Zikir sitesi, tüm tarikatların zikirleri, silsilesi ve tüm evliyaların mümkün mertebe bilgilerini bulabilirsiniz sitemizde, dini yazılar, makaleler, Kuran, ayetlerler, kırk hadis, sureler ve daha fazlası...
BURS
26 Haziran 2012 Salı
Esma-i Hüsna (Esamaül-Hüsna, Allahın 99 Güzel İsmi) İle Zikir Yapmanın Faziletleri
Allahın (c.c.) doksan dokuz güzel ismini ezberleme isteği bende ilk kez üniversite yıllarında uyandı. O zamanlar Kuran-ı Kerim i yanımdan hiç ayırmazdım. Devamlı okurdum. Ders çalışma aralarında da okur, kendimi bu yolla da dinlendirirdim. Ayetlerin içinde ve sonunda geçen Allahın (c.c.) güzel isimleri çok dikkatimi çekerdi. Surelerin ve ayetlerin özetlerinin, daha doğrusu tek kelimeye indirgenmiş biçimlerinin bu güzel isimlerde gizli olduğunu görürdüm. Kuran-ı Kerim in sırrının bu güzel isimlerde olduğunu düşünürdüm. Allahın (c.c.) güzel isimleri ile ilgili şu hadis-i şerif de o zaman ilgimi çekmişti: Allahın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları sayarsa cennete girer. Bu hadis-i şerif uyarınca ben de peygamberimizin müjdesine nail olanlardan olmak istedim. Bir arkadaşımdan hemen bu güzel isimleri bana bir köe2ğıda yazıp vermesini rica ettim. Dediğimi yaptı. Ama ezberim kuvvetli olmasına rağmen bir türlü bu güzel isimleri hafızama tam olarak yerleştiremedim. Bir süre sonra bunları ezberleme hevesi de bende söndü. Aradan on üç yıl geçtikten sonra bu arzu bende yeniden uyandı. Herhalde tövbe ve zikir nimetine erdiğimden olacak, bu sefer bu güzel isimleri çok kısa bir zamanda hemen ezberledim.
Allahın (c.c.) güzel isimlerini sabah namazını kıldıktan sonra tespihle ezberden hızlı bir biçimde sayıyorum. Eğer yanlışlık yaparsam -her otuz üçe geldiğimde hangi isme ulaşmam gerektiğiyle bunu biliyorum- ilgili otuz üçün başında birkaç kez estağfurullah diyerek yeniden çekiyorum. Yanılma çok ender oluyor. Sonra bu nimeti bana verdiği için aynı hızla doksan dokuz kere elhamdülillah diyerek tespihi tamamlıyorum. Sayma işi bir iki dakika bile sürmüyor. Tabii bu sırada her güzel ismin anlamını bilerek çekiyorum, ama üzerlerinde düşünmek olanağı bulamıyorum. Yalnız bu sayede yaşamımda her varlık, olay ve olguda Allahın (c.c.) güzel isimleri üzerinde düşünmek gibi bir alışkanlık, daha doğrusu bir yaşam biçimi kazandım. Bu da imanımı her gün daha da güçlendirmektedir. Allahı (c.c.) ezberlediğim bu güzel isimler sayesinde daha iyi tanıdığımı, tanıyacağımı düşünmekteyim.
Hadis-i şerifin müjdesine ahirette eremesem bile Allahın (c.c.) bu güzel isimlerini ezberlemekle dünyada iken bile çok şey kazandığımı, kazanacağımı sezmekteyim. Bunun yaşamımın daha erken bir evresinde gerçekleşmediğine her zaman hayıflanmaktayım. Çünkü Allahı (c.c.) tanımak, imanın yakinleşmesini gerçekleştirmektedir. İman ise, kalbe huzur ve mutluluk vermektedir. Dünyayı, yaşamı Allahın (c.c.) rızası doğrultusunda anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlamaktadır. İbadetlerdeki şevki artırmaktadır. İbadetleri nefse ağır gelen bir yük olmaktan çıkarmaktadır.
Allahın (c.c.) her bir güzel ismi O nun bir sıfatını temsil etmektedir. Mümine yakışan şey Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmaktır. Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak da O nun güzel isimlerini tanıyıp gereğini yerine getirmekle olur. Bu açıdan her bir güzel ismin kulda oluşmasını amaçladığı güzel bir huy, ideal bir ahlak söz konusudur. Buna göre kimi güzel isimler nefsimizi terbiye etmeyi sağlamakta; kimisi de eksik, yanlış Allah (c.c.) inancımızı düzeltmekte, Allahı (c.c.) yüceltmektedir.
Allahın (c.c.) güzel isimlerini ezberleyip her gün sabah namazından sonra saymaya başladıktan ve her birinin anlamını öğrenip üzerinde düşündükten sonra konuyla ilgili müjde içeren hadis-i şerifin Allahı (c.c.) dosdoğru tanıyıp yüceltmeyi ve Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmayı amaçladığını düşünmeye başladım. Kuşkusuz ebedi cennetin o kadar ucuz olmadığını herkes bilir. Allahın (c.c.) güzel isimlerini ezberlemek, saymak, onların anlamlarını bilmek, üzerinde düşünmek de güzel işlerdir. Bir çalışmadır. Allah (c.c.) en ufak bir emeği bile boşa çıkarmaz. Karşılığını kat kat fazlasıyla verir. Ama bu güzel işlerin ötesinde bu güzel isimlerin anlamlarının gereğini yapmak, yani Allahı (c.c.) dosdoğru tanıyıp elinden geldiğince tazim etmek ve O nun ahlakıyla ahlaklanmak çok daha büyük bir iştir. Yaratılış amacına ulaştıracak bir çabadır.
Maalesef insanoğlu çıkarsız bir işe pek sarılmıyor. Havas (Seçkin kimselerin) ilmi adı altında Allahın (c.c.) güzel isimlerini açıkladığını iddia eden pek çok eserde bu konu çok farklı bir bakış açısı ile işlenmektedir. O tür kitaplarda Allahı (c.c.) dosdoğru tanıyıp yüceltme, O nun ahlakıyla ahlaklanma gibi bir amaç yerine her bir güzel ismin genellikle insana dünyada neler kazandıracağı üzerinde durulmuştur. Bu tür kitaplarda her güzel ismin hangi gün ve saatte ne kadar çekileceği, bununla da ne yararlar elde edileceği anlatılmaktadır. Kuşkusuz zikir bir ibadettir ve her insanın ibadette gözettiği amaç birbirinden farklıdır. Kimisi cehennem korkusuyla, kimisi cennet arzusuyla, kimisi de Allah (c.c.) rızası için ibadet eder. Bunlar içinde en makbulü Allah (c.c.) rızasıdır. Ama ilgili kitaplarda Allahın (c.c.) güzel isimlerini zikirle dünyevi bazı istekler de söz konusu edilmektedir. Örneğin, el-Muğnöee güzel ismini şu günde şu kadar çeken kimseye Allah (c.c.) büyük bir zenginlik verir, denmektedir. Bir Müslüman düşünün ki Allahı (c.c.) kendisine zenginlik vermesi için zikrediyor, yani dilinde Allahın (c.c.) güzel bir ismi olduğu halde gönlünde dünyalık arzusuyla Allah a (c.c.) yaklaşmaya çalışıyor. Bu gerçekten iğrenç bir şeydir. Hele hele bu güzel isimleri arasının bozulduğu Müslüman kardeşinin başına bela ve musibet gelmesini sağlamak veya ölümünü gerçekleştirmek amacıyla zikredenlere ne demeli acaba? Şu ayet-i kerimede bu gibi kimseler çok şiddetli bir biçimde uyarılmaktadır: En güzel isimler Allahındır. O halde O na en güzel isimlerle dua edin. O nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).
tab Kuşkusuz dualarda ahiret olduğu kadar dünyevi her ihtiyacımızı da Allah tan (c.c.) isteyebiliriz. Bu açıdan Allah tan (c.c.) zenginlik de istenir. Bu sayede zenginliği verenin Allah (c.c.) olduğu da bilinmiş olur. Ama bu çeşit bir zenginlik istenirken halisane bir niyetle Allahın (c.c.) dini ve rızası da gözetilir. Hakkında hayırlı ise nasip olması istenir. Yine bu dualar öncesinde Allahın (c.c.) güzel isimlerini zikretmek duanın kabul edilmesine de bir vesiledir. Ama dinin ruhu ve gayesi ahirettir. Ahirete yönelik bir hayır içermeyen dünyalığın olmaması, olmasından daha iyidir. Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim de bu konuda şöyle buyurmaktadır: Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şöfbröe2 suresi, ayet 20).
Havas bilginlerinin Allahın (c.c.) güzel isimlerini çekileceği gün, saat ve sayı ile sınırlamalarının Kuran-ı Kerim deki ve hadis-i şeriflerdeki delillerini bulamadım. Gerçi namaz sonunda okunan tespihlerin 33 er adetle sınırlanması, bir kısım hacetler ve faziletler için bazı surelerin adetlerle belirtilmesi itiraz için sünnetten delil olarak hemen akla gelebilir. Ama konumuz olan ebced hesapları ile Allahın (c.c.) güzel isimlerini belli bir sayıda zikir için Kuran-ı Kerim de ve hadis-i şeriflerde bilgi mevcut değildir. Kuşkusuz pek çok İslam öe2liminin ve mutasavvıfın beyanları, bu konuda sundukları iddialar ve örnekler ile anlaşılmaktadır ebced hesapları ile her bir güzel ismin zikir sayısı arasında bir uyum, uygunluk söz konusudur. Kuşkusuz Allah (c.c.) ezeli ilmiyle bunu bilmekteydi ve ebced hesapları ile her bir güzel ismin zikir sayısı arasındaki söz konusu uyumu ve uygunluğu da gözetmişti. Yine dinde kutsal, faziletli sayılan gün ve geceler de bulunmaktadır. Her bir güzel ismin haftanın bir gününde ve belli bir saatinde çekilmesinin daha bir yararlı ve faziletli olduğuna dair düşünceler de bir tarafa atılacak cinsten değildir. Ama tüm bunlara rağmen zikir haddizatında çok samimi bir ibadettir. İçten gelen bir duyguyla yapılır. Onu gün, saat ve sayı ile sınırlamak doğasına uygun düşmez. Nitekim Allah (c.c.) da kutsal kitabında bu konuda şöyle buyurmaktadır: Ey iman edenler, Allahı çok zikredin (Ahzab suresi, ayet 41).
Yine de kendisine Allahın güzel isimlerini ebced hesabına göre vird edinenler hayatlarına bir alışkanlığı koyma açısından bir rahatlık ve kolaylık yaşarlar. Bu açıdan ebced hesabına göre Allahın güzel isimlerini çekmek güzel bir alışkanlıktır, virddir. Biz de bu açıdan aşağıdaki tabloda Allahın güzel isimlerinin kısaca açıklamasını verdikten sonra yanlarına ebced değerlerini de verdik. Dileyen kişiler hayatları, istekleri için uygun gördükleri Allahın güzel isimlerini bu ebced hesaplarına göre vird edinebilirler.
tabİnsanın tek başına yalnız havas bilgileri ile zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kamilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. Yoksa esma-i Hüsna için geçerli değildir. Ama yine de esma-i hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefisle mücadele etme ve Allah rızasını amaç olarak görme oluşturur. Çünkü şeytan hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Hem benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşamaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları birbirinden ayırması imköe2nsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa götürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allahın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kamilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle esma-i hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verecektir. Çünkü böyle bir kişi Allahın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Höe2lbuki esma-i hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allahı övüp yüceltme ve O nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allahın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda esma-i hünsadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytan onu aldatmıştır. Allah bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Evet şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: En güzel isimler Allahındır. O halde O na en güzel isimlerle dua edin. O nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).
tab Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendiler, lafza- Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar. Bu durum esma-i hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp esma-i hüsna zikrinde rotasını şaşırmaya daha müsaittir. Esma-i hüsna zikrini çekerken kalp O nun rızası dışında başka yerlere takılabilir. Onu uyarmak ve doğru yola sevk etmek gerekir. Onun için esma-i hüsna zikri çekerken İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.) sözünü en azından başta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar sağlar.
tab Birgün Azerbaycan Bakü de bir dükkanda alışveriş yaparken üst kattaki evinden merdivenlerden inen hanımının geniş bir tabakta tespih olduğu halde dükkan sahibi beyine sunduğunu gördüm. Zikrini tamamladıktan sonra dükkan sahibine namaz kılıp kılmadığını sordum. Namaz kılmadığını söyledi. Ama kendi ismine uygun olan Allahın (c.c.) bir güzel ismini her gün belli bir zamanda belli bir miktarda çektiğini belirtti. Bu sayede bir marifete kavuştuğunu iddia ediyordu. Pek çok kişi ilgili marifet için onu ocak bellemişlerdi. Kapısına geliyordu. Bu işten para da kazanıyordu. Kendisini evliya sanıyordu. Allah (c.c.) bir kulunu nasıl da şaşırtmıştı? O zaman bunun dinde bir dünyevileşme yolu olduğunu düşündüm. Yahudiler de dinlerini benzer bir yolla dünyevileştirmişlerdi. Ahireti unutmuşlardı. Sonra bu işin Azerbaycan daki yaygınlığını gördüğümde daha da şaşırdım. İnsanların Allah a (c.c.) sadece dünyevi bir amaç için yönelmeleri beni daha sonra dehşete sürükledi. Çünkü Allahın (c.c.) güzel isimlerini nefsi ve dünyevi arzuları istikametinde kullanan pek çok insanın istidraclarına da tanık oldum. Onlardaki bu yanlışı görünce içimde doğru olanı yapmak ve bu gibilerin şerlerinden Allah a (c.c.) sığınmak ihtiyacı belirdi. Hayrı da şerri de yaratan Allah tır. Allah (c.c.) kendisine sığınanları da elbette şerlerden koruyandır. Bunun üzerine hayatımda ikinci kez içimde Allahın (c.c.) güzel isimlerini saymak, ezberlemek, onların anlamlarını öğrenip üzerinde düşünmek isteği başladı. Çok şükür bunlar da gerçekleşti. Artık aradan yedi yılı aşkın bir zaman geçmiş bulunmaktadır. Şimdi şu gerçeği derinden anladım ki, zikirde amaç Allah (c.c.) rızasıdır. Zikir, bir ilan-ı aşktır. Allah a (c.c.) kalple, yani aşkla yönelmedir. Allahın (c.c.) güzel isimleri ile amaçlanan şey de doğru bir Allah (c.c.) bilgisi ve itikadı edinip Allahı (c.c.) övüp yüceltmek ve nefsin kusurlarını görüp düzelterek Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmaktır.
tab Havas ilimlerinde insanın isminin anlamı veya ebced değeriyle Allahın (c.c.) güzel isimleri arasında ilgi kurulması ve uygun düşen güzel isim ile zikrin tavsiye edilmesi, bir hak temele dayanıyor olabilir. Gerçekten insan isimleri Allah (c.c.) katında ezelden bilinmekteydi. İnsan isimleri ile karakterler arasındaki ilgi Batı da da pek çok bilginin ve araştırıcının da dikkatini çekmiştir. Bu konuda pek çok kuram ortaya atılmış ve kitap kaleme alınmıştır. Peygamberimiz de bir hadis-i şeriflerinde evladına iyi bir isim takmayı babanın temel görevleri arasında saymıştır. Allah (c.c.), isminin anlamına sahip çıkan, isminin anlamının içerdiği fazilete, iyiliğe, güzelliğe yönelen ve bunun için de ismini güzel niyetiyle, amelleriyle, dualarıyla, zikriyle Allahın (c.c.) güzel isimlerinden uygun olanının gölgesine yaklaştıran kişiye elbette güzel ismine yaraşır ilahi lütuflarda bulunacaktır. Ama bunda da yine Allah (c.c.) rızası gözetilmelidir. Bunu dünyevileştirmek, ticarete dönüştürmek dinden sapmadır. Nefsin ve şeytanın oyuncağı olmaya bir davetiyedir. Onun için bu da çok tehlikeli bir yoldur. Bir yol göstericiyi, ehil birisini, Mürşid-i köe2mili gerektirir.
Allahın (c.c.) sayıya sığmayacak kadar güzel isimleri vardır. Kuran-ı Kerim de bu anlama gelebilecek olan ayet-i kerime şudur: De ki Rabb imin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsa hatta onun bir misli daha takviye edilse bunlar tükenir de Rabb imin kelimeleri bitmez (Kehf suresi, ayet 109).
tab Nasıl bir insanı ismiyle ve unvanıyla tanırsak Allahı (c.c.) da ancak sıfat ve güzel isimleri ile tanıyabiliriz. Yalnız bir insanın isminin anlamıyla kişiliği, davranışları, ahlakı, dünya görüşü uyuşmayabilir. Örneğin bir kişinin adı Muhsin (iyilik yapan) olabilir de herkes ondan kötülük görebilir. Ama Allah (c.c.) için böyle bir şey söz konusu olamaz. Allahın (c.c.) güzel isimlerinde söz konusu olan anlam ile biz Allahı (c.c.) daha yakından tanımak olanağına erişiriz.
tab Allahın (c.c.) zatını düşünmek doğru değildir. Nitekim bu bir hadis-i şerifle de yasaklanmıştır. Ama O nun varlık, olay ve olgular üzerinde görülen sıfatları ve güzel isimleri üzerinde düşünebiliriz. Tabii burada Allahın (c.c.) zatını düşünmek ile kastedilen anlam, O na insana özgü nitelik ve nicelik yakıştırmaktır. Yoksa insanın kendisini Allahın (c.c.) zatı karşısında olduğunu hissetmesi, düşünmesi murakabe adı verilen büyük bir ibadettir.
tab Bütün evren, yeryüzü, canlı ve cansız varlıklar, Allahın (c.c.) sıfatlarına ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktadırlar. Allahı (c.c.) bizlere anlatmak için yaratılmışlardır. Hadisi-i şerifte yetmiş yıllık ibadete denk olarak gösterilen tefekkürün zirvesi de yaratılmış olan şeylerde Allahın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerini görüp üzerinde düşünmektir.
tabİnsan yeryüzünde Allahın (c.c.) halifesi olmak üzere yaratılmıştır. Allahın (c.c.) halifesi olmak demek, Allahı (c.c.) yeryüzünde esma-ül hüsnası ile temsil etmektir. Nitekim Kuran-ı Kerim de (Bakara Suresi, 30-38) Allah (c.c.) ilk insan olan Hz. Adem Aleyhisselöe2mla ilgili olarak bu konu üzerinde durup yeryüzünde bir halife yaratacağını belirtmiştir. Ama melekler insanın yaratılış hikmetini kavrayamayarak Allahın (c.c.) bu kararına itirazda bulunmuşlardır.
tab Melekler Allahın (c.c.) bütün güzel isimlerini temsil edemiyorlardı. Bu yüzden Allahı (c.c.) gereği şekilde tanımıyorlardı. Örneğin onlar Allahın et-Tevvöe2b (Tövbeleri kabul eden) güzel ismini bilmiyorlardı. Çünkü günah işleyemiyorlardı. Dolayısı ile el-Gaföfbr (Günahları bağışlayan), el-Gafföe2r (Günahları çokca bağışlayan), el-Afüvv (Günahları tamamen affeden) gibi günahları bağışlamayı, günahlardan temizlemeyi karşılayan Allahın (c.c.) güzel isimlerinden de habersizdiler. Yine yeme içme nedir bilmeyen bu varlıklar er-Rezzöe2k (Rızık veren) güzel isminden de habersizdiler. Ayrıca Allahın (c.c.) hastaları iyileştirdiği eş-Şöe2fi (Hastalara şifa veren) güzel isminin de hastalanmadıkları için ne anlama geldiğini bilmiyorlardı. Allah (c.c.) öe2lemleri sıfatlarını ve güzel isimlerini tecelli etmek için yaratmıştı. Melekler istemese de bu gerçekleşecek, meleklerin haksızlığı kendilerine ispat edilecekti. Nitekim Allah (c.c.) Hz.Adem i (a.s.) yaratıp eşyaların isimlerini kendisine öğretince bunların isimlerini meleklerine de sordu. Ama onlar bu konuda cahildiler. Bir şey bilmiyorlardı. Hatalarını anlayıp Allah tan (c.c.) af dilediler (bk. Bakara suresi, ayet 30-39).
tab Allahı (c.c.) gözler göremez. Ama kalpler Allah a (c.c.) yönelebilir.
tab Güzel isimlerle (esma-ül hüsna) kalbi Allah a (c.c.) yöneltmek üç şekilde mümkündür: Ya O nun güzel isimlerini zikretmekle ya dualarda kullanmakla ya da yaratılmışlar üzerinde O nun güzel isimlerini düşünmekle olur.
Şayet virt dersi verecek ehil birisi, mürşid-i kamil bulunmadığında bir vakit namazının bitiminin arkasında bu isimleri bize bağışlayan ve sayılmasını isteyen peygamberimizin (s.a.s.) ruhuna bir fatiha hediye ettikten sonra Allahın (c.c.) güzel isimleri aşağıdaki esma-ül hüsna tablosundaki sırasıyla çekilebilir. Ayrıca onun içerisinden seçilen bir veya birkaç güzel isim anlamı dosdoğru bilindikten sonra sayıya vurmadan veya ebced sayısına göre her gün gece ve gündüz bir çeşit aşkla zikredilerek yüceltilebilir. Bu zikir sırasında insan isimleri ile Allahın (c.c.) güzel isimlerinin karışmaması, daha doğrusu Allahın (c.c.) güzel isimlerinin insan isimlerini çağrışım yapmaması için zikrini çektiğimiz güzel ismin başına yöe2- veya el- takılarını koymamız gerekir. Örneğin yöe2-Metöeenü, el-Köe2diru gibi. Bir de bu güzel isimlerle birlikte takdis cümlelerini zikretmek bu açıdan çok yararlıdır. En azından başta ve sonda birer kere de olsa takdis cümlelerini söylemek zikrimize bir ağırlık ve içtenlik katacaktır: el-Metöeenü celle celöe2luhu, yöe2-Köe2diru celle şöe2nuhu gibi. Bu iki takdis cümlesinden her biri bütün güzel isimler için kullanılabilir.
Bilindiği üzere İslam dinine Kelime-i şahadetle girilir. O da Allah tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammed in (s.a.s.) Allahın (c.c.) kulu ve peygamberi olduğuna kalp ile inanıp onu dil ile tasdik etmektir. Buna göre İslamın bir yarısını Allah a (c.c.) iman, diğer yarısını da peygambere iman oluşturmaktadır. Allah a (c.c.) iman etmeden önce de O nu sıfat ve güzel isimleri ile tanımak gerekir. Allah a (c.c.), peygamberlere iman dışında imanın diğer rükünleri olan meleklere, kitaplara, ahiret gününe, kadere iman Allahın (c.c.) sıfatlarının ve güzel isimlerinin bir uzantısı olarak düşünülebilir. Yani bir Müslüman Allahı (c.c.) sıfat ve güzel isimleri ile tanımadığı zaman imani ve itikadi bazı zayıflıklar ve eksiklikler içerisinde bulunabilir. Bu açıdan Allahı (c.c.) sıfat ve güzel isimleri ile tanımak, bilmek her Müslüman için en başta gelen görev ve iştir.
tab Allahın (c.c.) güzel isimleri, Ebu Hüreyre nin (r.a) peygamberimizden (s.a.s) bir müjde ile birlikte rivayet ettiği bir hadis-i şerifte geçmektedir: Allahın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları sayarsa cennete girer.
tab Kuran-ı Kerim de ve hadis-i şeriflerde söz konusu doksan dokuz isim dışında Allahın (c.c.) daha pek çok güzel ismi geçmektedir.
tab Bu hadisteki sayma (ahsöe2höe2) sözcüğü nedense konuyla ilgili kitaplarda çeşitli açıklamalara neden olmuştur. İhsöe2 etme (sayma) ile sadece Allahın (c.c.) doksan dokuz güzel ismini arka arkaya sıralamanın kastedilmediği, bunları ezberlemek, bunların anlamlarını bilmek ve üzerinde düşünmek gerektiği de söylenmektedir. Ben bu görüşe bir noktada itiraz ediyorum. Eğer böyle anlamlar gözetilmiş olsaydı sadece sayma denilmez, bunları ezberlemek, bunların anlamlarını bilmek ve üzerinde düşünmek gerektiği de açıkça belirtilirdi. Hoş bu isimleri sayma külfetine katlanan bir kişi için bunları ezberleme, bunların anlamlarını öğrenmek ve üzerinde düşünmek de zevkli bir iş olacaktır. Sayma yanında bunları ezberleme, bunların anlamlarını öğrenmek ve üzerinde düşünmek çok daha kolay ve kendiliğinden gelişen bir süreçtir.
tab Aslında ben ihsöe2 etme kavramı ile bu çeşit anlamların kastedilmediğini iddia etmiyorum. Sadece hadis-i şerifte bu anlamların belirtilmemesine dikkat çekmek istiyorum. Hatta ben bu söylenenleri tastik etmekle kalmıyor, eksik bile kabul ediyorum ve ihsöe2 etme kavramının çok daha geniş bir anlamda kullanıldığını düşünmekteyim. Allahın (c.c.) her bir güzel ismi O nun bir sıfatına ışık tutmaktadır. Mümine yakışan şey Allahı (c.c.) dosdoğru tanıyıp yüceltmek ve O nun ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bu da Allahın (c.c.) bu güzel isimlerinden nasiplenmekle olur. Gerçi ihsöe2 etme kavramı üzerine savunduğum bu düşüncede ben yalnız değilim. Şah-ı Nakşibendöee Hazretleri (k.s.) de Allahın (c.c.) 99 güzel ismi ile ilgili bu hadis-i şerifteki ihsöe2 etme kavramı ile Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmanın kastedildiğini belirtmektedir. Allahın (c.c.) 99 güzel isminden birkaçını buna örnek olarak zikredeyim: Allah (c.c.) el-Keröeem (Çok cömert) ise kulu da cömert olmalı. Allahın (c.c.) el-Halöeem (Sabreden, cezadan vazgeçen) güzel ismi kulda ağırbaşlılığı gerektirir. Es-Saböfbr (Çok sabırlı) güzel ismi kulun öfkesine hakim olmasını ister. El-Hamöeed (Kendisine şükür ve hamd edilen, övülen) güzel ismi kulun daima Rabb ini övmesini ve O na şükürde bulunmasını icap ettirir vb. İşte ilgili hadiste cennet gibi büyük bir nimet söz konusu ise bu kula ancak Allahın (c.c.) 99 güzel isminin gereklerinin yerine getirilmesi ile nasip olabilir.
tab Burada şu hususa özellikle dikkati çekmek isterim: Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak O na yakışır bir kul olmak demektir. Kendinde bir benlik, üstünlük görmek değildir. Güzel isimlerden kula gerekli olan dersi çıkarıp bunu yaşamına uygulamaktır. Bir kul ne kadar Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklansa da bu hiçbir zaman Allah a (c.c.) benzemek olarak düşünülmemelidir. Zira Allah ta (c.c.) her türlü kemal mutlak ve sonsuzdur. İnsanda ise her kemal mutlaka kusurlu ve sınırlıdır. Tabii Allahın (c.c.) her güzel isminden farklı bir ders çıkarılır. Kiminde kul için ideal bir ahlak kuralı söz konusudur. Bunlar kulu terbiye etme özelliğine sahiptirler. O nun rububiyyetine ait güzel isimlerdir. Örneğin Allah (c.c.) günahların üzerini örten ve bağışlayan (el-Gaföfbr) olduğuna göre O nun kulu da insanlarla olan ilişkilerinde kusurları gizleme ve affetme yolunu tutmalıdır. Yine Allah (c.c.) karşılıksız iyilik yapan (el-Berru) olduğuna göre kula yakışan şey de Allah (c.c.) rızası için insanlara iyilik etmektir. Ama bazı güzel isimlerde kulun alacağı dersin mahiyeti değişir. Çünkü ilgili güzel isimler ortaklık kabul etmez. Teslimiyet, övgü ve yüceltme isterler. Bunlar O nun uluhiyyetine ait güzel isimlerdir. Örneğin el-Celöeel güzel ismi Allahın (c.c.) emir ve yasak koyma yetkisini tanımayı gerektirir. El-Hakem güzel ismi her konuda O nu hüküm sahibi kabul etmeyi gerekli kılar. Biz bu tür güzel isimleri de dosdoğru anlayıp sürekli zikirle yücelterek kulluk makamına ulaşabiliriz.
tab Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak tasavvufta bekabillah (Allah ta [c.c.] baki olmak) makamına işarettir. Bunun için de önce fenafillaha (Allah ta [c.c.] fani olmak) ulaşmak gerekir. Fenafillah, kulun tövbe ile Allahın (c.c.) yasaklarından kaçınmasının ve emirlerine uymasının ardından dünyayı gönülden çıkarması, tevekkül, kanaat, uzlet, devamlı zikir, hakka tam anlamıyla yönelmek, sabır, murakabe gibi şartları yerine getirmesinden sonra Allahın (c.c.) rızasına ulaşmasıyla meydana gelen bir haldir. Nefsin arınması ile meydana gelir. Buna göre Allahın (c.c.) ahlakıyla ahlaklanmak çok sıkı bir nefis tezkiyesinden ve kalp tavsiyesinden sonra ancak mümkün olmaktadır. Bu da ancak bir mürşid-i kamilin rehberliğinde gerçekleşebilir. Yalnız başına mümkün değildir.
tab Kim bilir, belki de Allah (c.c.), bu güzel isimleri her gün sayan (ihsa eden) kişiye Allahı (c.c.) dosdoğru tanıyıp yüceltme ve O nun ahlakıyla ahlaklanma nimetlerini de hediye ediyor ve bundan dolayı da ilgili hadis-i şerif sadece Allahın (c.c.) 99 güzel ismini sayma işlemine işaret etmekle yetinmiş olabilir. Çünkü Allah (c.c.) cömerttir. O nun cömertliğini sınırlandırmak, kurallara bağlamak doğru değildir. Tarikatlar yolu ile onca emek ve zaman zarfında elde edilen marifete Allah (c.c.) dilerse bir insanı bir anda da ulaştırabilir. Allah (c.c.), vesileler olmadan da bağışta bulunabilir. Bu açıdan Allahın (c.c.) 99 güzel ismini sayma işini küçümsemek, ihmal etmek doğru değildir. Bunda büyük bir sır, büyük bir hikmet, hadis-i şerifin işaret ettiği cennet nimeti gizlenmiş olabilir. Kimse Allahın (c.c.) rızasının nerede saklı olduğunu bilemez. Bize düşen görev, eleştirmekten ziyade Allah (c.c.) hakkında peygamberin söylediği her sözün gereğini yerine getirerek uymaktır.
tab Aslında zor olan bu güzel isimleri ezberlemek değil her gün saymaktır. İlgili hadis-i şerifi yorumlamadan anlaşılan temel anlam da güzel isimleri saymak tır. Bu kağıda bakıp okumakla da gerçekleşen bir işlemdir. Yalnız kağıdın ve yazının yaygın olmadığı peygamberimiz (s.a.s) döneminde sayma ile ezberden okuma nın kastedildiği tartışma gerektirmeyecek oranda açıktır. Bu açıdan ilgili hadis-i şerifin ruhuna uygun olan yöntem, bunları ezberleyerek saymaktır.
tab Allahın (c.c.) 99 güzel isminden bazılarını yalnız başına söylemek doğru değildir. Görünüşte bunlarda olumsuz bir anlam söz konusudur. Yalnız Allah a (c.c.) hiçbir şekilde olumsuz bir sıfat ve güzel isim verilemez. Olumsuzluklar kulun nefsinden kaynaklanır. Allah (c.c.), kul şerri istediği için yaratır. Ama bundan razı olmaz. Kul günaha girdiğinde çoğu kez hemen cezalandırmaz. Bunda genellikle sabırlı, anlayışlı davranır. Ona süre tanır. Çoğu kez affeder. Tövbe ettiğinde geçmiş günahlarını bağışladığı gibi bunları sevaba da dönüştürür. Ama bazen de kulun kendisini düzeltmesi ve toparlaması için ona bela ve musibet verir. Kısacası O nun rahmeti gazabını geçmiştir. İnsanların hidayeti ve irşadı için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. Bütün varlık öe2lemi O nun sıfat ve güzel isimlerine tercümanlık yapmaktadır. Tüm bunlara rağmen bir insan da Allah a (c.c.) ve peygamberine karşı geliyorsa, hak dine karşı düşmanlık gösteriyorsa artık ölümden sonra başına gelecek azabı kendisi hazırlıyor demektir. Bunda Allahı (c.c.) suçlayacak hiçbir hakkı yoktur. Bu açıdan ilgili güzel isimleri olumlu anlama sahip karşıtlarıyla hem birarada zikretmek hem de birarada değerlendirmek ve anlamak gerekir: el-Köe2bidu/el-Böe2situ (Sıkan, bunaltan-Genişlik veren), el-Höe2fidu/er-Röe2fi u(Manevi olarak aşağı indiren-Yukarı çıkaran), el-Mu izzu/el-Müzillü(İzzet şeref veren-Zillet ve alçaklık veren), el-Mu töee/el-Möe2ni u(Veren, ihsan den-Engel olan), ed-Döe2rru/en-Nöe2fi u(Zarar veren-İyilik veren).
tab Allahın (c.c.) 99 güzel ismini arka arkaya sayma, bunların üzerinde düşünme sırasında bir şey hemen dikkati çeker: Bunların sırlamasında bir gelişigüzellik yoktur, derin bir hikmet yatmaktadır. Sadece anlam bakımından zıt olanlar birbiri ardı sıra gelmemiştir. Anlam bakımından birbirini bütünleyen, aralarında anlam ayırtısı olan, biri diğerinin anlamını açıklamaya yardım eden güzel isim veya güzel isimler ya biri diğerinin önünde veya arakasında ya da yakınında yer almıştır.
tab Allahın (c.c.) güzel isimleri ile dua etmek, yani uygun düşen güzel isimlerle Allah a (c.c.) tevessül etmek, duanın kabul olmasında çok etkilidir. Tevessül etmek duada bu isimleri vesile kılmaktır.
tab Allah a (c.c.) güzel isimlerle tevessül etmek, Allah a (c.c.) hamd u senöe2 edip peygamberine ve öe2l u ashöe2bına salöe2t ve selöe2m getirdikten sonra dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimleri seçmekle ve duamızda zikrederek bunun yada bunların hakkı, fazileti, bereketi üzerine Allah tan (c.c.) istemekle olur. Örneğin, Hamd öe2lemlerin Rabb i Allah a (c.c.) mahsustur. Salöe2t ve selöe2m Hz. Muhammed in ve öe2l u ashöe2bının üzerine olsun. Ey Keröeem olan Allahım, kazancımıza bereketini, cömertliğini kat! , Allah a (c.c.) hamd, habibine salöe2t ve selöe2m olsun. Ey Allahım el-Ganiyy, el-Muğnöee olan ism-i şeriflerinle hiçbir kula muhtaç olunmayan, bizi azdırmayacak, senin dinine hizmet edebileceğimiz zenginliği diliyoruz! , Allah a (c.c.) kelimeleri adedince hamd u senöe2lar olsun. Habibi Muhammed Musatafa ya, öe2l u ashöe2bına ve ehl-i beytine de gökteki yıldızlar adedince salöe2t ve selöe2m ederim. Ey es-Selöe2m, el-Mü min ve el-Müheymin olan Allahım, yolculuğumuzun kazasız belasız geçmesini nasip eyle... , Allah a (c.c.) binlerce kez hamd, resöfblüne binlerce kez salöe2t ve selöe2m olsun. Allahım beni bağışla. Çünkü Sen Gaföfbr ve Rahöeem sin. gibi.
tab Allahın (c.c.) güzel isimleri dolayısıyla tartışılan bir konu da hangi güzel ismin ism-i a zam (en büyük isim) olduğudur. Peygamberimiz (s.a.s) çeşitli hadis-i şeriflerde ism-i a zamın bulunduğuna, bununla dua edenin duasının kabul edildiğine işaret etmişken bunun hangi güzel isim olduğunu belirtmemiştir. Bunu öğrenmek isteyenlere de net bir yanıt vermemiştir. İslam bilginleri ve öe2rifleri de ism-i a zamla ilgili farklı iddialarda bulunmuşlar, ortak bir güzel isimde anlaşamamışlardır. Örneğin Hz. Ali (r.a) el-Ferd (Tek), el-Hayy (Diri), el-Kayyöfbm(Her şeyi ayakta tutan), el-Hakem (Yargılama ve hükmetme yetkisine sahip olan), el-Adl (Mutlak adalet sahibi), el-Kuddöfbs (Eksik ve kusurdan münezzeh) olmak üzere bu altı güzel ismi ism-i a zam olarak kabul etmiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife ye (rah.a.) göre el-Hakem ve el-Adl güzel isimleri ism-i a zamdır. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin (k.s.) ism-i a zamı, el-Hayy güzel ismi idi. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) ise el-Kayyöfbm güzel ismini ism-i a zam olarak görmüştü. İsm-i a zamın ism-i Celöe2l (Allah adı) olduğunu söyleyenler daha inandırıcı bir görüş sunmaktadırlar. Bunlara göre Allah (c.c.) dışındaki güzel isimler Allahın (c.c.) bir sıfatına dayanırken sadece Allah (c.c.) O nun zatına dayanmakta ve özel isim olmak dışında da kullanılmamaktadır. Dolayısıyla ism-i a zam olmaya en layık olanı budur. İsm-i a zamı Allah (c.c.) ismi olarak gören bazılarına göre bu ismin ism-i a zam olması, zikredenin suda boğulmak üzere olan insanın yardım istemesi gibi olan samimiyetiyle mümkündür. Bu konuda benimsenen bir yaygın kanaat de şudur: İsm-i a zam dua konusuna göre değişmektedir. Bunlara göre Allahın (c.c.) her güzel ismi yerine göre ism-i a zam olabilir. Bunu da belirleyen şey dua konumuza uygun olan güzel isim yada güzel isimlerin seçimidir. Bence bu sonuncu görüş daha isabetlidir. Nasıl dişimiz ağrıdığında ilgili doktora gidiyorsak, musluğumuz bozulduğunda da tesisatçıyı çağırıyorsak Allahın (c.c.) her bir güzel ismi de duruma göre yararlı olur. Hale uygun güzel isim veya güzel isimler işi ehline teslim etmek gibi güzel bir sonuç doğurabilir. Bu durumda ilgili güzel isim veya güzel isimler o durumun ism-i a zamı olabilir. Tabii ism-i a zam için daha başka güzel isimleri de kabul edenler bulunmaktadır.
tab Kuran-ı Kerim de Allah (c.c.) güzel isimleri ile dua edilmesi (tevessül edilmesi) üzerinde de durmuştur: En güzel isimler Allahındır. O halde O na en güzel isimlerle dua edin. O nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180). Bu ayette dikkati çeken nokta, bazı insanların Allahın (c.c.) bu güzel isimleri ile razı olmayacağı dualarda bulunmasıdır. Allah (c.c.) kulunun sadece dünyalık istemesinden hoşnut olmaz: Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şöfbröe2 suresi, ayet 20). Bu açıdan duada ahireti ihmal etmek büyük bir eksikliktir. Kuşkusuz bununla dünyalık istemenin doğru bir şey olmadığını iddia etmiyoruz. Demek istediğimiz şey, istediğimiz dünyalık ile ahirete dönük ve Allahın (c.c.) razı olacağı bir işi ve kazancı düşünmeliyiz.
tab Allahın (c.c.) güzel isimleri ile dünyalık istemenin yanında başkalarının kötülüğünü, örneğin sevmediğimiz birinin ölümünü temenni etmek çok tehlikelidir. Belki böyle bir beddua kabul olunabilir, ama kişi bununla büyük bir bedel Şyebilir. Örneğin başkalarının da onun aleyhinde yapacağı ufacık bir beddua hemen yerini bulabilir. İnsanlara karşı merhametli olmak, onların kusurlarını bağışlamak, işleri Allah a (c.c.) havale etmek bize başkalarının beddualarında bir kalkan gibi vazife görecektir. Kısacası başkalarına reva gördüğümüz muameleyi Allah (c.c.) bizim kaderimiz kılabilir. Aslında başımıza gelen kötü şeyler her ne kadar insanlar eliyle de gerçekleşse Allahın (c.c.) izni ve yaratmasıyla meydana gelmektedir. Bunun da genellikle nedeni günahlarımızdır. Başkalarına beddua etmeden, öfkelenmeden ve zarar vermeden önce ilgili bela ve musibetin nedenini kendimizde aramalıyız. Bu Allahın (c.c.) bir kanunudur. Şu ayet-i kerimeler buna işaret etmektedirler: Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şöfbröe2 suresi, ayet 30). , Sana gelen her iyilik Allah tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisöe2 suresi, ayet 79).
Allahın (c.c.) bazı güzel isimleri insanlara ad olarak da verilmektedir: Metin, Kadir, Samet, Reşit, Nur, Mecit, Celil, Aziz, Halil gibi. Bunda dini bir sakınca olmamakla birlikte bu güzel isimlerin kul anlamına gelen Abd sözcüğü ile birleşik isim olarak kullanılması daha uygundur: Abdulkadir, Abdussamed, Abdürreşid, Abdulhamid gibi. Yalnız Allahın (c.c.) bazı güzel isimlerinin bizzat peygamber tarafından insanlara ad olarak verilmesi yasaklanmıştır: Başta Allah (c.c.) özel ismi olmak üzere, Rahmöe2n, Rabb, Hakem, Ahad gibi.
Allahı (c.c.) güzel isimleri ile tanıyan ve O na güzel isimleri ile inanan birisinin Teist yada Deist olması olanaksızdır.
Allahın (c.c.) zikrinde gözetilecek asıl amaç, O nun rızasıdır. O nun güzel isimleri ile dünyalık isterken utanmamız gerekir. Zira Allahın (c.c.) indinde bu dünyanın hiçbir değeri yoktur. Bu konuya peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle işaret etmişlerdir: Eğer Allahın yanında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı kafirler ondan bir yudum su içemezlerdi. Başka bir hadis-i şeriflerinde de Dünya lanetlidir, dünyada olan her şey lanetlidir; yalnız Allah için olan bunun dışındadır. buyurmuşlardır. Allah (c.c.) ahirette inanan kulları için akla gelemeyecek, hayal edilemeyecek nice nimetler yaratmıştır. Kuşkusuz cehennemden sığınmak, cenneti istemek de güzel şeylerdir. Ama Allahın (c.c.) rızası bunlardan daha öte, daha güzel olan bir amaçtır. O nun rızası kazanıldığı zaman elbette cehennem bizden uzak, cennet de bizim mekanımız olacaktır. Allah a (c.c.) geçek anlamıyla iman eden öe2şıklar ve öe2rifler O nun cemalini görmek için cennete de değer vermemişlerdir.
Allahın (c.c.) Doksan Dokuz İsmi, Kısa Açıklamaları ve Ebced Değerleri:
1.Allah (Hüve l-lahi llezi löe2-ilöe2he illöe2 Hu. 66)
2. er- Rahmöe2n (Herkese acıyan, merhametli. 298)
3. er-Rahöeem (Esirgeyen. 258)
4. el-Melikü (Gerçek hükümdar. 90)
5. el-Kuddöfbsü (Eksiklik ve kusurdan uzak olan, her türlü kemal sıfata sahip olan.170)
6. es-Selöe2mü (Varlıklara esenlik ve afiyet veren. 131)
7. el-Mü minü (Müslümanlara müminlik vasfını veren, onları gazabından emniyete çıkaran. 137)
8. el-Müheyminü (Gözetleyen, yapılan amelleri tasdik eden, güvenilir, velileri koruyan. 145)
9. el-Azöeezü (Şeref yüceliği, galip gelme. 94)
10. el-Cebböe2ru (Dilediği şeyi yapan, yaptıran, dilediği şeye zorlatan. 206)
11. el-Mütekebbiru (Büyüklük ve üstünlük gösteren.662)
12. el- Höe2lıku (Yoktan yaratan. 731)
13. el-Böe2ri u (Varlık türlerini uygun ve ölçülü yaratan. 214)
14. el-Musavviru (Varlık türünün her bir bireyini belli özellik, nitelik ve nicelikte yaratan onlara betimleyebileceğimiz biçimleri veren. 336)
15. el- Gafföe2ru (Günahları çok bağışlayıcı olan. 1281)
16. el-Kahhöe2ru (Öfkesi ve cezası şiddetli olan; her varlığa hakim olan ve üstün gelen. 306)
17. el-Vehhöe2bu (Her şeyi karşılıksız bağışlayan, veren. 14)
18. er-Rezzöe2ku (Rızık veren. 308)
19. el-Fettöe2hu (kapalı şeyleri açan; sıkıntıları ortadan kaldıran ve sorunları çözen; hakla batılın arasını açan. 489)
20. el-Alöeemu (Her şeyi bilen. 150)
21. el-Köe2bidu (Sıkan, daraltan. 903)
22. el-Böe2situ (Genişlik ve ferahlık veren. 72)
23. el-Höe2fidu (Aşağı indiren, dereceleri düşürten)
24. er-Raföee u (Yukarı yükselten, dereceleri artıran. 351)
25. el-Mu izzu (Şeref, izzet, haysiyet ve namus yüceliği veren. 117)tab 26. el-Müzillü (kulun yaptığı günahlar sonucu toplumdaki şeref, hassasiyet ve namus gibi değerlerini lekelemesine izin veren, bunları elinden alan, zillete düşüren. 170)
27. es-Semöee u (Her şeyi işiten. 180)
28. el-Basöeeru (Her şeyi gören 302)
29.el-Hakemü (Allah (c.c) Kuran-ı Kerim le insana ve topluma hükmeder 68)
30. el-Adlu (Eksiksiz, mutlak adalet sahibi.104)
31. el-Latöeefu (Lütfu bol olan; ince derin anlamları bilen; latif varlıklara hükmeden. 129)
32. el-Haböeeru (Her şeyden haberi olan. 812)
33. el-Halöeemu (Kulun yaptığı kötü şeylere yumuşak davranan, anlayışlı olan. 88)
34. el-Azöeemu (Ululuk, yücelik sahibi. 1020)
35. el-Gaföfbru (Günahları bağışlayan. 1286)
36. eş-Şeköfbru (Asıl kendisine teşekkür edilecek yüce varlık. 526)
37. el-Aliyyu (Varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olmayan Allahın kudretinin ve zatının yüceliği. 110)
38. el-Keböeeru (Varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olmayan Allahın kudretinin ve zatının büyüklüğü. 232)
39. el-Haföeezu (Koruyan, saklayan. 998)
40. el-Muköeetu (Herkese hak ettiği karşılığı veren;rızıkları taksim eden, varlıklara günlük gıdalarını veren. 550)
41. el-Hasöeebu (Kullarının hesabını bilen, gören. 80)
42. el-Celöeelü (Azamet, yücelik, ululuk izzet sahibi olmak, heybetinden korku ve kaygı uyandırmak, emir ve yasaklar koymak, varlıklara özgü sıfatlardan uzak durmak. 73)
43. el-Keröeemü (Cömert olan. 270)
44.er-Raköeebu (Gözetleyen. 312)
45. el-Mucöeebu (Duaları kabul eden. 55)
46. el-Vöe2si u (Allah (c.c) her yönüyle varlıkları kapsayıcıdır, o nun dini ve nimetleri geniştir. 137)
47.el-Haköeemu (Her işe Allah kaza ve kaderle hükmeder, Allah her işi bir hikmete göre yapar. 78)
48.el-Vedöfbdu (Allah müminleri sever, Allah asıl sevilecek olandır. 20)
49. el-Mecöeedü (İhsanı, bereketi, rahmeti ile şanı, şerefi pek yüce ve büyük olan.57)
50. el-Böe2 isu (Ölüleri dirilten, peygamberleri gönderen. 573)
51. eş-Şehöeedü (Kullarının her işine şahit olan, Kendi varlık ve birliğine kullarını şahit kılan. 319)
52. el-Hakku (Allah gerçeği ortaya serer, yalanı, yanlışı geçersiz kılar. 108)tab
53. el-Veköeelü (Allah zulme uğrayanların, her işte Kendisine güvenenlerin vekilidir. 66)
54. el-Kaviyyu (Allah sınırsız güç ve kudret sahibidir. 117)
55. el-Metöeenü (Allah gücü azalmayandır. 500)
56. el-Veliyyü (Allah müminlerin dostudur, seçtiği kulları Kendisine dost kılar. 46)
57. el-Hamöeedu (Övgüye layık olan. 68)
58. el- Muhsöee (Allah varlıkları ve onların sayılarını bilendir. 148)
59. el-Mübdiü (Allah ilk kez, örneksiz yaratandır. 56)
60. el-Müöeedü (Allah öldükten sonra ikinci kez, tekrar hesap için yaratandır. 124)
61. el-Muhyöee (Ölüleri diriltendir. 68)
62. el-Mümöeetü (Hayatı alan, öldüren. 490)
63. el-Hayyu (Allah diridir. 18)
64. el-Kayyöfbmu (Allah varlığının devamı için kimseye muhtaç değildir, her varlık Onunla ayakta durmaktadır, varlığının devamı için Ona muhtaçtır. 156)
65. el-Vöe2cidu (İstediğini bulan, meydana getiren. 14)
66. el-Möe2cidu (Allah şanına, şerefine, yüceliğine, büyüklüğüne uygun olarak ihsan, rahmet, bereket sahibidir. Allah ihsanı, rahmet, bereketiyle dilediği kişinin şanını, şerefini, kadrini yükseltir. 48)
67. el-Vöe2hidu (Allah sıfatlarında ve güzel isimlerinde birdir. Onun sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. 19)
68. el-Ahadu (Allah zatında eşsiz ve benzersizdir. 13)
69. es-Samedu (Hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan, izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı ve ihtiyaçlar konusunda kendisine başvurulan lider. 134)
70. el-Köe2diru (Her şeyi yapabilen, edebilen. 305)
71. el-Muktediru (Her şeye gücü, kudreti yetebilen. 144)
72. el-Mukaddimu (Çeşitli konularda hikmeti gereği dilediğini öne geçiren. 184)
73. el-Muahhiru (Dilediği konularda hikmeti gereği dilediğini geriye bırakan. 846)
74. el-Evvelü (Öncesi olmayan ilk. 37)
75. el-öc2hiru (Sonrası olmayan son. 801)
76. ez-Zöe2hiru (Allah evrendeki ayetleri ile sıfat ve güzel isimlerini ortaya sermiştir. Kendisi ni belli etmiştir. 1106)
77. el-Böe2tınu (Allah zatını duyu organlarının algılamasından gizlemiştir. Allah a gönül yolu ile yaklaşılabilinir.62)tab 78. el-Vöe2löee (Yöneticilerin yöneticisi, mülkünde istediği gibi tasarruf eden.47)
79. el-Müteöe2löee (Aşkın, bütün yaratılmışlardan farklı olan. 551)
80. el-Berru (İyilik eden, iyiliği çok olan. 202)
81. et-Tevvöe2bu (Kula günahlardan tövbe etme nimeti veren, kulun tövbesini kabul eden. 409)
82. el-Muntekimu (Suçluları cezalandıran, mazlumun hakkını alan. 630)
83. el-Afüvvu (Günahları affeden, silen. 156)
84. er-Raöfbfu (Pek şefkatli olan.286)
85. a.Möe2lik-ül
Mülki (Allah mülkün gerçek sahibidir.212)
b.Zü l- Celöe2li
ve l-İkröe2mi (Allah ululuk ve ikram sahibidir. 1098)
c.el- Muksitu (Allah denge, ölçü ve adalet sahibidir. 209)
86. el-Cöe2mi u (Dağınık şeyleri bir araya toplayan, parçaları, gönülleri birleştiren. 114)
87. el-Ganiyyu (Allah kimseye muhtaç olmayan zengindir.1060)
88. el-Muğnöee (Allah dilediğini zengin edendir.1100)
89. el-Mu töee (Allah hikmeti gereği dilediğine ihsanda bulunandır.129)
90. el-Möe2ni u (Allah hikmeti gereği dilediğine hayrı, şerri engelleyendir. 161)
91. ed-Döe2rru (Şer, zarar hikmeti gereği Allah tan gelir.1001)
92. en-Nöe2fi u (Hayır, iyilik hikmeti gereği Allah tan gelir. 201)
93. en-Nöfbru (Nurlandıran, nur kaynağı. 256)
94. el-Höe2döee (Kalplere hidayet yolunu gösteren, insanlara hidayet veren. 20)
95. el-Bedöee u (Allah eşsizdir, benzersizdir; örneksiz yaratandır. 86)
96. el-Böe2köee (Var oluşunun sonu olamamak. 113)
97. el-Vöe2risu (Her şeyin tek varisi; hakiki sahibi olan. 707)
98. er-Reşöeedu (Doğru yola ulaştıran, irşad eden. 514)
99. es-Saböfbru (cezaları erteleyen, çok sabırlı. 289)
99. es-Saböfbru
Muhsin İyi
Allaha Tövbe Etmek, Allahın Bağışlaması, Affı (Et-Tevvab, El-Gafur, El-Gaffar)
Allah (c.c.) kendisine yönelen ve tövbe eden kullarının günahlarını bağışlar. Şeytan, insanları genellikle Allahın (c.c.) çok bağışlayıcı sıfatıyla kandırır. Allah (c.c.) nasıl olsa günahları bağışlar, diyerek insanlara günahı sevimli gösterir: Ey insanlar, Allahın vadi gerçektir. Öyle ise sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok hilekar şeytan da Allahın merhamet ve affını ileri sürerek sizi kandırmasın! (Föe2tır suresi, ayet 5)
tab Her günah işlendiğinde kalpte bir siyah leke bırakır. Gün gelir kalp işlenen günahlarla kapkara kesilir, artık kalbin arınma ve Allah a (c.c.) yönelme arzusu da ortadan kalkar. Kul Allahın (c.c.) kendisine dünyada ve ahirette azap etmeyeceği konusunda bir eminlik duygusu içerisine girer. Başa gelen felaketler, bela ve musibetler de onun için bir şey ifade etmemeye başlar. Artık böyle birisi için hidayet kapısı da kapanır. Kalbi mühürlenir. Anlaşılır ki Allah (c.c.) böyle birisini el-Cebböe2r güzel ismiyle dünyada isyanıyla baş başa bırakmış, ahirette de onun büyük bir azaba uğramasına hükmetmiştir. Oysa Allahın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismi (el Gafföe2r) mümin için bir umut kapısıdır. O kendisini hep günahkar görür. Hep bir arınma duygusu içerisindedir. Bunun için Allahın (c.c.) et Tevvöe2b (tövbeleri kabul eden) güzel ismine sığınır. Yaptığı iyi amelleri gözünde değersizdir. Her gün kusur ve hatalarını arar, bunlara tövbe eder. Geçmiş günahları için büyük bir pişmanlık yaşar. Eksik ibadetlerini tamamlamaya, hatalarını ve yanlışlarını telafi etmeye çalışır. Sadece Allahın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismine (el-Gafföe2r) güvenir.
tab Hıristiyanlar, günahlarında umutsuzluğa düşmüşlerdir. Bunun için kendilerini, nefislerinin işlediği kötülüklerden arındıracaklarına, yani tövbe edeceklerine bir kurtarıcı beklemişlerdir. Onlara göre Hz. İsa Alehisselöe2m, Allahın (c.c.) -haşa- oğludur. İnsanları içerisinde bulundukları günah bataklığından kurtarmak için yeryüzüne gönderilmiştir. Ona inananların günahlarına kefaret olmak üzere Allah (c.c.) feci bir biçimde öldürülmesine izin vermiştir. Böyle olunca bir Hıristiyan için Hz. İsa Alehisselöe2ma inanmak, yaşamında günahlara pişman olmadan ve olumlu anlamda bir değişim geçirmeden Allah (c.c.) tarafından affedilmek demektir.
tab Bir Hıristiyan Hz. İsa Alehisselöe2m ile ilgili bu batıl inancı yanında papazlara günahlarını itiraf ettikten sonra da tüm günah yükünü üzerinden attığına inanmaktadır. Tabii tüm bunlar Allahın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismiyle (el-Gafföe2r) açıklanabilecek şeyler değildir. Allah (c.c.) günahları kulda gerçek anlamıyla bir pişmanlık olduğu zaman affeder. Bu pişmanlık da insanın o günahı işlediğine içten üzülmesiyle, bir daha işlememesiyle ve yanlışını telafi etmek istemesiyle kendisini belli eder. Yani Allahın (c.c.) tövbe nimetiyle (et-Tevvöe2b güzel ismiyle) o kula yönelmesi ile olur. Gerçi Allahın affı için tövbe şartını ileri sürüp O nun merhametini ve bağışlamasını sınırlamak da doğru değildir. Kuran-ı Kerim de Allah şirk dışında kalan bütün günahları da affedebileceğini de belirtmiştir (bk.Nisa suresi, ayet 48).
tab Tövbe kulun günahlarının affı yolunda başvuracağı temel yoldur. İnsan için günahların affı için tövbe etmek başta gelen bir yol olmasına karşın Allahın (c.c.) rahmetini ve bağışlamasını sadece kulun tövbesiyle sınırlamanın da doğru olmadığını belirtmiştik. Yalnız insanın günahını yada günahlarını Hz. İsa Alehisselöe2mın ve papazın üzerine yıkarak yada onlara yükleterek kurtulmak istemesi ve hiç pişmanlık duymadan eline geçen fırsatta hemen o günahı yada günahları tekrar işlemesi, Allahın (c.c.) günahları çok affedici ismiyle (el-Gafföe2r) ilgisi olmayan bir durumdur.
Hıristiyanlıktaki bu özellikten dolayı bugünlerde pek çok Müslüman genç, yaşamlarındaki günahların yükünden zahmetsizce kurtulmak, nefislerinin arzuladığı bir kısım günahları rahatlıkla işlemek için Hıristiyan olmaktadır. Günahlardaki geçici zevk ve keyif o kadar kısadır ki tatmaya bile değmez. Halbuki İslam dininde helal dairesi keyfe ve zevke yetecek kadar geniştir. Öyle ki İslam dininin belirlediği çizginin ötesindeki keyifler ve zevkler daha dünya yaşamında bile insanın canını sıkmaya, huzurunu bozmaya başlar.
tab El-Gafföe2ru güzel ismine göre kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allahın (c.c.) affına sığınmaktır.
Günahları bağışlama anlamına gelen Allahın (c.c.) başka güzel isimleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını daha önce gördük: el-Gaföfbr, el-Gafföe2r. Her iki güzel isim de Arapça da aynı kökten, örtmek anlamına gelen bir fiilden türemişlerdir. Allah (c.c.) bu güzel isimlerinde günahları örten anlamına gelen bir tecelliyle kullarına yönelmektedir. El-Afüvvu güzel isminde ise günahları silen anlamı bulunmaktadır. Dolayısıyla el-Afüvvu güzel ismi, diğerlerine göre, daha geniş bir anlama gelmekte, günahlar karşısında daha köklü bir temizlemeyi karşılamaktadır.
tab Tabii el-Gaföfbr, el-Gafföe2r güzel isimlerinde de bir günahları bağışlama anlamı bulunmaktadır. Günahları örtmek demekle onları gözlerden saklayıp bağışlamamak anlaşılmamalıdır. Bu güzel isimlerle vurgulanan anlam günahların bağışlandığı ama hesap defterinde, mahşer gününde kulun hafızasında vs. sabit kaldığıdır. El-Afüvvu güzel isminde bu bağışlanma, daha genel bir anlama sahiptir; günahların Kiramen Katibin Melekleri nin hafıza ve defterlerinden, Levh-i Mahfuz dan, kısacası ona tanıklık eden Allah (c.c.) dışındaki herkesin bilgisinden, hatta o kulun bilincinden de silinmesi demektir.
tab El-Gaföfbr, el-Gafföe2r güzel isimlerindeki bağışlamayı şuna benzetebiliriz: Gün gelir bir zaman dost olduğumuz birine küseriz. Küsmemize neden olan konuda da kendimizi haklı görürüz. Buna karşın araya giren eş dost nedeniyle o kişiyle barıştırılırız. Ama bu barışma gönülden gelmemiştir, eş dostun hatırı için olmuştur. Eski hesap her ne kadar dile gelmese de bu yüzden kapanmamıştır. Küsmeden önceki samimiyet de hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü o kişiyi bağışlamış olsak da küsmemize neden olan olayla ilgili davamız dilimize dolanmasa da yine de ister istemez kalbimizi ve kafamızı meşgul etmektedir. Oysa el-Afüvvu güzel ismindeki bağışlanma şuna benzer: Yine dost bildiğimiz birisine küseriz. Ama o kişi veya biz bu konudaki hatamızı kısa zamanda anlarız. Pişman oluruz. Hangimiz suçlu ise öyle bir bağışlanma diler ki onu affederiz. Artık bir daha ne o ne de biz o küskünlüğe neden olan şeyi hatırlamak bile istemeyiz. Her ikimizin de zihninde kötü anılar silinir gider.
tabÖyle anlaşılıyor ki el-Gaföfbr, el-Gafföe2r güzel isimlerinde bağışlanma Allahın (c.c.) bir atası, ihsanı olarak gelmektedir. Belki bir ana-baba duası, Allah (c.c.) indinde güzel ve makbul bir iş insanın bazı günahlarına kefaret olmakta, onları etkisiz kılmakta, bağışlanmasına vesile olmaktadır. Ama bu günahlar hesap defterinden silinmemektedir. Yüce Allah (c.c.) hesap günü bu günahları onun ve insanların önünde açıklayacak ve affettiğini de bildirecektir. Ama el-Afüvvu güzel ismindeki bağışlanma tövbe nimetiyle gerçekleşmektedir. Bu yüzden daha genel ve etkilidir. Allah (c.c.) tövbe ihsan ettiği kulun günahlarından el-Afüvvu güzel ismiyle tamamen vazgeçmekte, kulu ahiret günü bunlardan sorumlu tutmadığı gibi hiçbir şeyin ve kimsenin de bu günahları hatırlatmasını veya hatırlamasını istememektedir. Nitekim 99 Esmaül-Hüsna tablosunda el-Afüvvu güzel isminin et-Tevvöe2bu güzel isminden sonra gelmesi de bunu düşündürmektedir. Gerçi her iki güzel isim arasında el-Müntekimu güzel ismi yer alsa da, bu güzel isim de Allahın (c.c.) tövbe yolu ile affına güvenirken kul haklarına dikkat etmemiz lüzumunu hatırlatmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) mazlumun hakkını almayı da ihmal etmez.
tab El-Afüvvu güzel ismine göre kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allahın (c.c.) affına sığınmaktır.
Tövbe, imandan sonra bir insana ihsan edilen en büyük nimettir. Tövbe kelime anlamıyla dönüş demektir. Terim anlamı, kulun günahlarına pişman olup onları terk etmesi ve Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına yönelmesidir.
tab Hadislerden anlaşılacağı üzere peygamberimiz (s.a.s) günde yetmiş (bir başka rivayette yüz) kere Allah a (c.c.) istiğfarda bulunmaktaymış. Günahtan masum olan peygamberimiz (s.a.s) böyle ise bizim buna daha çok dikkat etmemiz gerekir.
tab Tövbe, Allah (c.c.) ile kişi arasında yapılan içten bir antlaşmadır. Dolayısıyla tövbe eden birisi değişimi içten bir duyguyla onaylamaktadır. Gözlerden damlayan birkaç damla yaş tövbedeki içtenliğin işaretidir. İnsanlar birbirleri ile olan sözleşmeleri çok kolay bozmaktalar. Çıkarlar söz konusu olduğunda işler değişmektedir. Ama Allah a (c.c.) tövbe ile yönelen bir kul buna yürekten bir yolla, yani içten katıldığı için daha bir sadık olmaktadır. Böyle içten, kesin dönüşe tövbe-i nasuh denir. Zaten gerçek tövbe de ancak böyle mertçe yapılır.
tab Tövbenin temeli yapılan günaha kalp ile derin bir pişmanlık duymaktır. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) de tövbeyi bir hadis-i şerifinde günahlara pişmanlık olarak tanımlamıştır. Tövbemizi bozsak bile yenileyebiliriz. Tövbe etmenin bir sayısı, sınırı yoktur.
tab Tarikatlara tövbe ile intisap edilirdi. Böylelikle bu içten değişime Allah (c.c.) dostları da tanık tutulurdu. Bu da güzel bir şeydi ve Allah (c.c.) ile kul arasında tövbe ile gerçekleşen içten pişmanlık duygusunu daha bir pekiştirirdi.
tabİnsan alışkanlıklarının tutsağıdır. Onları kolay kolay bırakamaz. Günahlar da bu özelliğe sahiptirler. İnsanda bağımlılık yaparlar. Ayrıca günahlar nefsin arzularını da okşar. Bu yüzden bir insanın günahlarına pişman olup Allah (c.c.) yoluna girmesi çok güçtür. İnsanların çoğu doğadaki bitkiler ve hayvanlar gibi pek varoluşlarını sorgulamadan yaşayıp ölmektedirler. Kendilerini değiştirmek gibi zorlu bir işe pek girişmek istemezler. Rahatlarına ve keyiflerine bakarlar. Tövbe etme sadece insanın iradesiyle gerçekleşen bir olgu değildir. İnsan günah olmayan bir alışkanlığını bile terk ederken büyük bir sıkıntı yaşamaktadır. Bu nedenle nefsi okşayan günahları terk etmek çoğu insan için ölmeyi istemek kadar imkansız bir şeydir. Aslında tövbe etmek de kişinin o andaki manevi varlığına son vermesi anlamına gelmektedir. Nasıl bir insanın kendi elleriyle kendisini öldürmesi çok güç bir şeyse, daha doğrusu intihar etmek isteyen bir insan nasıl bu konuda yaşamsal bir sıkıntı yaşarsa bir insanın alıştığı ve zevk aldığı günahlardan dönmesi de o kadar zor bir iştir. Bu yüzden tövbe etme Allahın (c.c.) et-Tevvöe2b güzel ismiyle ilişkilendirilmiştir. Buna göre tövbe nimeti kulun bir eseri değil, Allahın (c.c.) kuluna şükretmesi için verdiği bir nimetidir. Kulun tövbe nimetini kendisinden bilmesi büyük bir hatadır. İnsanı boş gurura, aldanmışlığa götürür. Şeytanın oyuncağı kılar. İnsan başına gelen hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) olduğuna inandığı gibi tövbe nimetini de O ndan bilmelidir. Yani insan Allah (c.c.) dilediği için bu tövbe nimetine ermektedir.
Tabii bu büyük nimet de Allah (c.c.) tarafından kullarına gelişigüzel dağıtılmamaktadır. Bunun bir sünnettullahı bulunmaktadır. Allah (c.c.) yanlış yolda olan kullarına önce ikazlarda bulunur. Onları anlayacağı dillerle uyarır. Bu uyarılara ayet diyebiliriz. Kul kadere olan inancıyla, yani başına gelen iyi ve kötü şeylerin (ayetlerin) bir tesadüf eseri olmadığına, bunların yüce Allahın (c.c.) izni ve yaratmasıyla meydana geldiğine inandığı zaman bunlardan kendince bir ders çıkarır. Tuttuğu yolu ölçüp biçer. Örneğin bela ve musibetlerle günahlarının acı meyveleri arasında bir ilgi kurar. Hatasını anlar. İçten bir pişmanlık duyar. Günahlarından dönüp Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına uymak ister. İşte tövbe böylece gerçekleşmiş olur. Bu bakımdan tövbe nimetinin kula erişmesinde kadere, hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) geldiğine inanma önemli bir rol oynar.
tab Herkesin anlayışına ve algı dercesine göre tövbe nimetinin kalpte uyanması için farklı bir işlem gerekebilir. Bunu da en iyi bilen Allah tır. Allah (c.c.) tövbe etmeye müsait kullarına bir vesileyle yaklaşır ve onların günahlarına pişman olup doğru yola gelmesini sağlar.
tab Tabii tövbe için gelen ayetlerin kadrini kıymetini bilmeyenler de vardır. Bu tipteki insanlar başlarına gelen bela ve musibetleri Allah tan (c.c.) bilmedikleri için onlardan gerekli dersleri alıp da tövbe edemezler. Onlar için her şey bir tesadüften ibarettir.
tabÇoğu insanın ibadetlerini yapamamalarının nedeni içerisinde bulundukları günahlardır. Günahlar ile ibadetlerin kalpte buluşmaları, biraraya gelmesi adeta imkansızdır. Bunlar mıknatısın aynı kutupları gibi birbirini sürekli iterler. Hele hele bir günahkarın namaz kılması çok zordur. Çünkü namazın esprisi yüzünü, yönünü Allah a (c.c.) çevirmek, Allahın (c.c.) huzurunda bulunmaktır. Günahlarla namazda Allah a (c.c.) dönmeye kendimizde bir güç ve kudret bulamayız. Bu durum kendisine karşı kabahat işlediğimiz bir insanın yüzüne bakamamak gibi sıkıcı bir durumdur. Çoğu kişinin namaz kılmak istediği halde namaz kılamamasının, namazda bir huzur ve zevk alamamasının nedeni de budur. Günahlara tövbe etmeden Allahın (c.c.) karşısına geçmek adeta imkansızdır. Namaz öncesi alınan abdest de sanki tövbenin simgesi gibidir.
tab Sen çok büyük günahlar işledin. Allah (c.c.) bunları affetmez. biçimindeki bir düşünce, şeytanın bir vesvesesidir. Zira Allah (c.c.) samimi bir tövbe ile kulun bütün günahlarını bağışlayacağını Kuran-ı Kerim de pek çok ayette belirtmektedir.
tab Tövbe insanın nefsin egemenliği altından kurtulup gerçek özgürlüğe, Allah a (c.c.) kul olmaya doğru yol almasıdır. Nefsinin esiri olarak azgınlaşıp günah işleyen insanlar özgür olduklarını, hayatlarını diledikleri gibi yaşadıklarını sanırlar. Oysa günahlar insanın yaratılış amacına ters düştüğü için ruhta onmaz çeşitli hastalıklara ve rahatsızlıklara neden olur. Böyle bir insan huzurunu yitirmiştir. Günahlar onu sarıp sarmalamış ve çeşitli manevi sıkıntılara sokmuştur. Tövbe edip Allahın (c.c.) emir ve yasakları istikametinde yaşamlarına yeni bir biçim ve yön veren insanlar Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına uydukları için vicdanları rahattır. Ruhlarında sonsuz bir huzur bulunur. Bu da yüzlerindeki iman nuru ile ışıldar. Gerçek özgürlüğün ve yaratılış amacına uymanın derin hazzını tadarlar.
tab Tövbe ile Allah (c.c.) geçmiş bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu durum Kuran-ı Kerim de şöyle bildirilmektedir: Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gaföfbr (günahları affeden), Rahöeem dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, ayet 70-71).
Et-Tevvöe2b güzel ismi ile insana düşen bilinç şudur: İnsanın Allahın (c.c.) iman ve ibadetlerdeki rızasına, günahlardaki ve haramlardaki öfkesine rağmen günahta ısrar edip tövbeyi geciktirmesi, Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına uymaması büyük bir talihsizliktir. İnsanı ebedi pişmanlığa sürükleyebilir.
Bakın Allah ne kadar affedici, hoşgörülü peki ya onun kulları bizler? Onun kadar olmasa da onun kulu olmak hasebiyle bir nebze de olsa bizim de diğer insanlara karşı böyle olmamız gerekmez mi?
Muhsin İyi
tab Her günah işlendiğinde kalpte bir siyah leke bırakır. Gün gelir kalp işlenen günahlarla kapkara kesilir, artık kalbin arınma ve Allah a (c.c.) yönelme arzusu da ortadan kalkar. Kul Allahın (c.c.) kendisine dünyada ve ahirette azap etmeyeceği konusunda bir eminlik duygusu içerisine girer. Başa gelen felaketler, bela ve musibetler de onun için bir şey ifade etmemeye başlar. Artık böyle birisi için hidayet kapısı da kapanır. Kalbi mühürlenir. Anlaşılır ki Allah (c.c.) böyle birisini el-Cebböe2r güzel ismiyle dünyada isyanıyla baş başa bırakmış, ahirette de onun büyük bir azaba uğramasına hükmetmiştir. Oysa Allahın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismi (el Gafföe2r) mümin için bir umut kapısıdır. O kendisini hep günahkar görür. Hep bir arınma duygusu içerisindedir. Bunun için Allahın (c.c.) et Tevvöe2b (tövbeleri kabul eden) güzel ismine sığınır. Yaptığı iyi amelleri gözünde değersizdir. Her gün kusur ve hatalarını arar, bunlara tövbe eder. Geçmiş günahları için büyük bir pişmanlık yaşar. Eksik ibadetlerini tamamlamaya, hatalarını ve yanlışlarını telafi etmeye çalışır. Sadece Allahın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismine (el-Gafföe2r) güvenir.
tab Hıristiyanlar, günahlarında umutsuzluğa düşmüşlerdir. Bunun için kendilerini, nefislerinin işlediği kötülüklerden arındıracaklarına, yani tövbe edeceklerine bir kurtarıcı beklemişlerdir. Onlara göre Hz. İsa Alehisselöe2m, Allahın (c.c.) -haşa- oğludur. İnsanları içerisinde bulundukları günah bataklığından kurtarmak için yeryüzüne gönderilmiştir. Ona inananların günahlarına kefaret olmak üzere Allah (c.c.) feci bir biçimde öldürülmesine izin vermiştir. Böyle olunca bir Hıristiyan için Hz. İsa Alehisselöe2ma inanmak, yaşamında günahlara pişman olmadan ve olumlu anlamda bir değişim geçirmeden Allah (c.c.) tarafından affedilmek demektir.
tab Bir Hıristiyan Hz. İsa Alehisselöe2m ile ilgili bu batıl inancı yanında papazlara günahlarını itiraf ettikten sonra da tüm günah yükünü üzerinden attığına inanmaktadır. Tabii tüm bunlar Allahın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismiyle (el-Gafföe2r) açıklanabilecek şeyler değildir. Allah (c.c.) günahları kulda gerçek anlamıyla bir pişmanlık olduğu zaman affeder. Bu pişmanlık da insanın o günahı işlediğine içten üzülmesiyle, bir daha işlememesiyle ve yanlışını telafi etmek istemesiyle kendisini belli eder. Yani Allahın (c.c.) tövbe nimetiyle (et-Tevvöe2b güzel ismiyle) o kula yönelmesi ile olur. Gerçi Allahın affı için tövbe şartını ileri sürüp O nun merhametini ve bağışlamasını sınırlamak da doğru değildir. Kuran-ı Kerim de Allah şirk dışında kalan bütün günahları da affedebileceğini de belirtmiştir (bk.Nisa suresi, ayet 48).
tab Tövbe kulun günahlarının affı yolunda başvuracağı temel yoldur. İnsan için günahların affı için tövbe etmek başta gelen bir yol olmasına karşın Allahın (c.c.) rahmetini ve bağışlamasını sadece kulun tövbesiyle sınırlamanın da doğru olmadığını belirtmiştik. Yalnız insanın günahını yada günahlarını Hz. İsa Alehisselöe2mın ve papazın üzerine yıkarak yada onlara yükleterek kurtulmak istemesi ve hiç pişmanlık duymadan eline geçen fırsatta hemen o günahı yada günahları tekrar işlemesi, Allahın (c.c.) günahları çok affedici ismiyle (el-Gafföe2r) ilgisi olmayan bir durumdur.
Hıristiyanlıktaki bu özellikten dolayı bugünlerde pek çok Müslüman genç, yaşamlarındaki günahların yükünden zahmetsizce kurtulmak, nefislerinin arzuladığı bir kısım günahları rahatlıkla işlemek için Hıristiyan olmaktadır. Günahlardaki geçici zevk ve keyif o kadar kısadır ki tatmaya bile değmez. Halbuki İslam dininde helal dairesi keyfe ve zevke yetecek kadar geniştir. Öyle ki İslam dininin belirlediği çizginin ötesindeki keyifler ve zevkler daha dünya yaşamında bile insanın canını sıkmaya, huzurunu bozmaya başlar.
tab El-Gafföe2ru güzel ismine göre kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allahın (c.c.) affına sığınmaktır.
Günahları bağışlama anlamına gelen Allahın (c.c.) başka güzel isimleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını daha önce gördük: el-Gaföfbr, el-Gafföe2r. Her iki güzel isim de Arapça da aynı kökten, örtmek anlamına gelen bir fiilden türemişlerdir. Allah (c.c.) bu güzel isimlerinde günahları örten anlamına gelen bir tecelliyle kullarına yönelmektedir. El-Afüvvu güzel isminde ise günahları silen anlamı bulunmaktadır. Dolayısıyla el-Afüvvu güzel ismi, diğerlerine göre, daha geniş bir anlama gelmekte, günahlar karşısında daha köklü bir temizlemeyi karşılamaktadır.
tab Tabii el-Gaföfbr, el-Gafföe2r güzel isimlerinde de bir günahları bağışlama anlamı bulunmaktadır. Günahları örtmek demekle onları gözlerden saklayıp bağışlamamak anlaşılmamalıdır. Bu güzel isimlerle vurgulanan anlam günahların bağışlandığı ama hesap defterinde, mahşer gününde kulun hafızasında vs. sabit kaldığıdır. El-Afüvvu güzel isminde bu bağışlanma, daha genel bir anlama sahiptir; günahların Kiramen Katibin Melekleri nin hafıza ve defterlerinden, Levh-i Mahfuz dan, kısacası ona tanıklık eden Allah (c.c.) dışındaki herkesin bilgisinden, hatta o kulun bilincinden de silinmesi demektir.
tab El-Gaföfbr, el-Gafföe2r güzel isimlerindeki bağışlamayı şuna benzetebiliriz: Gün gelir bir zaman dost olduğumuz birine küseriz. Küsmemize neden olan konuda da kendimizi haklı görürüz. Buna karşın araya giren eş dost nedeniyle o kişiyle barıştırılırız. Ama bu barışma gönülden gelmemiştir, eş dostun hatırı için olmuştur. Eski hesap her ne kadar dile gelmese de bu yüzden kapanmamıştır. Küsmeden önceki samimiyet de hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü o kişiyi bağışlamış olsak da küsmemize neden olan olayla ilgili davamız dilimize dolanmasa da yine de ister istemez kalbimizi ve kafamızı meşgul etmektedir. Oysa el-Afüvvu güzel ismindeki bağışlanma şuna benzer: Yine dost bildiğimiz birisine küseriz. Ama o kişi veya biz bu konudaki hatamızı kısa zamanda anlarız. Pişman oluruz. Hangimiz suçlu ise öyle bir bağışlanma diler ki onu affederiz. Artık bir daha ne o ne de biz o küskünlüğe neden olan şeyi hatırlamak bile istemeyiz. Her ikimizin de zihninde kötü anılar silinir gider.
tabÖyle anlaşılıyor ki el-Gaföfbr, el-Gafföe2r güzel isimlerinde bağışlanma Allahın (c.c.) bir atası, ihsanı olarak gelmektedir. Belki bir ana-baba duası, Allah (c.c.) indinde güzel ve makbul bir iş insanın bazı günahlarına kefaret olmakta, onları etkisiz kılmakta, bağışlanmasına vesile olmaktadır. Ama bu günahlar hesap defterinden silinmemektedir. Yüce Allah (c.c.) hesap günü bu günahları onun ve insanların önünde açıklayacak ve affettiğini de bildirecektir. Ama el-Afüvvu güzel ismindeki bağışlanma tövbe nimetiyle gerçekleşmektedir. Bu yüzden daha genel ve etkilidir. Allah (c.c.) tövbe ihsan ettiği kulun günahlarından el-Afüvvu güzel ismiyle tamamen vazgeçmekte, kulu ahiret günü bunlardan sorumlu tutmadığı gibi hiçbir şeyin ve kimsenin de bu günahları hatırlatmasını veya hatırlamasını istememektedir. Nitekim 99 Esmaül-Hüsna tablosunda el-Afüvvu güzel isminin et-Tevvöe2bu güzel isminden sonra gelmesi de bunu düşündürmektedir. Gerçi her iki güzel isim arasında el-Müntekimu güzel ismi yer alsa da, bu güzel isim de Allahın (c.c.) tövbe yolu ile affına güvenirken kul haklarına dikkat etmemiz lüzumunu hatırlatmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) mazlumun hakkını almayı da ihmal etmez.
tab El-Afüvvu güzel ismine göre kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allahın (c.c.) affına sığınmaktır.
Tövbe, imandan sonra bir insana ihsan edilen en büyük nimettir. Tövbe kelime anlamıyla dönüş demektir. Terim anlamı, kulun günahlarına pişman olup onları terk etmesi ve Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına yönelmesidir.
tab Hadislerden anlaşılacağı üzere peygamberimiz (s.a.s) günde yetmiş (bir başka rivayette yüz) kere Allah a (c.c.) istiğfarda bulunmaktaymış. Günahtan masum olan peygamberimiz (s.a.s) böyle ise bizim buna daha çok dikkat etmemiz gerekir.
tab Tövbe, Allah (c.c.) ile kişi arasında yapılan içten bir antlaşmadır. Dolayısıyla tövbe eden birisi değişimi içten bir duyguyla onaylamaktadır. Gözlerden damlayan birkaç damla yaş tövbedeki içtenliğin işaretidir. İnsanlar birbirleri ile olan sözleşmeleri çok kolay bozmaktalar. Çıkarlar söz konusu olduğunda işler değişmektedir. Ama Allah a (c.c.) tövbe ile yönelen bir kul buna yürekten bir yolla, yani içten katıldığı için daha bir sadık olmaktadır. Böyle içten, kesin dönüşe tövbe-i nasuh denir. Zaten gerçek tövbe de ancak böyle mertçe yapılır.
tab Tövbenin temeli yapılan günaha kalp ile derin bir pişmanlık duymaktır. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) de tövbeyi bir hadis-i şerifinde günahlara pişmanlık olarak tanımlamıştır. Tövbemizi bozsak bile yenileyebiliriz. Tövbe etmenin bir sayısı, sınırı yoktur.
tab Tarikatlara tövbe ile intisap edilirdi. Böylelikle bu içten değişime Allah (c.c.) dostları da tanık tutulurdu. Bu da güzel bir şeydi ve Allah (c.c.) ile kul arasında tövbe ile gerçekleşen içten pişmanlık duygusunu daha bir pekiştirirdi.
tabİnsan alışkanlıklarının tutsağıdır. Onları kolay kolay bırakamaz. Günahlar da bu özelliğe sahiptirler. İnsanda bağımlılık yaparlar. Ayrıca günahlar nefsin arzularını da okşar. Bu yüzden bir insanın günahlarına pişman olup Allah (c.c.) yoluna girmesi çok güçtür. İnsanların çoğu doğadaki bitkiler ve hayvanlar gibi pek varoluşlarını sorgulamadan yaşayıp ölmektedirler. Kendilerini değiştirmek gibi zorlu bir işe pek girişmek istemezler. Rahatlarına ve keyiflerine bakarlar. Tövbe etme sadece insanın iradesiyle gerçekleşen bir olgu değildir. İnsan günah olmayan bir alışkanlığını bile terk ederken büyük bir sıkıntı yaşamaktadır. Bu nedenle nefsi okşayan günahları terk etmek çoğu insan için ölmeyi istemek kadar imkansız bir şeydir. Aslında tövbe etmek de kişinin o andaki manevi varlığına son vermesi anlamına gelmektedir. Nasıl bir insanın kendi elleriyle kendisini öldürmesi çok güç bir şeyse, daha doğrusu intihar etmek isteyen bir insan nasıl bu konuda yaşamsal bir sıkıntı yaşarsa bir insanın alıştığı ve zevk aldığı günahlardan dönmesi de o kadar zor bir iştir. Bu yüzden tövbe etme Allahın (c.c.) et-Tevvöe2b güzel ismiyle ilişkilendirilmiştir. Buna göre tövbe nimeti kulun bir eseri değil, Allahın (c.c.) kuluna şükretmesi için verdiği bir nimetidir. Kulun tövbe nimetini kendisinden bilmesi büyük bir hatadır. İnsanı boş gurura, aldanmışlığa götürür. Şeytanın oyuncağı kılar. İnsan başına gelen hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) olduğuna inandığı gibi tövbe nimetini de O ndan bilmelidir. Yani insan Allah (c.c.) dilediği için bu tövbe nimetine ermektedir.
Tabii bu büyük nimet de Allah (c.c.) tarafından kullarına gelişigüzel dağıtılmamaktadır. Bunun bir sünnettullahı bulunmaktadır. Allah (c.c.) yanlış yolda olan kullarına önce ikazlarda bulunur. Onları anlayacağı dillerle uyarır. Bu uyarılara ayet diyebiliriz. Kul kadere olan inancıyla, yani başına gelen iyi ve kötü şeylerin (ayetlerin) bir tesadüf eseri olmadığına, bunların yüce Allahın (c.c.) izni ve yaratmasıyla meydana geldiğine inandığı zaman bunlardan kendince bir ders çıkarır. Tuttuğu yolu ölçüp biçer. Örneğin bela ve musibetlerle günahlarının acı meyveleri arasında bir ilgi kurar. Hatasını anlar. İçten bir pişmanlık duyar. Günahlarından dönüp Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına uymak ister. İşte tövbe böylece gerçekleşmiş olur. Bu bakımdan tövbe nimetinin kula erişmesinde kadere, hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) geldiğine inanma önemli bir rol oynar.
tab Herkesin anlayışına ve algı dercesine göre tövbe nimetinin kalpte uyanması için farklı bir işlem gerekebilir. Bunu da en iyi bilen Allah tır. Allah (c.c.) tövbe etmeye müsait kullarına bir vesileyle yaklaşır ve onların günahlarına pişman olup doğru yola gelmesini sağlar.
tab Tabii tövbe için gelen ayetlerin kadrini kıymetini bilmeyenler de vardır. Bu tipteki insanlar başlarına gelen bela ve musibetleri Allah tan (c.c.) bilmedikleri için onlardan gerekli dersleri alıp da tövbe edemezler. Onlar için her şey bir tesadüften ibarettir.
tabÇoğu insanın ibadetlerini yapamamalarının nedeni içerisinde bulundukları günahlardır. Günahlar ile ibadetlerin kalpte buluşmaları, biraraya gelmesi adeta imkansızdır. Bunlar mıknatısın aynı kutupları gibi birbirini sürekli iterler. Hele hele bir günahkarın namaz kılması çok zordur. Çünkü namazın esprisi yüzünü, yönünü Allah a (c.c.) çevirmek, Allahın (c.c.) huzurunda bulunmaktır. Günahlarla namazda Allah a (c.c.) dönmeye kendimizde bir güç ve kudret bulamayız. Bu durum kendisine karşı kabahat işlediğimiz bir insanın yüzüne bakamamak gibi sıkıcı bir durumdur. Çoğu kişinin namaz kılmak istediği halde namaz kılamamasının, namazda bir huzur ve zevk alamamasının nedeni de budur. Günahlara tövbe etmeden Allahın (c.c.) karşısına geçmek adeta imkansızdır. Namaz öncesi alınan abdest de sanki tövbenin simgesi gibidir.
tab Sen çok büyük günahlar işledin. Allah (c.c.) bunları affetmez. biçimindeki bir düşünce, şeytanın bir vesvesesidir. Zira Allah (c.c.) samimi bir tövbe ile kulun bütün günahlarını bağışlayacağını Kuran-ı Kerim de pek çok ayette belirtmektedir.
tab Tövbe insanın nefsin egemenliği altından kurtulup gerçek özgürlüğe, Allah a (c.c.) kul olmaya doğru yol almasıdır. Nefsinin esiri olarak azgınlaşıp günah işleyen insanlar özgür olduklarını, hayatlarını diledikleri gibi yaşadıklarını sanırlar. Oysa günahlar insanın yaratılış amacına ters düştüğü için ruhta onmaz çeşitli hastalıklara ve rahatsızlıklara neden olur. Böyle bir insan huzurunu yitirmiştir. Günahlar onu sarıp sarmalamış ve çeşitli manevi sıkıntılara sokmuştur. Tövbe edip Allahın (c.c.) emir ve yasakları istikametinde yaşamlarına yeni bir biçim ve yön veren insanlar Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına uydukları için vicdanları rahattır. Ruhlarında sonsuz bir huzur bulunur. Bu da yüzlerindeki iman nuru ile ışıldar. Gerçek özgürlüğün ve yaratılış amacına uymanın derin hazzını tadarlar.
tab Tövbe ile Allah (c.c.) geçmiş bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu durum Kuran-ı Kerim de şöyle bildirilmektedir: Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gaföfbr (günahları affeden), Rahöeem dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, ayet 70-71).
Et-Tevvöe2b güzel ismi ile insana düşen bilinç şudur: İnsanın Allahın (c.c.) iman ve ibadetlerdeki rızasına, günahlardaki ve haramlardaki öfkesine rağmen günahta ısrar edip tövbeyi geciktirmesi, Allahın (c.c.) emir ve yasaklarına uymaması büyük bir talihsizliktir. İnsanı ebedi pişmanlığa sürükleyebilir.
Bakın Allah ne kadar affedici, hoşgörülü peki ya onun kulları bizler? Onun kadar olmasa da onun kulu olmak hasebiyle bir nebze de olsa bizim de diğer insanlara karşı böyle olmamız gerekmez mi?
Muhsin İyi
Allah'a İman Nedir? Allah'ın Bir Oluşu Ne Demektir?
İman, insanın bir anne ve babası olduğunu bilmesi gibi bir yaratıcısı olduğunu kavradıktan sonra Allahın (c.c.) bu dünya yaşamında kendisini yalnız bırakmayıp gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla yaşam biçimini belirlemeye hak sahibi olduğunu; hayır ve şerrin O ndan geldiğini, Allahın (c.c.) ezeli ilmiyle kimlik bilgilerini, başına gelecekleri, yapıp edeceklerini kaderi olarak Levh-i Mahfuz a kaydettiğini; bu dünyadaki yaşamı için ahirette diriltilip ödül ve ceza için sorguya çekileceğini kabul etmesidir. Ayrıca Allah a (c.c.) yakın varlıkların, yani meleklerin varlığını da kabul etmek gerekir. Kısacası imanın altı rüknü eksiksiz bir şekilde kabul edilirse iman tamamlanmış olur.
İmanın altı rüknünden birinde duyulan bir kuşku, Allah (c.c.) inancında da itikadi bir bozukluğa neden olacaktır. O zaman bu bozukluk, gerçek İslam dini yerine batıl bir dine veya inanca da neden olabilecektir.
Bazı insanlar Allahı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmekle O na inanmış olduklarını söylerler. Bu kadarcık bir inancı da kafi görürler. Oysa Kuran-ı Kerim in ifadesine göre Mekkeli Müşrikler de yaratıcı olarak Allahı (c.c.) tanıyorlardı ve bunun da ötesinde rızık verici güzel ismiyle (Er-Rezzak) Allah a (c.c.) dua ediyorlardı: Yemin olsun ki o putperestlere (Mekkeli Müşriklere) kendilerinin kimin yarattığını sorsan mutlaka Allah diyeceklerdir. Öyle ise nasıl oluyor da dönüyorlar? (Ez-Zuhruf suresi, ayet 87). , (Putperestlere hitaben) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Yahut kulaklara ve gözlere kim malik bulunuyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Hemen, Allah diyeceklerdir. Sen de ki: O halde sakınmaz mısınız? (Yunus suresi, ayet 31)
Allahı (c.c.) sadece yaratıcı sıfatıyla kabul etmek, yaşamında Kuran-ı Kerim in buyruklarına ve peygamberin (s.a.s.) sünnetine uygun biçimde Allah a (c.c.) yer vermemek Allah a (c.c.) iman etmede bir noksanlığa işarettir. Öyleleri İslam dini yada ilahi bir dinle değil de Teizm yada Deizm türü bir inançla Allah a (c.c.) iman etmektedirler.
Gerçekte çağımızda pek çok kişi, bilinçsiz olarak Teist yada Deist türü bir inançla Allah a (c.c.) iman etmekte, fakat kendisi bütün yaşamı boyunca bunun farkında olmamaktadır.
Herkesin kendisine göre bir Allah (c.c.) inancı vardır. Kimisi Allahı (c.c.) sadece yaratıcı olarak kabul eder. O na bazen kendisini yarattığı için şükran duyar. Ama bundan başka yaşamında O nunla pek bir iletişime geçmez. Kimisi daha insaflıdır. İbadet hayatıyla O nu anmaya çalışır. Yine de buna karşın O nun çağdaş hayatta pek bir etkisinin olmasına razı olmaz. Dinin insanın vicdanında ve özel hayatında yerini kabul etmesine karşın sokağa, halka, millete, dünyaya ulaşmasını pek akılcı bulmaz. Tabii bu konuda herkes farklı düşünecek, Allah a (c.c.) imanı kendi penceresinden değerlendirecektir. Demek ki Allah a (c.c.) iman konusu, spekülasyona açıktır. İnsanların tanımında birleşmelerine imköe2nı yoktur. Buna neden olan şey de Allahın (c.c.) duyu organları ile algılanamamasıdır. Bu yüzden bazı insanlar O nun varlığını bile inköe2r etmektedirler.
Tabii İslam dininde Allah a (c.c.) imanın tanımı, o yada bu kişiye göre değişmez. Çünkü İslam dinine giriş, Allah a (c.c.) imanla başlar. Hangi Allah a (c.c.) nasıl iman edileceği de gayet açıktır. Ayrıca İslam dinine girişte söylenilen Kelime-i tevhitle (Kelime-i şahadetle) Allah a (c.c.) imanın bir mücadele ve dava konusu olduğu da hemen belirtilir. Daha doğrusu Allahın (c.c.) tanıtılmasından ziyade önce Allah a (c.c.) imanın bir mücadele ve dava konusu olduğu üzerinde durulur. Kişinin yaşamında temiz bir sayfa açması beklenir. İslam dininin tam ve eksiksiz Allah (c.c.) inancı için önce sapkın din, inanış, mezhep, kültür ve felsefelerden gelen yanlış, eksik Allah (c.c.) inancının etkilerinin ortadan kaldırılmasına çalışılır. Namaz öncesi alınan abdest gibi İslam dinine yeni giren kişi de bu sayede manevi dünyasında bir temizlik işleminden geçer. Bu yönüyle İslam dininin kapısı olan Kelime-i tevhit doğru, eksiksiz bir Allah (c.c.) inancının temelini oluşturur: Löe2-ilöe2he illallah.
Kelime-i tevhit, iki cümleden meydana gelmektedir. İlk cümle şudur: Löe2-ilöe2he (ilah yoktur). Bu yadsınan ilahlar, insanın hayatında Allah (c.c.) dışında kutsanan her şeyi kapsamaktadır. Bunlar, peygamberimiz (s.a.s) döneminde Köe2be deki putlardı. Ayrıca Hıristiyanlardaki Hz. İsa nın (a.s.) Allahın (c.c.) -höe2şöe2- oğlu oluşu, Yahudilerdeki Allah (c.c.) tarafından seçilmiş ırk olma inancı da yadsınan ilahlardandı. Bunların her birisi de gerçek Allah (c.c.) inancının önündeki engellerdi. Peygamberimizin (s.a.s.) yaşamı işte bu yadsınan ilahlarla mücadele ile geçti. Kuran-ı Kerim de bu mücadelede ona yol gösterdi. Davası oldu.
Bugün çağdaş insanın yaşamında yadsınması gereken ilahlar, biraz daha farklılık arz etmektedir. Bireyi, toplumu Allah a (c.c.) ulaştırmayı engelleyen her şey yadsınması gereken bir ilahtır. Bizim burada önemle belirtmek istediğimiz nokta, İslam dinine girişte parola olan Kelime-i tevhitte ilahların yadsınması mücadele ve davasının ön planda yer almasıdır. Halbuki kendi basit, alışıldık mantığımızla İslam dinine girişte duyu organları ile algılayamadığımız Allahın (c.c.) önce bize kim olduğunu, sıfatlarını ve güzel isimlerini açıklamasını beklerdik. Ama Allah (c.c.), Kendi ne imanı, yadsınması gereken ilahlarla mücadele etmeye bağlamakta ve bu davayla Kendi sine yaklaşmamıza izin vermektedir. Dinine bizi bu şartla kabul etmektedir. Allah (c.c.) düşünsel, metafizik, felsefi bir yaklaşımla değil, yadsınması gereken ilahların olmadığı bir yaşam biçimiyle bize yönelmektedir. Daha doğrusu ilahların yadsındığı bir yaşam biçimiyle O na inanmaya başlayacağımız, yöneleceğimiz, O nu tanıyacağımız belirtilmektedir. İslam dininin temelini teşkil eden Allah a (c.c.) iman kavramı ilk bakışta Allahın (c.c.) varlığı ve birliğinin düşünsel, metafizik, felsefi bir onaylaması gibi görünürken Kelime-i tevhit yaşamın gerçekliğine inmekte ve doğru ve eksiksiz bir Allah (c.c.) inancı ve buna engel oluşturan ilahların yadsınması için bizi mücadeleye ve davaya çağırmaktadır.
Ağzı olan herkesin konuşması gibi her tür konuda da düşünmek, düşünce egzersizi yapmak, zorluğu şurada dursun, eğlenceli bir iştir. Allahın (c.c.) varlığı ve birliği de böyle düşünsel, felsefi, metafizik bir konudur. Allahın (c.c.) varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek güzel bir olgu olmakla beraber İslam dinine böyle bir düşünce kalıbıyla girilmemektedir. İslam dinine Kelime-i tevhitle girilir. Bunun için de Allahın (c.c.) varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek yeterli değildir. Önce, kişinin yaşamında Allah a (c.c.) iman etmede engel teşkil eden ilahların yadsınması mücadele ve davası gelmektedir. Bu konu ise düşünsel değil yaşamsal bir alanı gerekli kılmaktadır. İlahların yadsınması mücadele ve davası pek çok kişi ile çatışmayı gerektirebilir. Toplumsal bozukluklar, haksızlıklar içerisinde kime karşı vaziyet alacağımızı bile şaşırabiliriz.
Pek çok insan din adına değil de insanlık adına toplumdaki bozukluklarla, haksızlıklarla mücadeleye girer. Yaşamları bizleri imrendirecek kahramanlık sahneleri ile doludur. Höe2lbuki bunların çoğu ahirete bile inanmazlar. Oysa Allah (c.c.) bizden yadsınması gereken ilahlar adına toplumdaki bozukluklarla, haksızlıklarla mücadele etmemizi istediği halde bizler çoğu kez din ve İslam adına toplumdaki bozukluklardan ve haksızlıklardan yana oluruz. Bazen de bu konularda tarafsız kalırız. Gayrete gelip de bir şeyler yapanlar pek azdır. Onların da bu çabalarını, çalışmalarını engellemek için uğraşır dururuz. Höe2lbuki bu iş için Allah (c.c.) bize cennette akla hayale gelmeyecek nimetlerle ebedi bir hayatı vaat etmektedir. Bu tabii pek deşilmesini istemediğimiz bir yaramızdır.
Gelelim Kelime-i tevhidin ikinci cümlesine: illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/höe2kimdir). Ama bu var ve höe2kim olacak Allah (c.c.) kimdir? İşte bu soru Kelime-i tevhidin devamı olan şu cümle ile yanıtlanır: Muhammed-ün rasöfblullah. Yani Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimizin ve onun Allah tan (c.c.) getirdiği kitabın tanımladığı Allah. Artık bu Allah (c.c.) o kadar açık ki. Kimse bu konuda bir sıkıntı yaşamayacaktır. Çünkü Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimiz hadislerinde Allahı (c.c.) tanımlamaya, anlatmaya çalışmış, Kuran-ı Kerim in de en başlıca konusu Allah (c.c.) olmuştur. Allah (c.c.) bütün sıfatları ve güzel isimleri ile ortadadır. Hadis kitapları ve Kuran-ı Kerim Allahı (c.c.) sıfatları ve güzel isimleri ile bizlere dosdoğru ve eksiksiz olarak tanıtmış ve anlatmıştır.
Buna karşın çağımızda pek çok kişi Müslüman olduğunu söylediği halde niçin Allahı (c.c.) gerektiği şekilde tanımamaktadır? Çünkü bu kimseler İslam dinine girişin ilk koşulu olan Kelime-i tevhidi gereği şekilde kabul etmemektedirler. Yaşamlarında yadsınması gereken ilahlarla mücadele etmeyi ve böyle bir davayı üzerlerine almayı göze alamamaktadırlar. Korku, kaygı, gaflet, haramlar, dünya zevkleri buna mani olmaktadır. Höe2lbuki Allah (c.c.) kimsenin sırtına taşıyamayacağı yükü yüklemez. İmanın en zayıf kısmının zulme, haksızlığa karşı kalple buğzetmek (nefret hissi) olduğu hadislerde geçmektedir. Maalesef bu bile pek çok kimseye zor gelmektedir. Durum böyle olunca, yani ilahlar yadsınmayınca pek çok kimse gerçek Allahı (c.c.) tanıma, anlama, O na inanma gereği de duymamaktadır.
İnsanın nefis (bilinçdışı) ve ruhtan oluştuğunu kutsal kitabımız şöyle ifade etmektedir: De ki ruh Rabb imin emrindedir (İsra suresi, ayet 85). , Nefis, daima kötülüğü emreder (Yusuf suresi, ayet 53). Bu iki varlığı, yani ruhu ve nefsi birer manyetik alana benzetirsek insanın seçme yeteneğinin, daha doğrusu iradesinin, yani kutsal kitaba göre sınanan yanının bu iki manyetik alana eğilim gösterecek bir biçimde yaratıldığını anlamış oluruz. Kuran-ı Kerim de yüce Allah, Muhakkak biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Zira sorumluğundan korktular. Ama insan onu yüklendi. İnsan gerçekten çok zalim, çok cahildir (Ahzab suresi, ayet 72). Allahın (c.c.) gökyüzüne, yeryüzüne ve dağlara sunup da onların yüklenmekten çekindikleri emanetin insana verilen irade, yani seçme yeteneği olduğu tefsirlerde belirtilmektedir. Bilgiyi hafızada tutma, işleme, karşılaştırma ve sonuçlar çıkarma gibi zihinsel melekeler de iradenin emri altında olan ünitelerdir. Demek ki kötülüğü temsil eden nefsimizle (bilinçdışımızla) iyiliği temsil eden ruhumuz bizi (yani irademizi) etki altına alan kaynaklardır. Bizler iyiliği ve kötülüğü seçmede özgür bırakılmış, yani ruhun ve nefsin manyetik etkisi altına girebilecek irademizle yaşamımızı biçimlendirmekteyiz.
Ruhun ayırıcı vasfı aşktır. Güzel şeylere ve faziletlere tutkudur. Aşk, bu varlık öe2leminde veya karşı cinste aşkın (müteal) olan şeyler karşısında duyulur. Yaratılmış olan şeylerde aşka neden olan her türlü güzellik, kahramanlık, üstünlük, erdem aslında Allahın (c.c.) varlık öe2lemindeki birer tecellisidir. Bir insan başlangıçta bunlara gönül bağlasa da işin aslını düşündüğünde aşkı bunlardan hareketle yüce Allah a (c.c.) kadar ulaşabilir.
Ruhun ayırıcı vasfı aşk olduğu gibi dostları da meleklerin ilhamları ve yüce Allahın (c.c.) ayetleridir. Ruhun gayesi Allah a (c.c.) ulaşmaktır.
Nefsin ayırıcı bileşenleri içgüdüler ve geçmiş anılardır. Yani nefis hem bedene hem de yaşanılan şeylere bağlıdır. Ayrıca duygusal enerjileri ile bastırılmış kötü anı kümeleri de (yani kompleksler) nefsin en can alıcı noktalarını teşkil eder. Freud, kutsal kitaplardan aşırdığı nefis kavramını psikanalizde bilinçdışı (sonra bunu id) terimi ile adlandırmıştır.
Nefsin ayırıcı vasfı bencillik, öfke, kin, kıskançlık, cimrilik ve şehvet gibi kötülüklerin de kaynağı olan şeylerdir. Allah (c.c.) nefsin bu eğilimlerinin önüne geçmek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, ölçü ve kurallar belirlemiştir. Böylelikle bu kötülük de doğabilecek eğilimlerden yaşam için nimetler, koşullar elde edilmiştir. Allahın (c.c.) kitabındaki emir ve yasakların en büyük hikmetlerinden birisi de nefsi hizaya sokmak, insanın, toplumun hizmetine vermektir.
Nefsin arkadaşları dünya ve şeytandır. Şeytan insan nefsini dünya ile kandırır. Şeytanın elinde dünyanın zevk ve eğlenceleri dışında başka bir güç yoktur. İnsanları vesvese yolu ile davet edip bunlardan haram helal demeden yararlanmaya, bu sayede azgınlaştırmaya çağırır.
İşte Löe2-ilöe2he illallah insanın bu manevi yapısına uygun bir yapıya sahiptir ve insanı bu manevi yapısıyla kendi içerisinde mücadele etmeye çağırır. Şöyle ki: Löe2-ilöe2he (ilah yoktur) bir keskin kılıç gibi nefsin üzerine indirilir. Nefsin şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan ilahlarını böylece kökünden kazır. İnsanın yaşamında Allah (c.c.), Allahın kitabı, Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimizin sünneti amaç haline gelmediği zaman sahte ilahlar hemen boy gösterir. Tıpkı ekilmeyen bir tarlada her türlü otun bitmesi gibi insan yaşamı da yaratılış gayesinden saptı mı hemen sahte ilahlar edinir. Bu bakımdan insan doğası ilah edinmede boşluk kabul etmez. Allah a (c.c.) iman ile dolmayan yere şeytan sahte ilahları ile hemen biter. İlahların olduğu bir yerde de Allah a (c.c.) iman olmaz.
Löe2-ilöe2he illallah ile nefsin şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan sahte ilahlara karşı eğilimi kırılmaya çalışılır. Aslında bu Kelime-i tevhit tek başına yeterli de gelmez. Kişi gerçi bununla İslam dinine girer. Ama bu dinde kalabilmesi ve imanını güçlendirmesi için İslamın diğer şartlarına da sarılması gerekir: Haramlardan uzaklaşmak yanında namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmek gibi ibadetlerle de nefisle savaşılır. Ona aman verilmez. İşte nefis ancak haramlardan sakınmak ve bu ibadetlerle tam anlamıyla ıslah olabilir. Ancak bu yolla Löe2-ilöe2he bir kılıç gibi nefsin üzerine inerek onu tesirsiz hale getirir. Nefsin eğilimleri, şeytanın dünya aracılığı ile çeşitli oyunları yüzünden ara sıra bazı sıkıntılar yaşanabilir. Tabii bu yüzden Allah a (c.c.) ibadet yolunda bazen tökezlemeler olur, çeşitli günahlara bulaşılabilinir. Tövbe etme ve istiğfarla gene derlenip toparlanılır. Yola devam edilir. Hedef son nefeste imanı şeytana kaptırmamaktır.
İnsanların bir kısmı, Niçin günde beş vakit namaz olmuş, bir vakit olsa idi daha iyi olmaz mıydı? diye düşünürler. Bir vakit namaz yeterli olsaydı Allah (c.c.) nefsimize onu uygun görürdü. Allah (c.c.) dinde, nefse her zaman en kolay geleni teklif eder. Hiçbir zaman bizim sıkıntıya girmemizi istemez. Ama demek ki, nefis o kadar azgın ki, günde beş kez ona Allahı (c.c.) anımsatmayınca yoldan çıkabilecek bir özellikte yaratılmıştır. Çünkü nefsimizi yaratan onun ilacını bizden daha iyi bilir.
Löe2-ilöe2he kılıcının etkisiyle, haramlardan kaçınmakla ve ibadetlere devam etmekle nefis dize geliyor ve illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/höe2kimdir) diyerek imanını tamamlıyor. Gerçi ruh Allah tan (c.c.) geldiği için hiçbir zaman Allahı (c.c.) inkar etmez. Ama nefis bazen insanın manevi dünyasında o kadar hakim hale gelebiliyor ki ruha teneffüs etme imkanı bile tanımıyor, onu boğuyor. İşte illallah diyen nefis, ruh ile bir bütünlüğe kavuşunca büyük bir huzura erer (nefs-i mutmainne).
Demek ki nefis ile ruh arasında bir mücadele vardır. Nefis, destekçileri olan kompleksleri, dünyanın gelip geçici zevkleri ve şeytan ile insanı sahte ilahlara bağlanmaya çağırırken ruh Allah a (c.c.) yönelmekte, meleklerin ilhamları ile yüce, güzel şeylere tutkun (öe2şık) olmaktadır. Bu hal nefisle ruhu bir çatışmaya ve mücadeleye sevk etmekte, bunun da karşılığı olarak Allah (c.c.) kulu imana davet ederken Kelime-i tevhitte Löe2-ilöe2he (ilah yoktur) ile illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/hakimdir) arasında aynı çatışma ve mücadeleyi göstermekte, bizi seçime ve eyleme çağırmaktadır. Allah a (c.c.) iman, sadece düşünsel, felsefi, metafizik bir olgu değildir, daha ziyade bir yaşam tarzıdır. Allah a (c.c.) iman öyle bir yaşam tarzı ki, sadece dış dünyada değil insanın manevi yapısında da şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan ilahlarla Allahın (c.c.) höe2kimiyeti arasında kıran kırana bir çatışma ve mücadeleyi gerektirmektedir. İrade Allah a (c.c.) iman için bu çatışma ve mücadelede nefis aleyhine taraf tutmak zorundadır. Tabii bu da büyük bir savaşım sonucu mümkün olmaktadır.
İllallah (ancak Allah (c.c.) vardır/höe2kimdir), Allahın (c.c.) vahdaniyetini (bir oluşunu) temsil eder. İslam dini, Allahın (c.c.) bir oluşu temeli üzerine kurulur ve yükselir. Bu makama ulaşan bir insana, topluma dünya ve ahiret mutluluğu verilir. Yani bu mutluluk sadece bireysel bir anlam taşımaz, onun toplumsal ve evrensel bir yönü de bulunmaktadır.
Allahın (c.c.) zati sıfatlarından vahdaniyet (bir oluşu) insanın ebedi kurtuluşunda yada mahkumiyetinde belirleyici bir sınav konusu olması itibariyle ayrı bir öneme sahiptir. İlahları yadsıdıktan sonra Allahın (c.c.) tekliğine ve Hz. Muhammed in (s.a.s.) O nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık eden kimse İslam dinine girer. Bu açıdan ilahları yadsıma ve Allahın (c.c.) tekliğini onaylama dinin yarısına tekabül etmektedir.
Allah (c.c.) vahdaniyetini onaylama işlemini ahiret yaşamında ödül yada cezada belirleyici bir ilke olarak değerlendirdiğine göre O nun vahdaniyetine ilişkin sınırsız ayetlerin de bulunduğunu düşünebiliriz. Çünkü böyle önemli bir konu bir bulmaca yada bilmece gibi saklı tutulamaz. İnsanın ebedi olarak ceza yada ödül aldığı bir konu apaçık bir özelliğe ve gerçekliğe sahip olmalıdır. Bu nedenle yüce Allah (c.c.), kullarına merhamet ederek vahdaniyetini sadece gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla duyurmamış, dünyadaki ve evrendeki pek çok olay, olgu ve varlıkla da değişik biçimlerde anlatmıştır. Bizzat insanın vicdanında bile böyle bir vahdaniyeti görebilmekteyiz.
Allahın (c.c.) vahdaniyetinin onaylanması insani açıdan değerlendirildiğinde ne kadar önemli bir olay olduğu anlaşılmakta, bir yaşam felsefesine karşılık geldiği görülmektedir. İnsanın iyi yada kötü birisi olmasını vahdaniyeti onaylayıp onaylamaması belirlemektedir. Vahdaniyeti onaylama toplumda eşitlik ve kardeşlik ilkelerine sadık kalındığını temsil etmektedir. Şirk ise ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşılık gelmektedir.
İlk Müslümanlardan olan Hz. Bilal (r.a.), Amerika da ve Afrika da bugün milyonlarca benzeri olan bir zenciydi. Üstelik hiçbir hakkı olmayan bir köleydi. Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2mın vahdaniyet çağrısını duyunca hemen ona katıldı. Efendisi bu yeni dinden dönmesi için onu yere yatırıp Arabistanın kızgın çöllerinde güneşin karşısında adeta alevden kor haline gelmiş kayaları vücuduna koyarak eziyet ediyordu. O mücadelesini Allahın vahdaniyet sıfatından alıyordu ve Ahad, Ahad ! (Allah (c.c.) bir, Allah (c.c.) bir!) diyerek karşı koyuyordu. Aslında evrendeki ilahın bir olması ile onun kurtuluşu, ilahların çok olması ile de onun kendisine reva görülen insanlık dışı yaşamı arasında bir ilgi mevcuttu. Olaya bir başka açıdan bakıldığında Hz.Bilal in (r.a.) insani özgürlük ve haklarının mücadelesini verdiği görülür. Çünkü evrende tek bir ilahın olması, aynı ebeveynin evlatları gibi, insanların eşitliği ve kardeşliği anlamına geliyordu. Birden çok ilah ise insanlar ve toplumlar arasında ayrıcalıkların ve savaşın temsilcisiydi. Hz. Bilal (r.a.) bunun bilincindeydi. Ayrıca Mekkeli müşrikler, özellikle mevcut bozuk düzenden en çok yararlanan varlıklı kesim de bunu gayet iyi biliyorlardı. Onun için çarpık düzenin devam etmesi için Hz. Bilal in (r.a.) ve onun gibi yoksul, çaresiz ve sömürülen insanların bu yeni dine girmelerini engelliyorlardı.
Bugün dünyada Allah a (c.c.) pek taştan, ağaçtan yapılmış heykellerle şirk koşulmuyor. Ama yine ülkeler, toplumlar ve insanlar arasında sömürü, zulüm ve eziyet İslamın ilk dönemlerindeki Arabistanı aratmayacak oranda vardır. İnsanların artık Allah a (c.c.) şirk koştuğu ilahları soyut bazı kavramlar olabilmektedir. Örneğin bir ülkede ırkçılık kavramının kutsanmasıyla başka ırka mensup olanlara zulümler yapılabilmektedir. Yine başka bir ülkede para kutsanarak yoksul insanların en doğal hakları görmezden gelinebilmektedir. Hangi kavram olursa olsun Allahın (c.c.) vahdaniyetine inanan birisi için insanların eşitsizliğine ve kardeşliğine engel teşkil eden her şey bir put olarak görülür. Bir Müslümanın Allahın (c.c.) vahdaniyet sıfatı gereği bunlarla mücadele etmesi, toplumda eşitlik ve kardeşlik ilkeleri ve davası için savaşım vermesi gerekir.
Tüm dünya insanlığı Allahın (c.c.) vahdaniyeti ile dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmaya adeta susamış durumdadırlar. Allah (c.c.) bizi bu konuda yalnız bırakmamıştır. Peygamberlerle ve ilahi kitaplarla bizleri desteklemiştir. Allahın (c.c.) vahdaniyetinin birey ve toplum tarafından onaylanması, O nun kitabına ve Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimizin sünnetine bağlanmakla, bunların gösterdiği yolu yaşam biçimi edinmekle gerçekleşir. Zaten bunlara yapışmadıkça O nun vahdaniyeti de onaylanamaz. Şirke ve küfre düşülür.
Muhsin İyi
İmanın altı rüknünden birinde duyulan bir kuşku, Allah (c.c.) inancında da itikadi bir bozukluğa neden olacaktır. O zaman bu bozukluk, gerçek İslam dini yerine batıl bir dine veya inanca da neden olabilecektir.
Bazı insanlar Allahı (c.c.) yaratıcı olarak kabul etmekle O na inanmış olduklarını söylerler. Bu kadarcık bir inancı da kafi görürler. Oysa Kuran-ı Kerim in ifadesine göre Mekkeli Müşrikler de yaratıcı olarak Allahı (c.c.) tanıyorlardı ve bunun da ötesinde rızık verici güzel ismiyle (Er-Rezzak) Allah a (c.c.) dua ediyorlardı: Yemin olsun ki o putperestlere (Mekkeli Müşriklere) kendilerinin kimin yarattığını sorsan mutlaka Allah diyeceklerdir. Öyle ise nasıl oluyor da dönüyorlar? (Ez-Zuhruf suresi, ayet 87). , (Putperestlere hitaben) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Yahut kulaklara ve gözlere kim malik bulunuyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Hemen, Allah diyeceklerdir. Sen de ki: O halde sakınmaz mısınız? (Yunus suresi, ayet 31)
Allahı (c.c.) sadece yaratıcı sıfatıyla kabul etmek, yaşamında Kuran-ı Kerim in buyruklarına ve peygamberin (s.a.s.) sünnetine uygun biçimde Allah a (c.c.) yer vermemek Allah a (c.c.) iman etmede bir noksanlığa işarettir. Öyleleri İslam dini yada ilahi bir dinle değil de Teizm yada Deizm türü bir inançla Allah a (c.c.) iman etmektedirler.
Gerçekte çağımızda pek çok kişi, bilinçsiz olarak Teist yada Deist türü bir inançla Allah a (c.c.) iman etmekte, fakat kendisi bütün yaşamı boyunca bunun farkında olmamaktadır.
Herkesin kendisine göre bir Allah (c.c.) inancı vardır. Kimisi Allahı (c.c.) sadece yaratıcı olarak kabul eder. O na bazen kendisini yarattığı için şükran duyar. Ama bundan başka yaşamında O nunla pek bir iletişime geçmez. Kimisi daha insaflıdır. İbadet hayatıyla O nu anmaya çalışır. Yine de buna karşın O nun çağdaş hayatta pek bir etkisinin olmasına razı olmaz. Dinin insanın vicdanında ve özel hayatında yerini kabul etmesine karşın sokağa, halka, millete, dünyaya ulaşmasını pek akılcı bulmaz. Tabii bu konuda herkes farklı düşünecek, Allah a (c.c.) imanı kendi penceresinden değerlendirecektir. Demek ki Allah a (c.c.) iman konusu, spekülasyona açıktır. İnsanların tanımında birleşmelerine imköe2nı yoktur. Buna neden olan şey de Allahın (c.c.) duyu organları ile algılanamamasıdır. Bu yüzden bazı insanlar O nun varlığını bile inköe2r etmektedirler.
Tabii İslam dininde Allah a (c.c.) imanın tanımı, o yada bu kişiye göre değişmez. Çünkü İslam dinine giriş, Allah a (c.c.) imanla başlar. Hangi Allah a (c.c.) nasıl iman edileceği de gayet açıktır. Ayrıca İslam dinine girişte söylenilen Kelime-i tevhitle (Kelime-i şahadetle) Allah a (c.c.) imanın bir mücadele ve dava konusu olduğu da hemen belirtilir. Daha doğrusu Allahın (c.c.) tanıtılmasından ziyade önce Allah a (c.c.) imanın bir mücadele ve dava konusu olduğu üzerinde durulur. Kişinin yaşamında temiz bir sayfa açması beklenir. İslam dininin tam ve eksiksiz Allah (c.c.) inancı için önce sapkın din, inanış, mezhep, kültür ve felsefelerden gelen yanlış, eksik Allah (c.c.) inancının etkilerinin ortadan kaldırılmasına çalışılır. Namaz öncesi alınan abdest gibi İslam dinine yeni giren kişi de bu sayede manevi dünyasında bir temizlik işleminden geçer. Bu yönüyle İslam dininin kapısı olan Kelime-i tevhit doğru, eksiksiz bir Allah (c.c.) inancının temelini oluşturur: Löe2-ilöe2he illallah.
Kelime-i tevhit, iki cümleden meydana gelmektedir. İlk cümle şudur: Löe2-ilöe2he (ilah yoktur). Bu yadsınan ilahlar, insanın hayatında Allah (c.c.) dışında kutsanan her şeyi kapsamaktadır. Bunlar, peygamberimiz (s.a.s) döneminde Köe2be deki putlardı. Ayrıca Hıristiyanlardaki Hz. İsa nın (a.s.) Allahın (c.c.) -höe2şöe2- oğlu oluşu, Yahudilerdeki Allah (c.c.) tarafından seçilmiş ırk olma inancı da yadsınan ilahlardandı. Bunların her birisi de gerçek Allah (c.c.) inancının önündeki engellerdi. Peygamberimizin (s.a.s.) yaşamı işte bu yadsınan ilahlarla mücadele ile geçti. Kuran-ı Kerim de bu mücadelede ona yol gösterdi. Davası oldu.
Bugün çağdaş insanın yaşamında yadsınması gereken ilahlar, biraz daha farklılık arz etmektedir. Bireyi, toplumu Allah a (c.c.) ulaştırmayı engelleyen her şey yadsınması gereken bir ilahtır. Bizim burada önemle belirtmek istediğimiz nokta, İslam dinine girişte parola olan Kelime-i tevhitte ilahların yadsınması mücadele ve davasının ön planda yer almasıdır. Halbuki kendi basit, alışıldık mantığımızla İslam dinine girişte duyu organları ile algılayamadığımız Allahın (c.c.) önce bize kim olduğunu, sıfatlarını ve güzel isimlerini açıklamasını beklerdik. Ama Allah (c.c.), Kendi ne imanı, yadsınması gereken ilahlarla mücadele etmeye bağlamakta ve bu davayla Kendi sine yaklaşmamıza izin vermektedir. Dinine bizi bu şartla kabul etmektedir. Allah (c.c.) düşünsel, metafizik, felsefi bir yaklaşımla değil, yadsınması gereken ilahların olmadığı bir yaşam biçimiyle bize yönelmektedir. Daha doğrusu ilahların yadsındığı bir yaşam biçimiyle O na inanmaya başlayacağımız, yöneleceğimiz, O nu tanıyacağımız belirtilmektedir. İslam dininin temelini teşkil eden Allah a (c.c.) iman kavramı ilk bakışta Allahın (c.c.) varlığı ve birliğinin düşünsel, metafizik, felsefi bir onaylaması gibi görünürken Kelime-i tevhit yaşamın gerçekliğine inmekte ve doğru ve eksiksiz bir Allah (c.c.) inancı ve buna engel oluşturan ilahların yadsınması için bizi mücadeleye ve davaya çağırmaktadır.
Ağzı olan herkesin konuşması gibi her tür konuda da düşünmek, düşünce egzersizi yapmak, zorluğu şurada dursun, eğlenceli bir iştir. Allahın (c.c.) varlığı ve birliği de böyle düşünsel, felsefi, metafizik bir konudur. Allahın (c.c.) varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek güzel bir olgu olmakla beraber İslam dinine böyle bir düşünce kalıbıyla girilmemektedir. İslam dinine Kelime-i tevhitle girilir. Bunun için de Allahın (c.c.) varlığını ve birliğini zihnen kabul etmek yeterli değildir. Önce, kişinin yaşamında Allah a (c.c.) iman etmede engel teşkil eden ilahların yadsınması mücadele ve davası gelmektedir. Bu konu ise düşünsel değil yaşamsal bir alanı gerekli kılmaktadır. İlahların yadsınması mücadele ve davası pek çok kişi ile çatışmayı gerektirebilir. Toplumsal bozukluklar, haksızlıklar içerisinde kime karşı vaziyet alacağımızı bile şaşırabiliriz.
Pek çok insan din adına değil de insanlık adına toplumdaki bozukluklarla, haksızlıklarla mücadeleye girer. Yaşamları bizleri imrendirecek kahramanlık sahneleri ile doludur. Höe2lbuki bunların çoğu ahirete bile inanmazlar. Oysa Allah (c.c.) bizden yadsınması gereken ilahlar adına toplumdaki bozukluklarla, haksızlıklarla mücadele etmemizi istediği halde bizler çoğu kez din ve İslam adına toplumdaki bozukluklardan ve haksızlıklardan yana oluruz. Bazen de bu konularda tarafsız kalırız. Gayrete gelip de bir şeyler yapanlar pek azdır. Onların da bu çabalarını, çalışmalarını engellemek için uğraşır dururuz. Höe2lbuki bu iş için Allah (c.c.) bize cennette akla hayale gelmeyecek nimetlerle ebedi bir hayatı vaat etmektedir. Bu tabii pek deşilmesini istemediğimiz bir yaramızdır.
Gelelim Kelime-i tevhidin ikinci cümlesine: illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/höe2kimdir). Ama bu var ve höe2kim olacak Allah (c.c.) kimdir? İşte bu soru Kelime-i tevhidin devamı olan şu cümle ile yanıtlanır: Muhammed-ün rasöfblullah. Yani Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimizin ve onun Allah tan (c.c.) getirdiği kitabın tanımladığı Allah. Artık bu Allah (c.c.) o kadar açık ki. Kimse bu konuda bir sıkıntı yaşamayacaktır. Çünkü Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimiz hadislerinde Allahı (c.c.) tanımlamaya, anlatmaya çalışmış, Kuran-ı Kerim in de en başlıca konusu Allah (c.c.) olmuştur. Allah (c.c.) bütün sıfatları ve güzel isimleri ile ortadadır. Hadis kitapları ve Kuran-ı Kerim Allahı (c.c.) sıfatları ve güzel isimleri ile bizlere dosdoğru ve eksiksiz olarak tanıtmış ve anlatmıştır.
Buna karşın çağımızda pek çok kişi Müslüman olduğunu söylediği halde niçin Allahı (c.c.) gerektiği şekilde tanımamaktadır? Çünkü bu kimseler İslam dinine girişin ilk koşulu olan Kelime-i tevhidi gereği şekilde kabul etmemektedirler. Yaşamlarında yadsınması gereken ilahlarla mücadele etmeyi ve böyle bir davayı üzerlerine almayı göze alamamaktadırlar. Korku, kaygı, gaflet, haramlar, dünya zevkleri buna mani olmaktadır. Höe2lbuki Allah (c.c.) kimsenin sırtına taşıyamayacağı yükü yüklemez. İmanın en zayıf kısmının zulme, haksızlığa karşı kalple buğzetmek (nefret hissi) olduğu hadislerde geçmektedir. Maalesef bu bile pek çok kimseye zor gelmektedir. Durum böyle olunca, yani ilahlar yadsınmayınca pek çok kimse gerçek Allahı (c.c.) tanıma, anlama, O na inanma gereği de duymamaktadır.
İnsanın nefis (bilinçdışı) ve ruhtan oluştuğunu kutsal kitabımız şöyle ifade etmektedir: De ki ruh Rabb imin emrindedir (İsra suresi, ayet 85). , Nefis, daima kötülüğü emreder (Yusuf suresi, ayet 53). Bu iki varlığı, yani ruhu ve nefsi birer manyetik alana benzetirsek insanın seçme yeteneğinin, daha doğrusu iradesinin, yani kutsal kitaba göre sınanan yanının bu iki manyetik alana eğilim gösterecek bir biçimde yaratıldığını anlamış oluruz. Kuran-ı Kerim de yüce Allah, Muhakkak biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Zira sorumluğundan korktular. Ama insan onu yüklendi. İnsan gerçekten çok zalim, çok cahildir (Ahzab suresi, ayet 72). Allahın (c.c.) gökyüzüne, yeryüzüne ve dağlara sunup da onların yüklenmekten çekindikleri emanetin insana verilen irade, yani seçme yeteneği olduğu tefsirlerde belirtilmektedir. Bilgiyi hafızada tutma, işleme, karşılaştırma ve sonuçlar çıkarma gibi zihinsel melekeler de iradenin emri altında olan ünitelerdir. Demek ki kötülüğü temsil eden nefsimizle (bilinçdışımızla) iyiliği temsil eden ruhumuz bizi (yani irademizi) etki altına alan kaynaklardır. Bizler iyiliği ve kötülüğü seçmede özgür bırakılmış, yani ruhun ve nefsin manyetik etkisi altına girebilecek irademizle yaşamımızı biçimlendirmekteyiz.
Ruhun ayırıcı vasfı aşktır. Güzel şeylere ve faziletlere tutkudur. Aşk, bu varlık öe2leminde veya karşı cinste aşkın (müteal) olan şeyler karşısında duyulur. Yaratılmış olan şeylerde aşka neden olan her türlü güzellik, kahramanlık, üstünlük, erdem aslında Allahın (c.c.) varlık öe2lemindeki birer tecellisidir. Bir insan başlangıçta bunlara gönül bağlasa da işin aslını düşündüğünde aşkı bunlardan hareketle yüce Allah a (c.c.) kadar ulaşabilir.
Ruhun ayırıcı vasfı aşk olduğu gibi dostları da meleklerin ilhamları ve yüce Allahın (c.c.) ayetleridir. Ruhun gayesi Allah a (c.c.) ulaşmaktır.
Nefsin ayırıcı bileşenleri içgüdüler ve geçmiş anılardır. Yani nefis hem bedene hem de yaşanılan şeylere bağlıdır. Ayrıca duygusal enerjileri ile bastırılmış kötü anı kümeleri de (yani kompleksler) nefsin en can alıcı noktalarını teşkil eder. Freud, kutsal kitaplardan aşırdığı nefis kavramını psikanalizde bilinçdışı (sonra bunu id) terimi ile adlandırmıştır.
Nefsin ayırıcı vasfı bencillik, öfke, kin, kıskançlık, cimrilik ve şehvet gibi kötülüklerin de kaynağı olan şeylerdir. Allah (c.c.) nefsin bu eğilimlerinin önüne geçmek için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, ölçü ve kurallar belirlemiştir. Böylelikle bu kötülük de doğabilecek eğilimlerden yaşam için nimetler, koşullar elde edilmiştir. Allahın (c.c.) kitabındaki emir ve yasakların en büyük hikmetlerinden birisi de nefsi hizaya sokmak, insanın, toplumun hizmetine vermektir.
Nefsin arkadaşları dünya ve şeytandır. Şeytan insan nefsini dünya ile kandırır. Şeytanın elinde dünyanın zevk ve eğlenceleri dışında başka bir güç yoktur. İnsanları vesvese yolu ile davet edip bunlardan haram helal demeden yararlanmaya, bu sayede azgınlaştırmaya çağırır.
İşte Löe2-ilöe2he illallah insanın bu manevi yapısına uygun bir yapıya sahiptir ve insanı bu manevi yapısıyla kendi içerisinde mücadele etmeye çağırır. Şöyle ki: Löe2-ilöe2he (ilah yoktur) bir keskin kılıç gibi nefsin üzerine indirilir. Nefsin şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan ilahlarını böylece kökünden kazır. İnsanın yaşamında Allah (c.c.), Allahın kitabı, Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimizin sünneti amaç haline gelmediği zaman sahte ilahlar hemen boy gösterir. Tıpkı ekilmeyen bir tarlada her türlü otun bitmesi gibi insan yaşamı da yaratılış gayesinden saptı mı hemen sahte ilahlar edinir. Bu bakımdan insan doğası ilah edinmede boşluk kabul etmez. Allah a (c.c.) iman ile dolmayan yere şeytan sahte ilahları ile hemen biter. İlahların olduğu bir yerde de Allah a (c.c.) iman olmaz.
Löe2-ilöe2he illallah ile nefsin şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan sahte ilahlara karşı eğilimi kırılmaya çalışılır. Aslında bu Kelime-i tevhit tek başına yeterli de gelmez. Kişi gerçi bununla İslam dinine girer. Ama bu dinde kalabilmesi ve imanını güçlendirmesi için İslamın diğer şartlarına da sarılması gerekir: Haramlardan uzaklaşmak yanında namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmek gibi ibadetlerle de nefisle savaşılır. Ona aman verilmez. İşte nefis ancak haramlardan sakınmak ve bu ibadetlerle tam anlamıyla ıslah olabilir. Ancak bu yolla Löe2-ilöe2he bir kılıç gibi nefsin üzerine inerek onu tesirsiz hale getirir. Nefsin eğilimleri, şeytanın dünya aracılığı ile çeşitli oyunları yüzünden ara sıra bazı sıkıntılar yaşanabilir. Tabii bu yüzden Allah a (c.c.) ibadet yolunda bazen tökezlemeler olur, çeşitli günahlara bulaşılabilinir. Tövbe etme ve istiğfarla gene derlenip toparlanılır. Yola devam edilir. Hedef son nefeste imanı şeytana kaptırmamaktır.
İnsanların bir kısmı, Niçin günde beş vakit namaz olmuş, bir vakit olsa idi daha iyi olmaz mıydı? diye düşünürler. Bir vakit namaz yeterli olsaydı Allah (c.c.) nefsimize onu uygun görürdü. Allah (c.c.) dinde, nefse her zaman en kolay geleni teklif eder. Hiçbir zaman bizim sıkıntıya girmemizi istemez. Ama demek ki, nefis o kadar azgın ki, günde beş kez ona Allahı (c.c.) anımsatmayınca yoldan çıkabilecek bir özellikte yaratılmıştır. Çünkü nefsimizi yaratan onun ilacını bizden daha iyi bilir.
Löe2-ilöe2he kılıcının etkisiyle, haramlardan kaçınmakla ve ibadetlere devam etmekle nefis dize geliyor ve illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/höe2kimdir) diyerek imanını tamamlıyor. Gerçi ruh Allah tan (c.c.) geldiği için hiçbir zaman Allahı (c.c.) inkar etmez. Ama nefis bazen insanın manevi dünyasında o kadar hakim hale gelebiliyor ki ruha teneffüs etme imkanı bile tanımıyor, onu boğuyor. İşte illallah diyen nefis, ruh ile bir bütünlüğe kavuşunca büyük bir huzura erer (nefs-i mutmainne).
Demek ki nefis ile ruh arasında bir mücadele vardır. Nefis, destekçileri olan kompleksleri, dünyanın gelip geçici zevkleri ve şeytan ile insanı sahte ilahlara bağlanmaya çağırırken ruh Allah a (c.c.) yönelmekte, meleklerin ilhamları ile yüce, güzel şeylere tutkun (öe2şık) olmaktadır. Bu hal nefisle ruhu bir çatışmaya ve mücadeleye sevk etmekte, bunun da karşılığı olarak Allah (c.c.) kulu imana davet ederken Kelime-i tevhitte Löe2-ilöe2he (ilah yoktur) ile illallah (ancak Allah (c.c.) vardır/hakimdir) arasında aynı çatışma ve mücadeleyi göstermekte, bizi seçime ve eyleme çağırmaktadır. Allah a (c.c.) iman, sadece düşünsel, felsefi, metafizik bir olgu değildir, daha ziyade bir yaşam tarzıdır. Allah a (c.c.) iman öyle bir yaşam tarzı ki, sadece dış dünyada değil insanın manevi yapısında da şeytanın etkisiyle ve dünyanın gelip geçici arzuları sonucu oluşan ilahlarla Allahın (c.c.) höe2kimiyeti arasında kıran kırana bir çatışma ve mücadeleyi gerektirmektedir. İrade Allah a (c.c.) iman için bu çatışma ve mücadelede nefis aleyhine taraf tutmak zorundadır. Tabii bu da büyük bir savaşım sonucu mümkün olmaktadır.
İllallah (ancak Allah (c.c.) vardır/höe2kimdir), Allahın (c.c.) vahdaniyetini (bir oluşunu) temsil eder. İslam dini, Allahın (c.c.) bir oluşu temeli üzerine kurulur ve yükselir. Bu makama ulaşan bir insana, topluma dünya ve ahiret mutluluğu verilir. Yani bu mutluluk sadece bireysel bir anlam taşımaz, onun toplumsal ve evrensel bir yönü de bulunmaktadır.
Allahın (c.c.) zati sıfatlarından vahdaniyet (bir oluşu) insanın ebedi kurtuluşunda yada mahkumiyetinde belirleyici bir sınav konusu olması itibariyle ayrı bir öneme sahiptir. İlahları yadsıdıktan sonra Allahın (c.c.) tekliğine ve Hz. Muhammed in (s.a.s.) O nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık eden kimse İslam dinine girer. Bu açıdan ilahları yadsıma ve Allahın (c.c.) tekliğini onaylama dinin yarısına tekabül etmektedir.
Allah (c.c.) vahdaniyetini onaylama işlemini ahiret yaşamında ödül yada cezada belirleyici bir ilke olarak değerlendirdiğine göre O nun vahdaniyetine ilişkin sınırsız ayetlerin de bulunduğunu düşünebiliriz. Çünkü böyle önemli bir konu bir bulmaca yada bilmece gibi saklı tutulamaz. İnsanın ebedi olarak ceza yada ödül aldığı bir konu apaçık bir özelliğe ve gerçekliğe sahip olmalıdır. Bu nedenle yüce Allah (c.c.), kullarına merhamet ederek vahdaniyetini sadece gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla duyurmamış, dünyadaki ve evrendeki pek çok olay, olgu ve varlıkla da değişik biçimlerde anlatmıştır. Bizzat insanın vicdanında bile böyle bir vahdaniyeti görebilmekteyiz.
Allahın (c.c.) vahdaniyetinin onaylanması insani açıdan değerlendirildiğinde ne kadar önemli bir olay olduğu anlaşılmakta, bir yaşam felsefesine karşılık geldiği görülmektedir. İnsanın iyi yada kötü birisi olmasını vahdaniyeti onaylayıp onaylamaması belirlemektedir. Vahdaniyeti onaylama toplumda eşitlik ve kardeşlik ilkelerine sadık kalındığını temsil etmektedir. Şirk ise ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşılık gelmektedir.
İlk Müslümanlardan olan Hz. Bilal (r.a.), Amerika da ve Afrika da bugün milyonlarca benzeri olan bir zenciydi. Üstelik hiçbir hakkı olmayan bir köleydi. Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2mın vahdaniyet çağrısını duyunca hemen ona katıldı. Efendisi bu yeni dinden dönmesi için onu yere yatırıp Arabistanın kızgın çöllerinde güneşin karşısında adeta alevden kor haline gelmiş kayaları vücuduna koyarak eziyet ediyordu. O mücadelesini Allahın vahdaniyet sıfatından alıyordu ve Ahad, Ahad ! (Allah (c.c.) bir, Allah (c.c.) bir!) diyerek karşı koyuyordu. Aslında evrendeki ilahın bir olması ile onun kurtuluşu, ilahların çok olması ile de onun kendisine reva görülen insanlık dışı yaşamı arasında bir ilgi mevcuttu. Olaya bir başka açıdan bakıldığında Hz.Bilal in (r.a.) insani özgürlük ve haklarının mücadelesini verdiği görülür. Çünkü evrende tek bir ilahın olması, aynı ebeveynin evlatları gibi, insanların eşitliği ve kardeşliği anlamına geliyordu. Birden çok ilah ise insanlar ve toplumlar arasında ayrıcalıkların ve savaşın temsilcisiydi. Hz. Bilal (r.a.) bunun bilincindeydi. Ayrıca Mekkeli müşrikler, özellikle mevcut bozuk düzenden en çok yararlanan varlıklı kesim de bunu gayet iyi biliyorlardı. Onun için çarpık düzenin devam etmesi için Hz. Bilal in (r.a.) ve onun gibi yoksul, çaresiz ve sömürülen insanların bu yeni dine girmelerini engelliyorlardı.
Bugün dünyada Allah a (c.c.) pek taştan, ağaçtan yapılmış heykellerle şirk koşulmuyor. Ama yine ülkeler, toplumlar ve insanlar arasında sömürü, zulüm ve eziyet İslamın ilk dönemlerindeki Arabistanı aratmayacak oranda vardır. İnsanların artık Allah a (c.c.) şirk koştuğu ilahları soyut bazı kavramlar olabilmektedir. Örneğin bir ülkede ırkçılık kavramının kutsanmasıyla başka ırka mensup olanlara zulümler yapılabilmektedir. Yine başka bir ülkede para kutsanarak yoksul insanların en doğal hakları görmezden gelinebilmektedir. Hangi kavram olursa olsun Allahın (c.c.) vahdaniyetine inanan birisi için insanların eşitsizliğine ve kardeşliğine engel teşkil eden her şey bir put olarak görülür. Bir Müslümanın Allahın (c.c.) vahdaniyet sıfatı gereği bunlarla mücadele etmesi, toplumda eşitlik ve kardeşlik ilkeleri ve davası için savaşım vermesi gerekir.
Tüm dünya insanlığı Allahın (c.c.) vahdaniyeti ile dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmaya adeta susamış durumdadırlar. Allah (c.c.) bizi bu konuda yalnız bırakmamıştır. Peygamberlerle ve ilahi kitaplarla bizleri desteklemiştir. Allahın (c.c.) vahdaniyetinin birey ve toplum tarafından onaylanması, O nun kitabına ve Peygamber Aleyhissalöe2tu Vesselöe2m Efendimizin sünnetine bağlanmakla, bunların gösterdiği yolu yaşam biçimi edinmekle gerçekleşir. Zaten bunlara yapışmadıkça O nun vahdaniyeti de onaylanamaz. Şirke ve küfre düşülür.
Muhsin İyi
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
Kadere iman bilindiği üzere imanın altı rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) geldiği hususudur. İnsanlar hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) geldiğini unutup sebeplere bakarlar. Şer karşısında öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çıkıp katil bile olurlar; hayırda da Allah a (c.c.) şükretmeyi unutup vesilelere takılıp kalırlar.
Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkardır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40). Allahın (c.c.) ed-Döe2rr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah tan [c.c.] gelir) güzel ismi insanın zararına değil hayrınadır. Şöyle ki: Dünyada başımıza gelen kötü şeyler bir hikmete dayanır. Dünya hayatı geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen şeylerin altında insanların ahiret hayatlarında kurtuluşa, ebedi mutluluğa vesile olan pek çok hayırlar bulunabilir. Bu açıdan asıl şer, zarar bu başa gelen kötü şeylerden gereği şekilde yararlanmamaktır.
Bu durumda başımıza gelen kötü şeyler, her ne kadar Allahın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadır. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptığımız kötü şeylere karşı vermektedir: Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şöfbröe2 suresi, ayet 30). , Sana gelen her iyilik Allah tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, ayet 79).
Başına böyle bir bela ve musibet gelen, bununla ruhu daralıp sıkılan bir müminin hemen geçmişini değerlendirip günahları için gözyaşı döküp tövbe ile Allahın (c.c.) rahmetine sığınması gerekir. Bu tür bir davranış yerine isyan etmek, birilerini suçlayıp öfkelenmek insana bir şey kazandırmaz. Belki pek çok şeyi alıp götürebilir. Yalnız Allahın (c.c.) el-Adl güzel ismi gereği bir zulme uğramışsak hakkımızı savunmamız, adaleti gerçekleştirme yolunda mücadele etmemiz de gerekir. Tabii işin bu cephesi yanında iç muhasebe ile kendimizde bazı kusur ve hataları aramak, bunlardan pişmanlık duyup Allahın (c.c.) merhametine sığınmak da icap eder.
Başa gelen, özellikle başkalarının başına gelen bela ve musibetleri yalnız yukarıda sözünü ettiğimiz sünettullahla, yani ilahi kuralla açıklamak Allahın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine ileri geri konuşmak anlamına geleceğinden çok tehlikelidir. İnsanı maazallah dinden çıkarır. Çünkü Allahın (c.c.) olayları yaratmadaki ilahi hikmetini kimse tam anlamıyla kavrayamayacağı gibi böyle bir konuda söz ve hüküm sahibi de değildir. Hele başkaları için böyle birtakım yargılarda bulunmak, örneğin bir hasta yada kaza nedeniyle geçmiş olsun ziyaretinde ilgili hastalığın yada kazanın gerçek nedenini yapılan günah yada günahlar yüzünden olduğunu söylemek, bu konuda açıklamalarda bulunmak büyük bir edepsizliktir. Allahın (c.c.) öfkesine yol açabilecek bir kendini bilmezliktir.
Bela ve musibetleri yukarıda sözünü ettiğimiz sünnetullah, yani ilahi kanun yanında Allah (c.c.) başka nedenlerle de yaratabilir. Bunu kimsenin tam olarak bilmesine olanak yoktur. Örneğin Allah (c.c.) kulun katındaki derecesini yükseltmek için bela ve musibete uğramasına izin verebilir. Nitekim Mekke döneminde ilk Müslümanlar böyle bir sınavdan geçmiş, büyük bela ve musibetlere uğramışlardı. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim de bu konuda şöyle buyurmaktadır: Ey müminler, (itaat edeni asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan ve mahsullerden eksiltmek ile imtihan edeceğiz. Ey resöfblüm, sabredenleri müjdele! (Bakara suresi, ayet 155)
Bir Müslümanın kendi başına gelen bela ve musibetleri günahları ile, başkalarının başına gelen bela ve musibetleri Allah (c.c.) katındaki derecelerin yükselmesi ile açıklamaya çalışması edep ve nezaket gereğidir. Bu yolla hem kendisinin sabırlı olmasında hem de başkalarına sabrı tavsiye etmede önemli bir manevi güç bulabilecektir.
Sabır, şükür gibi Allahın (c.c.) sevdiği duygulardan birisidir. Allah (c.c.) ed-Döe2rr güzel ismiyle kulda sabır meyvesinin oluşmasını arzular. En-Nöe2fi güzel ismiyle de kulda şükür ister. Bunların ahiretteki karşılığı çok büyüktür. İnsan sabır ve şükür ile Allah (c.c.) katındaki derecesini yükseltir: Sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).
Genellikle hoşumuza giden şeyleri hayır, gitmeyenleri şer olarak adlandırırız. Halbuki bu değer ölçüsü son derece görecelidir. Sadece insanın bu dünyadaki yaşamına göredir. Ebedi ahiret yurdu göz önünde bulundurularak yapılmış değildir. Çünkü bu dünya ödül ve ceza yurdu olmadığı için başa gelen hayır ve şerrin hikmetini de bilmek olanaksızdır. Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır. Yine olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Gerçeği Allah bilir, siz bilemezsiniz (Bakara suresi, ayet 216). Savaş görünüşte şerlerin, kötülüklerin simgesi gibidir. Çünkü onda her türlü bela ve musibet vardır: Açlık, yoksulluk, can ve evlat kaybı, ölüm korkusu, mal ve namus kaygısı Her şey başa gelebilir. Allah (c.c.) işte böyle şerrin ve kötülüğün simgesi olan savaşta bile hayırların gizli olduğunu belirtmektedir. Bizim hayır sandığımız şeyler ise ahiretimiz için, Allah (c.c.) bizleri onlardan korusun, kim bilir nice bela ve musibetleri içeriyor olabilir. Gerçekten insanın Allahı (c.c.) el-Veköeel olarak kabul edip (Hasbünallahu ve ni mel-Veköeel [Allah bize yeter, O ne güzel vekildir] deyip,) O na sığınmaktan başka bir çaresi yoktur. Çünkü ahiretimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu ancak Allah (c.c.) bilebilir.
Ed-Döe2rr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah tan [c.c.] gelir) ve en-Nöe2fi (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah tan [c.c.] gelir) güzel isimleri ile kula düşen görev, hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) geldiği bilincine sahip olmaktır. Başına gelen hayrı Allahın (c.c.) bir lütfu ve ihsanı olarak görüp şükretmek, şerri ise günahlarının bir meyvesi olarak düşünüp tövbe etmektir.
tab Allah (c.c.) kullarının günahlarına karşı çok sabırlıdır. Hemen cezalandırmaz. Onların yola gelmeleri için süre tanır. Bu zaman zarfında onları anlayacağı dillerle uyarır.
Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim de kullarını hemen cezalandırmamasının nedenini şöyle açıklamaktadır: Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir (Föe2tır suresi, ayet 45).
Es-Saböfbr (cezaları erteleyen, çok sabırlı) güzel ismi, el-Halöeem (kulun yaptığı kötü şeylere yumuşak davranan, anlayışlı olan) güzel ismine anlam olarak çok benzer. Ama aralarında bir anlam ayırtısı da bulunmaktadır. El-Halöeem güzel isminde kulların günahlarını hemen cezalandırmamanın yanında bunlardan vazgeçme, bağışlama gibi bir anlam inceliği söz konusudur. Çünkü el-Halöeem güzel ismi Kuran-ı Kerim de genellikle (altı ayrı ayette) el-Gaföfbr güzel ismi ile birlikte kullanılmaktadır. Oysa es-Saböfbr güzel isminde sadece kullarının günahlarını hemen cezalandırmama, sonraya bırakma anlamı bulunmaktadır. Bir insan çaresizlikten, zayıflıktan, yoksulluktan dolayı insanlara yumuşak huylu görünebilir. Ama aynı insan diş geçireceği birisini buldu mu arslan kesilebilir. İşinde üstlerinin karşısında elleri böğründe nice kişi evlerinde çoluk çocuğuna zulmedebilir. Asıl ağır başlılık ve anlayışlı olma, elinde bir güç ve olanak olduğu halde ve her türlü iktidar imkanına kavuştuktan sonra da çevredeki tüm insanlara yumuşaklık göstermektir.
tab Allah (c.c.) sonsuz ve sınırsız bir güç ve kudrete sahipken ve bundan dolayı kimseye hesap vermeyecek bir makamda iken tüm kullarına yumuşak davranır. Allah (c.c.) kafirleri el-Kahhöe2r güzel ismi ile ebedi cehennemle cezalandıracaktır. Böyle iken dünya yaşamında onlara yumuşak davranmakta, mühlet vermekte, onların rızklarını bile kesmemektedir.
Allahın (c.c.) el-Kahhöe2r (öfkesi ve cezası şiddetli olan; her varlığa hakim olan ve üstün gelen) güzel ismi ile birlikte el-Halöeem olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Bu bize kızgın, öfkeli anlarda durup düşünmemiz gereken bir uyarı anlamı taşımaktadır. Çünkü bir Müslüman a Allahın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmak yakışır.
El-Halöeem güzel ismi Kuran-ı Kerim de genellikle el-Gaföfbr (günahları bağışlayan) güzel ismi ile birlikte geçmektedir. Bu da el-Halöeem güzel isminde ifadesini bulan yumuşak başlılığın ve anlayışın günahların üzerini örtme, günahları affetme ile tamamlandığını göstermektedir. Demek ki Allah (c.c.) hem yumuşak başlılığı hem de affetmeyi bir arada daha çok sevmektedir. Kendisini bu isimlerle andığına göre bizim de böyle bir ahlak anlayışına sahip olmamızı istemektedir.
Peygamberimiz (s.a.s) Allahın (c.c.) sabrı hususunda şöyle buyurmuşlardır: İşittiği ezaya Allah tan daha sabırlı hiçbir kimse yoktur. Çünkü O na çocuk isnat ederler. Sonra O, yine bu kimselere afiyet ve rızık veriyor.
Allah (c.c.) evrene, yeryüzüne sabrı ile tecelli etmiştir. Şöyle ki: Kutsal kitabında yerleri ve gökleri altı günde yarattığını bildirmiştir. Gece gündüz, mevsimler birbirlerini yavaş yavaş karşılarlar. Bitkiler, hayvanlar, insanlar gözle takip edilemeyen bir yavaşlıkla büyürler, gelişirler. Halbuki Allah (c.c.) dileseydi tüm bu işler bir anda da olabilirdi. Ama O nun ezeli hikmeti bu gibi şeylerde sabrın tecellisini öngörmüştür.
Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: Sabır, imanın yarısıdır. Bu açıdan sabır, Allahın (c.c.) güzel bir ahlakıdır. Bir mümine de bu ahlakla olmak yaraşır. Ama insanda nefsani bir zayıflık olarak acelecilik, isyan, nankörlük, tahammülsüzlük, zevk ve eğlenceye düşkünlük, sıkıntılara katlanamama gibi sabra ters düşen özellikler bulunmaktadır. Bu açıdan sabır ahlakını edinmek için insanın kendisi ile mücadele etmesi, kendisini aşması gerekmektedir. Bu da haliyle her insanın yapabileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bunun için müminler genellikle Allahın (c.c.) kendilerini sabırla imtihan etmemesi için duada bulunulurlar.
Allah (c.c.) bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur: Kullarımdan bir kuluma bedeni, malı veya evladı yüzünden bir musibet verirsem o da bunu sabr-ı cemil (kimseye şikayette bulunmama, kaderine razı olma hali) ile karşılarsa kıyamet günü kendisi için terazi kurmaktan veya amel defterini açmaktan haya ederim.
Sabır üçe ayrılır: a. Günahlara sabır: Nefis günahlara düşkün bir yapıya sahiptir. Onların çoğundan zevk alır. Günahlardan el çekmek Allah (c.c.) korkusu ve sabırla olur. b. İbadetlere sabır: İbadetlerin nefse ağır gelen bir yapısı vardır. Ama onlara devam etmekle bu zorluk aşılır. Zira nefis alıştığı şeyi yapamadan da edemez. c. Bela ve musibetlere sabır: İşte gerçek sabır böyle anlarda gösterilir. Hastalıklar, sıkıntılar, öe2fetler, kazalar, belalar insanların ağır bir biçimde imtihan edildiği zamanlardır. Bu sıralarda sabır gösterilirse Allahın (c.c.) kullarına karşı şefkati de hissedilir. Böyle bir anda iken vesilelere takılmadan Allahın (c.c.) iradesinin tecelli ettiğini gören, kadere teslim olup rıza gösteren, haline şükreden birisi büyük bir ecir kazanır. Bu belki de ahireti için bir kurtuluş olur.
Bir işe başlarken nasıl besmele, yemekten sonra elhamdülillah çekiliyorsa bela ve musibet anında da İnnöe2 lillahi ve innöe2 ileyhi röe2ciöfbn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O na döneceğiz) dememiz gerekir. Bu zikir bir ayet-i kerimede anıldığı için (Bakara suresi, ayet 156) böyle bir durumda iken onu söylemek üzerimize farz veya en azından vacip olmaktadır.
Bir hadis-i şerifin işaretiyle de anlaşıldığı üzere sabır bela ve musibetin karşılandığı ilk anda gösterilir. Daha sonra bela ve musibete insan ister istemez katlanır. Ama ilk an imtihan için uygundur. Tepkimiz Allahın (c.c.) rızasına uygun biçimde olursa ilgili cümle ağzımızdan çıktığında başa gelen bela ve musibet bir ibadet hükmüne dönüşür. Bu anda mümine verilen ödül çok büyüktür: Ancak sabredenlere ödülleri hesapsız olarak verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).
Tabii insan unutkandır. Bela ve musibet anlarında Allahı (c.c.) unutabileceği gibi ilgili cümleyi de söylemek hatırına gelmeyebilir. Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde geçmişteki bir bela ve musibeti akla getirerek İnnöe2 lillahi ve innöe2 ileyhi röe2ciöfbn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O na döneceğiz) zikrini sonradan tekrar eden kimseye de bela ve musibetin ilk anında söylenmesine eşdeğerde sevap verileceğini belirtmektedir.
Allahın ahlakı ile ahlaklanması gereken bir Müslümanın da insanlara karşı sabırlı ve anlayışlı olması gerekir. Başa gelen iyilik ve kötülüklerin imtihan gereği Allahın izni ve yaratması ile meydana geldiğini düşünmeli ve bilmelidir. Bunun doğal sonucu olarak da hatayı kendisinde arayıp sabrı ve anlayışı elden bırakmamalıdır.
Muhsin İyi
Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkardır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40). Allahın (c.c.) ed-Döe2rr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah tan [c.c.] gelir) güzel ismi insanın zararına değil hayrınadır. Şöyle ki: Dünyada başımıza gelen kötü şeyler bir hikmete dayanır. Dünya hayatı geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen şeylerin altında insanların ahiret hayatlarında kurtuluşa, ebedi mutluluğa vesile olan pek çok hayırlar bulunabilir. Bu açıdan asıl şer, zarar bu başa gelen kötü şeylerden gereği şekilde yararlanmamaktır.
Bu durumda başımıza gelen kötü şeyler, her ne kadar Allahın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadır. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptığımız kötü şeylere karşı vermektedir: Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şöfbröe2 suresi, ayet 30). , Sana gelen her iyilik Allah tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, ayet 79).
Başına böyle bir bela ve musibet gelen, bununla ruhu daralıp sıkılan bir müminin hemen geçmişini değerlendirip günahları için gözyaşı döküp tövbe ile Allahın (c.c.) rahmetine sığınması gerekir. Bu tür bir davranış yerine isyan etmek, birilerini suçlayıp öfkelenmek insana bir şey kazandırmaz. Belki pek çok şeyi alıp götürebilir. Yalnız Allahın (c.c.) el-Adl güzel ismi gereği bir zulme uğramışsak hakkımızı savunmamız, adaleti gerçekleştirme yolunda mücadele etmemiz de gerekir. Tabii işin bu cephesi yanında iç muhasebe ile kendimizde bazı kusur ve hataları aramak, bunlardan pişmanlık duyup Allahın (c.c.) merhametine sığınmak da icap eder.
Başa gelen, özellikle başkalarının başına gelen bela ve musibetleri yalnız yukarıda sözünü ettiğimiz sünettullahla, yani ilahi kuralla açıklamak Allahın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine ileri geri konuşmak anlamına geleceğinden çok tehlikelidir. İnsanı maazallah dinden çıkarır. Çünkü Allahın (c.c.) olayları yaratmadaki ilahi hikmetini kimse tam anlamıyla kavrayamayacağı gibi böyle bir konuda söz ve hüküm sahibi de değildir. Hele başkaları için böyle birtakım yargılarda bulunmak, örneğin bir hasta yada kaza nedeniyle geçmiş olsun ziyaretinde ilgili hastalığın yada kazanın gerçek nedenini yapılan günah yada günahlar yüzünden olduğunu söylemek, bu konuda açıklamalarda bulunmak büyük bir edepsizliktir. Allahın (c.c.) öfkesine yol açabilecek bir kendini bilmezliktir.
Bela ve musibetleri yukarıda sözünü ettiğimiz sünnetullah, yani ilahi kanun yanında Allah (c.c.) başka nedenlerle de yaratabilir. Bunu kimsenin tam olarak bilmesine olanak yoktur. Örneğin Allah (c.c.) kulun katındaki derecesini yükseltmek için bela ve musibete uğramasına izin verebilir. Nitekim Mekke döneminde ilk Müslümanlar böyle bir sınavdan geçmiş, büyük bela ve musibetlere uğramışlardı. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim de bu konuda şöyle buyurmaktadır: Ey müminler, (itaat edeni asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan ve mahsullerden eksiltmek ile imtihan edeceğiz. Ey resöfblüm, sabredenleri müjdele! (Bakara suresi, ayet 155)
Bir Müslümanın kendi başına gelen bela ve musibetleri günahları ile, başkalarının başına gelen bela ve musibetleri Allah (c.c.) katındaki derecelerin yükselmesi ile açıklamaya çalışması edep ve nezaket gereğidir. Bu yolla hem kendisinin sabırlı olmasında hem de başkalarına sabrı tavsiye etmede önemli bir manevi güç bulabilecektir.
Sabır, şükür gibi Allahın (c.c.) sevdiği duygulardan birisidir. Allah (c.c.) ed-Döe2rr güzel ismiyle kulda sabır meyvesinin oluşmasını arzular. En-Nöe2fi güzel ismiyle de kulda şükür ister. Bunların ahiretteki karşılığı çok büyüktür. İnsan sabır ve şükür ile Allah (c.c.) katındaki derecesini yükseltir: Sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).
Genellikle hoşumuza giden şeyleri hayır, gitmeyenleri şer olarak adlandırırız. Halbuki bu değer ölçüsü son derece görecelidir. Sadece insanın bu dünyadaki yaşamına göredir. Ebedi ahiret yurdu göz önünde bulundurularak yapılmış değildir. Çünkü bu dünya ödül ve ceza yurdu olmadığı için başa gelen hayır ve şerrin hikmetini de bilmek olanaksızdır. Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır. Yine olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Gerçeği Allah bilir, siz bilemezsiniz (Bakara suresi, ayet 216). Savaş görünüşte şerlerin, kötülüklerin simgesi gibidir. Çünkü onda her türlü bela ve musibet vardır: Açlık, yoksulluk, can ve evlat kaybı, ölüm korkusu, mal ve namus kaygısı Her şey başa gelebilir. Allah (c.c.) işte böyle şerrin ve kötülüğün simgesi olan savaşta bile hayırların gizli olduğunu belirtmektedir. Bizim hayır sandığımız şeyler ise ahiretimiz için, Allah (c.c.) bizleri onlardan korusun, kim bilir nice bela ve musibetleri içeriyor olabilir. Gerçekten insanın Allahı (c.c.) el-Veköeel olarak kabul edip (Hasbünallahu ve ni mel-Veköeel [Allah bize yeter, O ne güzel vekildir] deyip,) O na sığınmaktan başka bir çaresi yoktur. Çünkü ahiretimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu ancak Allah (c.c.) bilebilir.
Ed-Döe2rr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah tan [c.c.] gelir) ve en-Nöe2fi (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah tan [c.c.] gelir) güzel isimleri ile kula düşen görev, hayır ve şerrin Allah tan (c.c.) geldiği bilincine sahip olmaktır. Başına gelen hayrı Allahın (c.c.) bir lütfu ve ihsanı olarak görüp şükretmek, şerri ise günahlarının bir meyvesi olarak düşünüp tövbe etmektir.
tab Allah (c.c.) kullarının günahlarına karşı çok sabırlıdır. Hemen cezalandırmaz. Onların yola gelmeleri için süre tanır. Bu zaman zarfında onları anlayacağı dillerle uyarır.
Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim de kullarını hemen cezalandırmamasının nedenini şöyle açıklamaktadır: Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir (Föe2tır suresi, ayet 45).
Es-Saböfbr (cezaları erteleyen, çok sabırlı) güzel ismi, el-Halöeem (kulun yaptığı kötü şeylere yumuşak davranan, anlayışlı olan) güzel ismine anlam olarak çok benzer. Ama aralarında bir anlam ayırtısı da bulunmaktadır. El-Halöeem güzel isminde kulların günahlarını hemen cezalandırmamanın yanında bunlardan vazgeçme, bağışlama gibi bir anlam inceliği söz konusudur. Çünkü el-Halöeem güzel ismi Kuran-ı Kerim de genellikle (altı ayrı ayette) el-Gaföfbr güzel ismi ile birlikte kullanılmaktadır. Oysa es-Saböfbr güzel isminde sadece kullarının günahlarını hemen cezalandırmama, sonraya bırakma anlamı bulunmaktadır. Bir insan çaresizlikten, zayıflıktan, yoksulluktan dolayı insanlara yumuşak huylu görünebilir. Ama aynı insan diş geçireceği birisini buldu mu arslan kesilebilir. İşinde üstlerinin karşısında elleri böğründe nice kişi evlerinde çoluk çocuğuna zulmedebilir. Asıl ağır başlılık ve anlayışlı olma, elinde bir güç ve olanak olduğu halde ve her türlü iktidar imkanına kavuştuktan sonra da çevredeki tüm insanlara yumuşaklık göstermektir.
tab Allah (c.c.) sonsuz ve sınırsız bir güç ve kudrete sahipken ve bundan dolayı kimseye hesap vermeyecek bir makamda iken tüm kullarına yumuşak davranır. Allah (c.c.) kafirleri el-Kahhöe2r güzel ismi ile ebedi cehennemle cezalandıracaktır. Böyle iken dünya yaşamında onlara yumuşak davranmakta, mühlet vermekte, onların rızklarını bile kesmemektedir.
Allahın (c.c.) el-Kahhöe2r (öfkesi ve cezası şiddetli olan; her varlığa hakim olan ve üstün gelen) güzel ismi ile birlikte el-Halöeem olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Bu bize kızgın, öfkeli anlarda durup düşünmemiz gereken bir uyarı anlamı taşımaktadır. Çünkü bir Müslüman a Allahın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmak yakışır.
El-Halöeem güzel ismi Kuran-ı Kerim de genellikle el-Gaföfbr (günahları bağışlayan) güzel ismi ile birlikte geçmektedir. Bu da el-Halöeem güzel isminde ifadesini bulan yumuşak başlılığın ve anlayışın günahların üzerini örtme, günahları affetme ile tamamlandığını göstermektedir. Demek ki Allah (c.c.) hem yumuşak başlılığı hem de affetmeyi bir arada daha çok sevmektedir. Kendisini bu isimlerle andığına göre bizim de böyle bir ahlak anlayışına sahip olmamızı istemektedir.
Peygamberimiz (s.a.s) Allahın (c.c.) sabrı hususunda şöyle buyurmuşlardır: İşittiği ezaya Allah tan daha sabırlı hiçbir kimse yoktur. Çünkü O na çocuk isnat ederler. Sonra O, yine bu kimselere afiyet ve rızık veriyor.
Allah (c.c.) evrene, yeryüzüne sabrı ile tecelli etmiştir. Şöyle ki: Kutsal kitabında yerleri ve gökleri altı günde yarattığını bildirmiştir. Gece gündüz, mevsimler birbirlerini yavaş yavaş karşılarlar. Bitkiler, hayvanlar, insanlar gözle takip edilemeyen bir yavaşlıkla büyürler, gelişirler. Halbuki Allah (c.c.) dileseydi tüm bu işler bir anda da olabilirdi. Ama O nun ezeli hikmeti bu gibi şeylerde sabrın tecellisini öngörmüştür.
Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: Sabır, imanın yarısıdır. Bu açıdan sabır, Allahın (c.c.) güzel bir ahlakıdır. Bir mümine de bu ahlakla olmak yaraşır. Ama insanda nefsani bir zayıflık olarak acelecilik, isyan, nankörlük, tahammülsüzlük, zevk ve eğlenceye düşkünlük, sıkıntılara katlanamama gibi sabra ters düşen özellikler bulunmaktadır. Bu açıdan sabır ahlakını edinmek için insanın kendisi ile mücadele etmesi, kendisini aşması gerekmektedir. Bu da haliyle her insanın yapabileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bunun için müminler genellikle Allahın (c.c.) kendilerini sabırla imtihan etmemesi için duada bulunulurlar.
Allah (c.c.) bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur: Kullarımdan bir kuluma bedeni, malı veya evladı yüzünden bir musibet verirsem o da bunu sabr-ı cemil (kimseye şikayette bulunmama, kaderine razı olma hali) ile karşılarsa kıyamet günü kendisi için terazi kurmaktan veya amel defterini açmaktan haya ederim.
Sabır üçe ayrılır: a. Günahlara sabır: Nefis günahlara düşkün bir yapıya sahiptir. Onların çoğundan zevk alır. Günahlardan el çekmek Allah (c.c.) korkusu ve sabırla olur. b. İbadetlere sabır: İbadetlerin nefse ağır gelen bir yapısı vardır. Ama onlara devam etmekle bu zorluk aşılır. Zira nefis alıştığı şeyi yapamadan da edemez. c. Bela ve musibetlere sabır: İşte gerçek sabır böyle anlarda gösterilir. Hastalıklar, sıkıntılar, öe2fetler, kazalar, belalar insanların ağır bir biçimde imtihan edildiği zamanlardır. Bu sıralarda sabır gösterilirse Allahın (c.c.) kullarına karşı şefkati de hissedilir. Böyle bir anda iken vesilelere takılmadan Allahın (c.c.) iradesinin tecelli ettiğini gören, kadere teslim olup rıza gösteren, haline şükreden birisi büyük bir ecir kazanır. Bu belki de ahireti için bir kurtuluş olur.
Bir işe başlarken nasıl besmele, yemekten sonra elhamdülillah çekiliyorsa bela ve musibet anında da İnnöe2 lillahi ve innöe2 ileyhi röe2ciöfbn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O na döneceğiz) dememiz gerekir. Bu zikir bir ayet-i kerimede anıldığı için (Bakara suresi, ayet 156) böyle bir durumda iken onu söylemek üzerimize farz veya en azından vacip olmaktadır.
Bir hadis-i şerifin işaretiyle de anlaşıldığı üzere sabır bela ve musibetin karşılandığı ilk anda gösterilir. Daha sonra bela ve musibete insan ister istemez katlanır. Ama ilk an imtihan için uygundur. Tepkimiz Allahın (c.c.) rızasına uygun biçimde olursa ilgili cümle ağzımızdan çıktığında başa gelen bela ve musibet bir ibadet hükmüne dönüşür. Bu anda mümine verilen ödül çok büyüktür: Ancak sabredenlere ödülleri hesapsız olarak verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).
Tabii insan unutkandır. Bela ve musibet anlarında Allahı (c.c.) unutabileceği gibi ilgili cümleyi de söylemek hatırına gelmeyebilir. Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde geçmişteki bir bela ve musibeti akla getirerek İnnöe2 lillahi ve innöe2 ileyhi röe2ciöfbn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O na döneceğiz) zikrini sonradan tekrar eden kimseye de bela ve musibetin ilk anında söylenmesine eşdeğerde sevap verileceğini belirtmektedir.
Allahın ahlakı ile ahlaklanması gereken bir Müslümanın da insanlara karşı sabırlı ve anlayışlı olması gerekir. Başa gelen iyilik ve kötülüklerin imtihan gereği Allahın izni ve yaratması ile meydana geldiğini düşünmeli ve bilmelidir. Bunun doğal sonucu olarak da hatayı kendisinde arayıp sabrı ve anlayışı elden bırakmamalıdır.
Muhsin İyi
En-Nur, Ya Nuru, Nur, Allahın Nuru, Nur İsmi, Yüzdeki Nur
Akrabamdan tanıdığım ilköğretim ikiye giden bir çocuk var. Çocuk değil de sanki büyümüş de küçülmüş gibi. Bütün arabaları markaları ve modelleri ile tanıyor. Ben de naçizane aşağı yukarı yirmi yıldır insan yüzlerine bakarım. Bu konuda, yani nurun olup olmadığı hususunda o kadar uzmanlaştım ki sarrafın altınla benzerini ayırt etmesi gibi bir seviyeye geldim. Kimin zikir ehli olduğunu hemen çıkarıyorum. Hatta hangi tarikattan veya cemaatten bunu da aşağı yukarı biliyorum. Elbette her zikir ehlinde nur olmuyor. Bu da bir nasip meselesidir. Daha doğrusu zikir ehli olup da (bir tarikata intisap edip de şeyhten vird dersi alanlardan) zikri Allah rızası dışında bir gaye ile çeken olduğu gibi zikre gereken saygıyı göstermeyenler veya zikir derslerine önem vermeyenler de bulunabilmektedir. Bunlar nurdan nasipsiz oluyorlar. Gerçek zikir ehlinin yüzündeki nura kimse sahip olamaz. Onlar hemen güneş gibi kendilerini belli ederler. Birinci sınıftırlar. Yüzündeki nura insanı öe2şık ederler. Çeşitli cemaatlerden özellikle sabah namazından sonra cevşen veya Kuran-ı Kerim okuyan kişilerde ise farklı bir nur çeşidi vardır. Ama seher vakitleri yapılan her ibadet adeta nura dönüşür. Seher vakitlerini uyku ile geçirenler bu nurlardan mahrum olurlar. Seher vakti uyanık olup da duha namazı kılanlar, zikir çekenler, Kuran-ı Kerim okuyanlar nurlardan nasiplenirler ve yüzlerinde de bu nurları belli ederler. Onlardaki hoş nur da kendine özgü bir güzellikle yüzde hemen kendisini gösterir.
tab Nur, iki biçimde tanımlanabilir. Birisi maddi olanıdır. Biz bu nurla (ışıkla) görürüz. En başlıca kaynağı güneştir. Ayrıca evimizi, sokağımızı aydınlatan ışık da bu nurdandır. Bu nur olmasaydı dünyamız kapkaranlık kalacaktı. Allahın (c.c.) pek çok ayeti, güzel ismi göz duyu organına hitap etmektedir. Demek ki bu nur olmasaydı çok cahil kalacaktık. Diğer nur manevidir. Bu da maddi nur kadar önemlidir. Hatta maddi nurdan daha önemlidir. Zira bununla da gönül dünyamız aydınlanır. İmanımız gerçekleşir, güçlenir. Nasıl görme engelli insanlar bir şey göremezlerse iç dünyaları kör olanlar da imanın esaslarını kavrayamazlar, inkar ederler. Bir insanın bu dünyada gözlerinin görmemesi bir ömürde gerçekleşir, son bulur, ama manevi körlük ebedi hayata mal olabilir.
tabŞu ayet-i kerime manevi körlerin ahiretteki durumlarına işaret etmektedir: Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse ona dar bir geçim vardır. Ayrıca Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz. Ya Rabbi, der, ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak dirilttin? (Allah) Buyurur ki: Bu böyledir, nasıl ayetlerim sana geldiğinde sen onları unuttuysan bugün de sen böyle unutulur, bir kenara atılırsın.
tabÇoğu İslam bilgini imanı tanımlarken onu gönülde doğan bir nura benzetir. Allah (c.c.) da Kuran-ı Kerim de iman ve hidayeti böyle tanıtmaktadır: Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında yürümesi için nur verdiğimiz kimse, içerisinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan bir kimse gibi midir? (En am suresi, ayet 122) , Allah bir kimsenin kalbini Müslümanlık için açarsa o Rabb inden verilen bir nur üzerinde değil midir? (Zümer suresi, ayet 22)
Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim i de nur olarak adlandırmıştır: İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lakin Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdirdiğimiz bir nur kıldık (Zuhruf suresi, ayet 52).
Kuran-ı Kerim okununca ortaya nur çıkmaya başlar. Bunu gönül gözü açık olanlar, veliler ifade etmişlerdir. Bu nur ruhu rahatlatır. Okuduğunu bilmese de Kuran-ı Kerim bu nurla anlamını gizlice okuyan kişinin ruhuna hikmet suretinde verir. Mümin insanın arifliği bu yolla oluşur. Yani Kuran-ı Kerim in nuru hem ruhu etkiler hem de yüzde kendisini aşiköe2r eder.
İman ve ibadet hayatı insanın yüzüne ve ellerine bir parlaklık ve nur verir. Bu zikir ehlinde çok daha belirgindir. Bu durum gerçekten adeta bir mucizedir. Sanki yüce Allah (c.c.) iman ve ibadet ehlinin yüz ve ellerinde nurunun gerçekliğini tasdik ettirmektedir. Gerçi bazı insanlar ibadet hayatına sahip olmadan da yüzlerinde bir aydınlık, parlaklık taşırlar. Psikologlar bunu pozitif enerji ile açıklamaktadırlar. Kişinin hayata karşı olumlu tutumu, yapıcı ve üretken olması, insanlara karşı iyi niyet taşıması gibi güzel şeylerin yüze, ellere bu özellikleri verdiğini belirtmektedirler. Bakır, sarı vb. madenler de renk olarak altını andırırlar, yalnız onlarla altın arasında değer olarak büyük bir fark bulunur. Aynen bunun gibi iman ve ibadetle yüze ve ellere yansıyan nurla pozitif enerji ile oluşanı arasında da öyle büyük bir benzerlik ve farklılık vardır. Dikkat edildiğinde iman ve ibadetle gelen nurla pozitif enerjiyi simgeleyeni hemen ayırt edilir.
Tabii hayat karşısında pozitif bir tutum takınmak da Allah a (c.c.) yaklaşmak değil midir?
Ben insan yüzlerindeki bu nurun da Allahın varlığı ve birliğine işaret eden en büyük kanıt olduğunu düşünmekteyim. Aslında toplumda benim gibi olanlar da az değil. Çok insan yüzdeki nurlara dikkat ediyor. Ama bazen karıştırıyorlar. Pozitif insanların yüzlerindeki parlaklık ile ibadetle gelen nuru birbirinden ayırt edemiyorlar. Ben de yıllar önce böyleydim. Karıştırırdım. Böyle kişiler yani pozitif kişiliklerinden dolayı yüzleri parlak kişiler acaba derdim gizlice ibadet mi yapıyorlar. Sonra onlardaki parlaklığın çok farklı olduğunun, nurla hiçbir alakasının olmadığını anladım.
Ahirette kıyamet günü mahşer meydanında insanlar dirildikleri zaman müminlerin bu yüzlerindeki ve diğer azalarındaki nurları daha bir ortaya çıkacaktır. Kendisini net bir şekilde belli edecektir. Buna pek çok ayet-i kerime işaret etmektedir: Çünkü onların nurları önlerinde ve arkalarında koşar da Ey Rabbimiz nurumuzu tamamla bizi mağfiretinle bağışla. Çünkü sen her şeye kadirsin, derler.(Tahrim suresi, ayet 8). O gün, erkek ve kadın münafıklar, inananlara, bizi de bekleyin de derler, gelelim, nurunuzdan alalım; onlara dönün ardınıza da bir nur isteyin artık denir. Derken aralarına bir duvardır çekilir ki bir kapısı vardır, içinde rahmet vardır da dış tarafında azap. (Hadid suresi, ayet 13).
Peygamberimiz (s.a.s) kıyamet günü ümmetinin abdest azalarındaki nurla diğer ümmetlerden ayrılacağını hadis-i şeriflerinde belirtmişlerdir.
Demek ki kıyamet gününde müminlerin nurları artacak ve münafıklardan belirgin farklılıklarla ayrılacaktır. Bu dünyada genelde insanlara belli belirsiz bir şekilde endash aslında benim gibiler için gayet açık olarak- yüzlerde parlayan nur, ahrette mahşer meydanında pek çok azaya da verilecektir. Bir de daha net olacaktır. Bu dünyada mümindeki nura dikkat etmeyen münafıklar, ahrette müminlere verilen nurdan isteyeceklerdir. Fakat bundan mahrum bırakılacaktır.
Allah kimseyi nurdan mahrum etmesin. Dedim ya, insan yüzleri konusunda bayağı uzmanlaştım. Bu iş artık bir hobi olmaktan çıktı. Gayri ihtiyari her insanın yüzüne bakıp nur olup olmadığını, nur varsa o kişinin bunu hangi yollarla elde ettiğini düşünüyorum. Uygun yöntemlerle araştırıyorum, soruşturuyorum. Çeşitli günahları da yüzlerde okumaya başladım. Evet zina gibi büyük bir günah her çeşidiyle yüzdeki nuru adeta soyduğu gibi yüze de uğursuz bir anlam veriyor. İçki ve kumar da yüze hemen damgalarını çirkin ifadelerle vururlar. Gıybete düşkünlük de yüze çok kötü bir renk veriyor. Kısacası yüzdeki her çirkin anlam bir günahın ifadesidir.
Nurun en büyük düşmanı her türlü çeşidiyle zina ve iftiradır. Bundan dolayı Allah Kuran-ı Kerim de Nur suresinde hem kendi nurundan söz etmiş hem de zina, iftira ile ilgili suçlara uygulanacak cezaları konu almıştır.
İnsanlar kaşa, göze, buruna, yanağa, yüze öe2şık olmuyorlar, bu organlarda kendisini gösteren ilahi nura öe2şık oluyorlar. Bu organları gayet güzel olabilen fakat hiç kimsenin kendisine öe2şık olmadığı nice insan vardır. Onlar sadece cinsel cazibe verirler. Bazen de bu organları çirkin veya kusurlu iken binlerce öe2şığı olan kimseler vardır. İlahi nur yüze vurunca herkesi büyüler, kendisine bağlar. Cinsel cazibe yerine aşk katar. O insanları gözde büyütür. İnsanlar elde olmadan böyle bir yüze öe2şık olurlar. Kendilerini kaybederler.
Allahın En-Nöfbr (nurlandıran, nur kaynağı) güzel ismi ile kula düşen görev, birer nur kaynağı olan namaza, zikre, Kuran-ı Kerim in okunmasına gerçek anlamıyla yönelmek ve bunlardan en üst düzeyde yararlanmaktır. Ahiret için nur küpünü doldurmaktır.
Muhsin İyi
tab Nur, iki biçimde tanımlanabilir. Birisi maddi olanıdır. Biz bu nurla (ışıkla) görürüz. En başlıca kaynağı güneştir. Ayrıca evimizi, sokağımızı aydınlatan ışık da bu nurdandır. Bu nur olmasaydı dünyamız kapkaranlık kalacaktı. Allahın (c.c.) pek çok ayeti, güzel ismi göz duyu organına hitap etmektedir. Demek ki bu nur olmasaydı çok cahil kalacaktık. Diğer nur manevidir. Bu da maddi nur kadar önemlidir. Hatta maddi nurdan daha önemlidir. Zira bununla da gönül dünyamız aydınlanır. İmanımız gerçekleşir, güçlenir. Nasıl görme engelli insanlar bir şey göremezlerse iç dünyaları kör olanlar da imanın esaslarını kavrayamazlar, inkar ederler. Bir insanın bu dünyada gözlerinin görmemesi bir ömürde gerçekleşir, son bulur, ama manevi körlük ebedi hayata mal olabilir.
tabŞu ayet-i kerime manevi körlerin ahiretteki durumlarına işaret etmektedir: Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse ona dar bir geçim vardır. Ayrıca Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz. Ya Rabbi, der, ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak dirilttin? (Allah) Buyurur ki: Bu böyledir, nasıl ayetlerim sana geldiğinde sen onları unuttuysan bugün de sen böyle unutulur, bir kenara atılırsın.
tabÇoğu İslam bilgini imanı tanımlarken onu gönülde doğan bir nura benzetir. Allah (c.c.) da Kuran-ı Kerim de iman ve hidayeti böyle tanıtmaktadır: Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında yürümesi için nur verdiğimiz kimse, içerisinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan bir kimse gibi midir? (En am suresi, ayet 122) , Allah bir kimsenin kalbini Müslümanlık için açarsa o Rabb inden verilen bir nur üzerinde değil midir? (Zümer suresi, ayet 22)
Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim i de nur olarak adlandırmıştır: İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lakin Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdirdiğimiz bir nur kıldık (Zuhruf suresi, ayet 52).
Kuran-ı Kerim okununca ortaya nur çıkmaya başlar. Bunu gönül gözü açık olanlar, veliler ifade etmişlerdir. Bu nur ruhu rahatlatır. Okuduğunu bilmese de Kuran-ı Kerim bu nurla anlamını gizlice okuyan kişinin ruhuna hikmet suretinde verir. Mümin insanın arifliği bu yolla oluşur. Yani Kuran-ı Kerim in nuru hem ruhu etkiler hem de yüzde kendisini aşiköe2r eder.
İman ve ibadet hayatı insanın yüzüne ve ellerine bir parlaklık ve nur verir. Bu zikir ehlinde çok daha belirgindir. Bu durum gerçekten adeta bir mucizedir. Sanki yüce Allah (c.c.) iman ve ibadet ehlinin yüz ve ellerinde nurunun gerçekliğini tasdik ettirmektedir. Gerçi bazı insanlar ibadet hayatına sahip olmadan da yüzlerinde bir aydınlık, parlaklık taşırlar. Psikologlar bunu pozitif enerji ile açıklamaktadırlar. Kişinin hayata karşı olumlu tutumu, yapıcı ve üretken olması, insanlara karşı iyi niyet taşıması gibi güzel şeylerin yüze, ellere bu özellikleri verdiğini belirtmektedirler. Bakır, sarı vb. madenler de renk olarak altını andırırlar, yalnız onlarla altın arasında değer olarak büyük bir fark bulunur. Aynen bunun gibi iman ve ibadetle yüze ve ellere yansıyan nurla pozitif enerji ile oluşanı arasında da öyle büyük bir benzerlik ve farklılık vardır. Dikkat edildiğinde iman ve ibadetle gelen nurla pozitif enerjiyi simgeleyeni hemen ayırt edilir.
Tabii hayat karşısında pozitif bir tutum takınmak da Allah a (c.c.) yaklaşmak değil midir?
Ben insan yüzlerindeki bu nurun da Allahın varlığı ve birliğine işaret eden en büyük kanıt olduğunu düşünmekteyim. Aslında toplumda benim gibi olanlar da az değil. Çok insan yüzdeki nurlara dikkat ediyor. Ama bazen karıştırıyorlar. Pozitif insanların yüzlerindeki parlaklık ile ibadetle gelen nuru birbirinden ayırt edemiyorlar. Ben de yıllar önce böyleydim. Karıştırırdım. Böyle kişiler yani pozitif kişiliklerinden dolayı yüzleri parlak kişiler acaba derdim gizlice ibadet mi yapıyorlar. Sonra onlardaki parlaklığın çok farklı olduğunun, nurla hiçbir alakasının olmadığını anladım.
Ahirette kıyamet günü mahşer meydanında insanlar dirildikleri zaman müminlerin bu yüzlerindeki ve diğer azalarındaki nurları daha bir ortaya çıkacaktır. Kendisini net bir şekilde belli edecektir. Buna pek çok ayet-i kerime işaret etmektedir: Çünkü onların nurları önlerinde ve arkalarında koşar da Ey Rabbimiz nurumuzu tamamla bizi mağfiretinle bağışla. Çünkü sen her şeye kadirsin, derler.(Tahrim suresi, ayet 8). O gün, erkek ve kadın münafıklar, inananlara, bizi de bekleyin de derler, gelelim, nurunuzdan alalım; onlara dönün ardınıza da bir nur isteyin artık denir. Derken aralarına bir duvardır çekilir ki bir kapısı vardır, içinde rahmet vardır da dış tarafında azap. (Hadid suresi, ayet 13).
Peygamberimiz (s.a.s) kıyamet günü ümmetinin abdest azalarındaki nurla diğer ümmetlerden ayrılacağını hadis-i şeriflerinde belirtmişlerdir.
Demek ki kıyamet gününde müminlerin nurları artacak ve münafıklardan belirgin farklılıklarla ayrılacaktır. Bu dünyada genelde insanlara belli belirsiz bir şekilde endash aslında benim gibiler için gayet açık olarak- yüzlerde parlayan nur, ahrette mahşer meydanında pek çok azaya da verilecektir. Bir de daha net olacaktır. Bu dünyada mümindeki nura dikkat etmeyen münafıklar, ahrette müminlere verilen nurdan isteyeceklerdir. Fakat bundan mahrum bırakılacaktır.
Allah kimseyi nurdan mahrum etmesin. Dedim ya, insan yüzleri konusunda bayağı uzmanlaştım. Bu iş artık bir hobi olmaktan çıktı. Gayri ihtiyari her insanın yüzüne bakıp nur olup olmadığını, nur varsa o kişinin bunu hangi yollarla elde ettiğini düşünüyorum. Uygun yöntemlerle araştırıyorum, soruşturuyorum. Çeşitli günahları da yüzlerde okumaya başladım. Evet zina gibi büyük bir günah her çeşidiyle yüzdeki nuru adeta soyduğu gibi yüze de uğursuz bir anlam veriyor. İçki ve kumar da yüze hemen damgalarını çirkin ifadelerle vururlar. Gıybete düşkünlük de yüze çok kötü bir renk veriyor. Kısacası yüzdeki her çirkin anlam bir günahın ifadesidir.
Nurun en büyük düşmanı her türlü çeşidiyle zina ve iftiradır. Bundan dolayı Allah Kuran-ı Kerim de Nur suresinde hem kendi nurundan söz etmiş hem de zina, iftira ile ilgili suçlara uygulanacak cezaları konu almıştır.
İnsanlar kaşa, göze, buruna, yanağa, yüze öe2şık olmuyorlar, bu organlarda kendisini gösteren ilahi nura öe2şık oluyorlar. Bu organları gayet güzel olabilen fakat hiç kimsenin kendisine öe2şık olmadığı nice insan vardır. Onlar sadece cinsel cazibe verirler. Bazen de bu organları çirkin veya kusurlu iken binlerce öe2şığı olan kimseler vardır. İlahi nur yüze vurunca herkesi büyüler, kendisine bağlar. Cinsel cazibe yerine aşk katar. O insanları gözde büyütür. İnsanlar elde olmadan böyle bir yüze öe2şık olurlar. Kendilerini kaybederler.
Allahın En-Nöfbr (nurlandıran, nur kaynağı) güzel ismi ile kula düşen görev, birer nur kaynağı olan namaza, zikre, Kuran-ı Kerim in okunmasına gerçek anlamıyla yönelmek ve bunlardan en üst düzeyde yararlanmaktır. Ahiret için nur küpünü doldurmaktır.
Muhsin İyi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)