini bildirmekdedir. Bunlar, düşmanlara karşı olan hârikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve Evliyâdan her sâatde, hârikalar meydâna gelmekde- dir. Düşmanları bilse de, bilmese de, hârikaları güneş gibi görülmekdedir. Fârisî mısra' tercemesi:
Kör göremezse, güneşin kabâhati ne?
Süâl: Temiz olan tâliblerin, keşf ve müşâhede etdikleri şeylere, şeytân birşey karışdırabilir mi? Karışdırabilirse, bunu ayırd etmek nasıl olur? Karışdıramaz ise, keşf ve ilhâm ile elde edilen bilgilerin, ba'zısının yanlış olması nedendir?
Cevâb: Herşeyi doğru olarak ancak Allahü teâlâ bilir. Bilgisini şeytâ­nın karışdırmadığı kimse yokdur. Peygamberlere bile karışabileceği, hat­tâ karışdığı hâlde, Evliyâya karışmaz olur mu? Nerde kaldı ki, acemi tâ- liblere karışmasın. Şu kadar var ki, Peygamberlere "aleyhimüssalevâtü vet- teslîmât" şeytânın karışdırdığı, haber verilir ve yanlış doğrudan ayırd olunur. Nitekim Hâc sûresinde, (Allahü teâlâ, şeytânın karışdırdığını değişdirir. Sonra kendi âyetlerini, sağlam olarak bildirir) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu beyân etmekdedir. Evliyâya, şeytânın karışdırdığını haber vermek lâzım değildir. Çünki Velîler, Nebîlerin izinde yürümekde- dir. Bunlar, Peygamberlerin bildirdiğine uymıyan buluşlarını red ederler, kıymet vermezler. Fekat, Peygamberin dîninin bildirmediği, doğru veyâ yanlış demediği bilgilerin doğrusunu, iğrisinden ayırmak güçdür. Çünki ilhâm zannîdir, şübhelidir. Fekat, doğru ilhâmları iğrilerinden ayırama­mak, Velîler için, bir kusûr olmaz. Çünki dünyâ ve âhıret se'âdetlerine ka­vuşmak, islâmiyyete uymakla olur. İslâmiyyetin bildirmediği şeyler, ehemmiyyetli değildir. İnsanlara, ehemmiyyetsiz şeyleri yapmak emr olunmadı.
Keşf ve ilhâmlarda yanlışlık, yalnız şeytân tarafından gelmez. Çok def'a, şeytân hiç karışmadan, hayâlde, doğru olmıyan ba'zı şeyler hâsıl olur. Meselâ, ba'zan Peygamberimizi "sallallahü aleyhi ve sellem" rü'yâda gö­rüp, ba'zı şeyler öğrenenler oluyor ki, bu öğrendikleri, kitâblara uymamak- dadır. Hâlbuki, bu rü'yâlara şeytânın karışmadığı meydândadır. Çünki şeytânın, her ne sûretle olursa olsun, Peygamber "sallallahü aleyhi ve sel- lem" efendimizin şekline giremiyeceğini, âlimlerimiz bildirmekdedir. İşte, böyle rü'yâlarda, hayâl, yanlış şeyleri, doğru gibi göstermekdedir.

Süâl: Evliyânın kerâmeti ile, kâfirlerde hâsıl olan istidrâc birbirine ben­ziyor. Acemi bir tâlib, bir hârik-ul'âde görünce, bir Velînin "rahmetullahi aleyh" kerâmeti, veyâhud bir yalancının istidrâcı mı olduğunu nasıl ayırd edebilir?
Cevâb: Bunu ayıracak, tâlibin vicdânıdır. O kimse ile konuşunca, tâlibin kalbinde, dünyâ sevgisi azalıp, Allahü teâlâya bağlılığı artarsa onun, kerâ- met sâhibi bir Velî olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidrâc gösteren bir yalancı olduğu anlaşılır. Onun sözleri ile, kalbinde bir değişiklik duymı- yan kimse, hayvan gibi olan câhil bir kimsedir. Hevesi olan, isteği bulunan tâlib, kalbindeki bu değişikliği, çok güzel sezer. Bu seçilmiş, nûrlu insanlar, câhillerin duymamasına ehemmiyyet vermez. Çünki rûhu hasta, (Basîreti), kalb gözü kör olanlar, duygusuz olur. Kalbdeki bu değişikliğini anlamak- dan dahâ mühim ve dahâ lüzûmlu birçok bilgilerden, bu câhillerin haberi yokdur. (Velî olmak için, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmalıdır) demiş­lerdir. Ya'nî Allahü teâlânın sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyâda hâsıl olur. Fekat, bu benzerlik, yalnız ismdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğunda- dır. Yoksa, sıfatların husûsiyyetlerinde berâberlik olamaz. (Allahü teâlâ- nın ahlâkı ile ahlâklanınız) emrini anlatırken, Hâce Muhammed Pârisâ "kuddise sirruh", (Tahkîkât) ismindeki fârisî kitâbında buyuruyor ki, (Al­lahü teâlânın bir ismi, (Melik)dir. Bu, herşeye hâkim, gâlib demekdir. Tâ- lib tesavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, gâlib olur ve başka­larının kalblerine te'sîr etmeğe başlarsa, bu sıfat ile ahlâklanmış olur. Al­lahü teâlânın bir ismi de, (Semî')dir. Ya'nî işiticidir. Tâlib, doğru sözü herkesden kabûl eder ve gizli hakîkatleri, cân kulağı ile duyarsa, bu sıfat­la, huylanmış olur. Bir sıfatı da, (Basîr)dir. Ya'nî, Allahü teâlâ, herşeyi gö­rür. Tâlibin kalb gözü açılır ve firâset ışığı ile, kendi ayblarını ve başkala­rının iyi huylarını görürse, ya'nî başkalarını kendinden dahâ üstün görür­se ve Allahü teâlânın her ân gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Al- lahü teâlânın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur. Bir sıfa­tı da, (Muhyî)dir. Ya'nî Allahü teâlâ dirilticidir. Tâlib, unutulmuş sünnet­leri canlandırır, meydâna çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur. Bir sıfatı da Mümîtdir. (Mümît), öldürücü demekdir. Tâlib, sünnetlerin yerine yerleş­miş olan, bid'atleri men' eder, yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bü­tün sıfatlar, bunlar gibidir). Câhiller, bu ahlâklanmayı başka dürlü anlamış ve yoldan çıkmışdır. Velîler, ölüleri diriltir, gayb olan şeyleri bilir sanmış­lar. Böyle, dahâ nice bozuk düşüncelere saplanmışlardır. Hâlbuki ba'zı zanlar, günâhdır.
Hârika, yalnız ölüleri diriltmek, istediğini öldürmek demek değildir. İl- hâm yolu ile gelen bilgiler, kerâmetlerin en büyüğüdür. Nitekim, mu'cize- lerin en kuvvetlisi ve kıyâmete kadar kalanı Kur'ân-ı kerîm mu'cizesidir.
Gözü açmalı, iyi görmeli ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ilmler, ma'rifetler, nisan yağmuru gibi yağmakdadır. O kadar çok oldukları hâl­de, hepsi islâmiyyete uygundur. İslâmiyyetden kıl kadar ayrılanı yokdur. Bu da, hepsinin doğru olduğuna açık bir alâmetdir. Zâten, yüksek hocam Muhammed Bâkî-billah "kuddise sirruh", (Size ilhâm olunan ilmlerin hepsi doğrudur) buyurmuşdur. Fekat ne fâide ki, hocam hazretlerinin sö­zü, sizin için güvenilecek sened değildir. Kendinize, bir de pîrini çok seven diyorsunuz. Mektûbunuzda, inâd ve i'tirâz kokusu vardı. Fekat, kıymetli bilgilerin yazılmasına sebeb olduğundan, iyi oldu.
Fârisî beyt tercemesi:
Şaşılacak şeydir ki, bundan önceki mektûbunuzda çok sevgi ve saygı gös- termişdiniz. Arka arkaya gördüğünüz iki rü'yâdan dolayı eski hâllerinizden tevbe etdiğinizi ve bu yola sıkı bağlandığınızı ve tecdîd-i îmân etdiğinizi de yazmışdınız. Bir ay geçmeden bu hâlinizin değişdiği anlaşılıyor ve pek ça­buk eski hâlinize döndüğünüz görülüyor. Bu gerilemeniz, o iki rü'yânın şey- tânî olduğu veyâ yanlış bir keşf olduğu düşüncesini hâsıl etmekdedir. O mek- tûbunuz nasıldı, bu mektûbunuz nasıldır? Fârisî beyt tercemesi:
Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın "aleyhi ve alâ âlihis- salevâtü vetteslîmât" izinde gidenlere Allahü teâlâ selâmet versin!

106. YÜZ ALTINCI MEKTUP


 106. 

YÜZ ALTINCI MEKTUP

Aşırı sevgi ve tâm bağlılıkla yazılmış olan güzel mektûbunuz geldi. Bundan dolayı, Allahü teâlâya hamd ve şükr olsun! Bu yolda olanları ta­nımak ve sevmek, Allahü teâlânın ni'metlerinin en büyüklerindendir. Hangi mes'ûd kimseyi acabâ bu ni'metlerle şereflendirirler? Şeyh-ul-islâm Abdüllah-i Ensârî Hirevî "kaddesallahü teâlâ esrârehül'azîz" buyuruyor ki, (Yâ Rabbî! Dostlarını öyle yapdın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor!). Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehrdir. Onları incitmek, sonsuz felâketlere sebeb olur. Allahü teâlâ bizi ve sizi bu belâya düşmekden korusun! Şeyh- ul-islâm yine buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Her kimi felâkete düşürmek istersen,
onu bizim üzerimize atarsın). Fârisî beyt tercemesi:
Hakkın ve hak adamlarının yardımı olmadan, Melek de olsa, kurtulamaz yüz karalığından.
Allahü teâlânın size yeniden ihsân etmiş olduğu bu tevbeyi ve bu yola kavuşmağı büyük ni'met biliniz! Bu yolda ilerlemek için Allahü teâlâya yal- varınız! Allahü teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın "aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât" izinde gidenlere selâmet versin!

105. YÜZ BEŞİNCİ MEKTUP


 105. 

YÜZ BEŞİNCİ MEKTUP

Tabîbler diyor ki, hasta perhîz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıdâ iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hattâ hastalığını artdırır. Fârisî mısra' tercemesi:
Bunun için, önce hastayı iyi etmeği düşünmek lâzımdır. Bundan sonra, uygun gıdâ vererek, eski kuvvetli hâline kavuşdurulması düşünülür.
Bunun gibi, (Kalblerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerîmede bil­dirilen kalb hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibâdeti ve tâ'ati fâide ver­mez, belki zarar verir. (Çok Kur'ân-ı kerîm okuyanlar vardır ki, Kur'ân-ı ke­rîm bunlara la'net eder) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. (Çok oruc tutanlar var­dır ki, onun orucdan kazancı, yalnız açlık ve susuzlukdur) hadîs-i şerîfi de sahîhdir. Kalb hastalıklarının mütehassısları olan tesavvuf büyükleri de, ön­ce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emr buyururlar. Kalbin has­talığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünki herkes, herşeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkı'i, rütbeyi hep kendi için ister. Onun ma'bûdu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmak- dadır. Kalb, bu bağlılıklardan kurtulmadıkca, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan anlaşılıyor ki, aklı başında olan ilm adamları ve kalbi uyanık olan fen adamları, herşeyden önce, bu hastalığın giderilmesini düşünmeli­dirler. Fârisî mısra' tercemesi:

104. YÜZ DÖRDÜNCÜ MEKTUP


 104. 

YÜZ DÖRDÜNCÜ MEKTUP

  Bu mektûb, Perkene şehri kâdîlarına yazılmışdır. Baş sağlığı dilemek- dedir:
Merhûm hazretin ölümü acısı, her ne kadar pek şiddetli ve çok çetin ise de, fekat kul için, sâhibinin işinden râzı olmakdan başka çâre yokdur. İn­san, bu dünyâda kalmak için yaratılmadı. Dünyâda iş yapmak, çalışmak için yaratıldık. Çalışmalıyız! Çalışıp da, kazanıp da ölen bir kimse için korka­cak birşey yokdur. Hattâ, böyle ölmek, bir devlet ele geçirmekdir. Ölüm bir köprü gibidir. Sevgiliyi sevgiliye kavuşdurur. Ölmek, felâket değildir. Öldükden sonra, başına gelecekleri bilmemek felâketdir. Ölülere, düâ ile, istigfâr etmekle, onun için sadaka vermekle yardım etmek, imdâdlarına ye­tişmek lâzımdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Ölü­nün mezârdaki hâli, imdâd diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, mey­yit de, babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir dü- âyı gözler. Kendisine, bir düâ gelince, dünyânın hepsi kendine verilmiş gi­bi sevinmekden dahâ çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşıyanların düâları sebe­bi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de, ölülere hediyye- si, onlar için düâ ve istigfâr etmekdir).
[(Düâ), istemek demekdir. Aç bir adamın, iştihâlı olduğu bir zemânda, yiyecek istemesi gibidir. Îmân ile ölenlere, hatm-i tehlîl yapmak, ya'nî yetmişbin kelime-i tevhîd okuyup, sevâbını rûhuna hediyye etmek, çok fâ- idelidir. Fekat, bu zemânda îmân ile giden pek azdır].
Kıymetli mektûbunuz geldi. Hava çok soğuk olduğundan biz fakîrler sı­kıntıya düşdük. Yoksa kendimiz gelecekdik. Mektûbumuz biraz sert oldu. İnşâallahü teâlâ fâidesi görülür. Dahâ yazarak başınızı ağrıtmış olmıyalım. Sevdiğimiz kâdî Hasene ve yanınızda bulunan kıymetli kimselere çok düâ ederiz. Her işinizde, Hak teâlâdan râzı olup şükr edesiniz!
Seslendi ol müezzin, durdu kâmet eyledi, Kâ'beye döndü yüzün, hem de niyyet eyledi. Duyunca ehl-i îmân, hurmet ile dinledi, Sonra, nemâza durup, Rabbe kulluk eyledi.