HALVETİYYE TARİKATI

Zâhidiyye tarikatının bir kolu olan halvetiyye tarikatı, adını kurucusu Ebû Abdullah Sirâcüddîn Ömer el-Lahcî el-Halvetî (hyt.800/1397) den almaktadır. Bu zât Hazar Denizinin güneybatısında bulunan Geylan bölgesindeki Lâhîcân’da doğup büyümüş ve burada yetişmiştir. Tahsilini burada tamamladıktan sonra Harizm’e amcası Şeyh Ahî Muhammed b. Nûr el-Halvetî (hyt.717/1317)’ nin yanına gelerek ona intisap etmiştir. Amcası Ahî Muhammed tasavvuf yolunda halvet zikrini çok sevdiği ve ömrünün çoğunu Halvet’te geçirdiği için insanlar arasında Halveti diye anılmıştır.
Silsile büyüklerinden Halvetî lakabını alan İlk zât budur. Ömerel-Halvetî amcasının vefatı üzerine onun en kâmil halîfesi olarak yerine geçmiştir (hyt. 717/1317). Olgun ve kabiliyetli olan Ömer el-Halvetî, Allah Teâlâ’ya kullukta gösterdiği büyük azim ve irâde sebebiyle yüksek makamlara ererek Halvetiyye tarikatının kurucusu ve ilk piri olmuştur. İrşâd makamına turduktan bir müddet sonra Ömer el-Halvetî, Karakoyunlu hakimiyyeti altında bulunan Tebriz civarında Hoy kasabasına giderek irşâd faaliyetini uzun bir süre burada devam ettirmiş, daha sonra Mısır’a oradan Hicaz’a gidip haccını edâ etmiş ve Sultan Üveys’in daveti üzerine Herat’a gelmiş ve orada (hyt.750/1349) veya (hyt.800/1397) de vefat etmiştir.
Rivayet edilir ki, Ömer el-Halvetî tarîkat sulûkunu tamamlayıp kendisine halîfelik icâzesi verildiğinde, irşâd görevini kabul etmez ve dağlara çıkar. Orada bir ağaç kovuğuna yerleşir. Bu ağaç kovuğunda peşpeşe erbaîn çıkarır. Hatta kırk kere erbaini üst üste çıkararak (1600 gün) kendisine “Halveti” ismi verilir. Ömer el-Halvetî hayvânî gıdaları yemez, daima tevhid ve zikr üzere olur, tevhid zikrini yapmaya başlayınca dağlardaki kuşlar ve diğer hayvanlar ağaç kovuğundaki Ömer el-Halvetî’nin etrafını çevirip halka oluşturarak tevhid zikrini sonuna kadar dinlerlerdi. 
Kıymetli sözlerinden:
“Derviş olanın dört türlü ölümü vardır. Sâlik, ölümü görüp ondan ders almazsa, dervişlik ona haramdır.” 
“ Dervişin konuşmayanı ve idrâki yüksek olanı makbuldür. Zîra sükût her halden üstündür. Sonra halktan uzlet gelir. Bir nesne ki Hakk’dır, ibareye sığmaz, ondan gayri olanı söylemeye değmez”
 Ömer el-Halvetî Mısır’da bulunduğu yıllarda yedi kere hacc etmiştir. Tebriz yakınında “Mîr Ali” türbesi civarında gömülüdür. Yerine Ahî Emre el-Halvetî (hyt.812/1409) postnişîn olmuştur.
Pîr Seyyid Yahya Şirvânî ve Halîfeleri Ömer el-Halvetî’nin vefatından sonra tarikatın silsilesi;
Ahî Emre (hyt.812/1409),
Hacı İzzeddin (hyt.828/1425),
Sadreddin-i Hıyavî (hyt.860/1455) şeklinde devam ederek tarikatın ikinci pîri, bir bakıma gerçek kurucusu olan Seyyid Yahya-ı Şirvânî’ye ulaşır. Halvetî’ye tarikatının kemâli bu zâtta toplanmış, İslâm âleminin çeşitli bölgelerine bu yolun feyzi onun vasıtasıyla yayılmış ve tarîkatin en büyük pîri sayılmıştır. Yahya Şirvânî Şirvan’ın merkezi olan Şemahî’de doğmuştur. İmam Mûsa Kâzım radiyallâhü anhın torunlarından olması hasebiyle kendisine Seyyid denilmiştir. Yahya Şirvânî küçük yaşta tahsile başlamış, bir müddet sonra Tebriz’e yerleşmiş ve burada tahsilini tamamlamıştır. Bir ara yine burada müderrislik de yapmıştır. İlmiyle, dînine bağlılığıyla ve takvâsıyla herkesin sevgi ve hürmetini kazanan Yahya Şirvânî’nin alınlarında seyyidlik ve velilik nuru parlar, yüzlerini görenler ister istemez kendilerine övgüler yağdırmak mecburiyetinde kalırlardı. Sadreddin Hayyâvî’den feyz ve tarîkat alarak hilâfet almış ve bu zâta damat olmuştur. Halîfe olduktan sonra doğduğu yere Şemahî’ye geri dönmüş, oradanda Bakü’ye geçerek ölümüne kadar burada irşâd faaliyetine devam etmiştir. Vefat tarihi “Canişîn-i Cennet” terkibinin gösterdiği (hyt.862/1472) dir. Kabri Bakü’dedir. Kırk kadar şube kurucusu yetiştiren Halvetîyye tarikatının bugünkü feyz ve tesiri, Yahya Şirvânî’nin etrafa gönderdiği halîfeleri sayesinde olmuştur. Zahirî ve şer’î ilimlerde yüksek derecede bir âlim olduğundan pek çok eseri vardır. Halvetîyye şubelerinde zikir esnasında okunan “Vird-i Settâr” onun tertib ettiği bir eseridir. Diğer eserlerinin isimleri Osmanlı Müelliflerinde kayıtlıdır. Yahya Şirvânî’nin halîfelerinin en meşhurları şunlardır:
Dede Ömer Rûşenî, Ali Alâaddîn, Şükrullâh el-Ensarî, Habib Karamanı, Muhammed Erzincanî’dir. Hazretin vefatından sonra yerine Muhammed Erzincânî geçmiştir. Başka bir rivayete göre de Ömer Rûşenî geçmiştir. Halvetîyye tarikatı dört ana şubeye ayrılmıştır. Bunlar:
1-Rûşenîyye: Dede Ömer Rûşenî (hyt.892/148 7) tarfından kurulmuştur.
2-Cemâliyye: Cemal el-Bekrî (hyt. 899/1494) tarafından kurulmuştur.
3-Ahmediyye: Ahmed Şemseddin Marmaravî (hyt. 910/1504) tarafından kurulmuştur.
4-Şemsiyye: Şemsüddîn Ahmed es-Sivâsî (hyt. 1006/1597) tarafından kurulmuştur.
c. Halvetîyye Tarîkati Silsilesi ve Kolları Silsile:
1. Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem (hyt. 632)
2. Hz.Ali b. Ebî Tâlib kerremâ’llâhü veche (hyt. 41/661)
3. Hasan Basrî(hyt. 111/728)
4. Habîb A’cemî (hyt. 150/767)
5. DâvudTâî(hyt. 184/800)
6. Ma’rûfKerhî(hyt.200/815)
7. Seriyyü’s-Sakatî (hyt. 253/867)
8. Cüneyd Bağdadî (hyt.298/910)
9. Ahmed Mimşâd Dîneverî (hyt. 299/911)
10. Abdullah Muhammed Dîneverî (hyt. 370/980)
11. Muhammed Bekri (6.487/1094)
12. Vecîhüddin Ömer el-Kâdî el-Bekrî (0.503/1109)
13. Ebû’n-Necîb Abdulkâhir Sühreverdî
14. Kutbüddîn Ebherî
15. Rüknüddin Muhammed Ali es-Sencâsî
16. Şihâbüddîn Tebrizî
17. Cemâleddîn Tebrizî
18. İbrahim Zâhid Geylânî (hyt. 690/1291)
19. Sa’düddîn Fergânî
20. Ahî Muhammed Nûr el-Halvetî
21. Pîr Ömer el-Halvetî
22. Ahî Muhammed Halvetî
23. Hacı İzzüddîn Halvetî
24. Sadreddîn Hıyâvî el-Halvetî
25.Seyyid Yahya Şirvânî el-Halvetî
26. Pîr Muhammed Erzincânî el-Halvetî
27. Molla Pîrî Erzincanî
28.Tacuddin Kayseri
29.Alauddin Uşşâkî
30.Yiğitbaşı
31.Abdülvehhâb Elmalı Halvetî
32.Eroğlu
33.Ümmî Sinan Halveti[1]
Halvetîliğin Usûl ve Âdabı
Harîrizâde, Tıbyan’ında Halvetîyye tarîkatının esaslarını şöyle açıklamaktadır. Halvetîyyenin esasları, kelime-i tevhid, gizli ve açık “Esmâ-ı Seb’a” üzere zikre devam, rü’yâ ta’bîr ve te’vilî, olayların kalp ve nefs üzerindeki tesirlerini dikkate alarak gönlü mâsivâdan terazilemedir.
“Esma-i Seb’a”: Lâilâheillallâh, Allah, Hû, Hakk, Hayy, Kayyûm, Kahhâr’dır.
Seyr ü sülük Allah’ın bu yedi ismiyle yapılır. Daha önce sadece kelime-i tevhid ile yapılan seyr ü sülük ilk olarak İbrahim Zâhid Geylanî kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz tarafından altı isim eklenerek yediye çıkarılmıştır” .
Bazı tarikat ileri gelenleri bu yedi ismi içtihatlarına göre azaltıp çoğaltmışlardır.
Halvetîyye tarikatında zikir usûlü şöyledir:
Mürîd kıbleye karşı oturur, kalbini her tür düşünceden boşaltarak zihni temiz bir şekilde önce kelime-i tevhid zikrini 33 veya 165 defa tekrar eder sonra Allah sonra sırayla Hû, Hakk, Hayy, Kayyûm, Kahhâr isimlerini şeyhin gösterdiği gibi zikreder.[2]
Yeni bir mürîd için bu isimlerin hepsiyle birden meşgul olmak uygun görülmemiştir. Evvelâ kelime-i tevhid ile zikre başlanır. Bu zikrin sırlan ve te’sirleri görülmeye başlayınca lafza-i celâl olan Allah ismine geçilir. Bu sıra içerisinde müridin kabiliyetine ve şeyhin iznine göre yedi isim tamamlanır. Allah’ı zikretmeye istiğfar ile başlanır ve bu tam 100 kere tekrar edilir. Daha sonra 100 adet salavât getirilir. Sonra yedi ismin ilkinin esrarının keşfinden sonra diğerine geçmek suretiyle zikir tamamlanır. Bu tertip seyr ü sülûkun manevi kanununudur. Bu tamamlama işine “tekmîl-i merâtip” ve “kat-ı menâzil” denir. Bu şekilde manevi menzilleri aşıp, mertebeleri tamamlayan bir mürîd halifeliğe hak kazanmış olur. Bu müride icazet verilerek tarikat taç ve hırkası giydirilir. İcazetsiz irşada izin yoktur.
Şeyhinin yanında bulunamayan bir mürîde bu yedi ismin tamamı birden verilir. Oda bu zikirleri 100.000 âdete ulaştırır. Bunları eksiksiz olarak yerine getirebilirse hilâfet icazeti almaya hak kazanır. Toplu yapılan zikirlerde herkes zikre katılır. Mürşidin idaresinde zikir ayakta veya oturarak yapılır, ardından devrâna başlanır. Devrân, esmâhan bulunduğu halde sağa veya sola doğru topluca yürümektir. Kul ile Allah arasında 70.000 perde vardır. Bunlar yedi isme tekabül eder. Her bir ismin sonunda 10.000 perde kalkar. Esmâ-i seb’a ile mürîd yedi mertebeyi aşarak 70.000 perdenin kalkması sonucunda Allah Teâlâ’ya yakınlık kazanır. Bu zikredilen yedi mertebe nefse nispetle şunlardır:
1- Nefs-i Emmâre: Bu kalın ve karanlık zulmet perdeleriyle örtülü bulunan nefsin makamıdır.
2- Nefs-i Levvâme: Hafif zulmet perdeleriyle örtülü nefsin makamdır.
3- Nefs-i Mülhime: Nur ve zulmet arasındaki perdelerle örtülü nefsin makamdır.
4- Nefs-i Mutmainne: Nûrânîyeteyükselen perdelerle örtülü nefsin makamıdır.
5- Nefs-i Râdiyye: Perdelerin devamlı incelmeye yüz tuttuğu nefsin makamdır.
6- Nefs-i Mardiyye: Hissedilir olan ve hissedilmeyen hiçbir perdenin kalmadığı nefs makamıdır.
7- Nefs-i Kâmile: Nefislerin nihayet bulduğu makamdır. Halvetiyye tarikatında müridin her gün tek başına okuduğu zikirler, dualar ve virdler vardır. Bunlar haftanın günlerine göre değişir. Yahya-yı Şirvânî’nin “Virdi’s-Settâr”ınınokunmasına önem verilir. Ayrıca haftanın belli günlerinde tekkelerde cehrî (sesli) olarak topluca zikir yapılır. Buna yukarıda da geçtiği gibi devrân denir. Devrânda ilâhiler okunur.
Zikir yapılırken mûsikîye önem verilir ve başta ney, kudüm ve defolmak üzere çeşitli mûsikî aletleri kullanılır. Bundan dolayı kendilerine karşı çıkan bazı âlimlerin itirazlarını red etmek için halvetîler devrânı savunan eserler yazmışlardır. Halvetîyye tarikatında nefs tezkiyesi asıldır. Bunun yolu da dille, kalple, ruh ve sırla yapılan zikirdir. Bu sebeple az yeme, az konuşma, az uyuma, inziva, zikir, fikir ve şeyhe bağlılık ilkelerine halvetîlikte hassasiyetle uyulur. Mücâhede (vazifeleri îfa) müşahedeye (Allah Teâlâ’ya vuslat) ulaşmak için vazgeçilmez bir şarttır”[3] 
Halvet üç kısımdır:
1-      Şeriatte halvet.
2-      Tarîkatte halvet.
3-      Hakîkatte halvettir. 
1- Şeriâtte halvet: Camide Ramazan-ı şerîfin son on gününde yapılan itikâftır (mukaddes bir yere kapanıp ibâdetle meşgul olmak).   İtikâf yerinin dâima cemaatle namaz kılınan cami olması ve özürsüz dışarı çıkılmaması şarttır. Özrü meselâ, bir cenâzesi olur veya yiyeceğini tedârik için gibi şeyler olabilir ve o camide oturacağı yerin bir örtü ile sarılması lâzımdır.   Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hasır ile sarmıştı.   Ziyâretine gelen erkek ve kadın olduklarını ayırt edebilmesi için kadınların tırnaklarına kına sürmelerini emir buyurmuştu. Fakat sonrada bir kadın bileğine kadar kına koyup elini öpmek isteyince bunu yasakladı.   Sünnet olmak üzere eline kına koymanın aslı yoktur.  
2-Tarikatte halvet: Bir insanın dört duvar arasında kırk gün kalarak orada ibâdet ve riyâzat ile meşgul olmasıdır.   Bu camiye mahsus değildir, camide de tekkede de veya kendi evinde olur.   Yalnız erbain vakti denilen (19 Aralıktan 17 Ocağa kadar süre) zamana münhasır değildir, sair zamanlarda da olur.   Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yiyecek ve içeceğini alarak Hira dağında bir mağara içinde 15-17 gün veya daha fazla kalarak halvet ederlerdi.   Hatta Tarîkat ehlinin halvet yapmalarının istinâd ettikleri husus budur.  
3-Hakîkatte halvet: Fenâ-i Ef’âl, Fenâ-i Sıfât ve Fenâ-i Vücûd etmektir.   O zaman Hakk’dan gayrı kalır mı, kalmaz.   Bu mevcûdatın vücûdu Hakk’ın vücûdudur.   Bu âlemde Hak-tan gayrı mevcûd yoktur. 
“Zevk-ü safâ halvettedir” sözlerinden maksadı, sen bu halvete hakaretle bakma, içini saf kıl, yani kalbini halvetle şirkten tasfiye eyle, o zaman senin kalbinde Allahın nûru doğar demesidir.  
Buraya “Mûtû kabl-e en temûtû” şerefli hadisine işaret olunmaktadır.   Öyle ya halvet fakr-ü fenâyı icâ ettirir, çünkü halvet ehlinin ef’âl, sıfât ve zâtı Hakk’ın ef’âl, sıfât ve zâtında fânîdir. 
Nefsini sana bildirir ölmezden evvel öldürür,
Yokluk yolunu duygurur fakr-u fenâ halvettedir.  
Sana nefsini bildirir ölmezden evvel öldürür,
Yokluk yolunu duydurur fakr-u fenâ halvettedir.  
“Kendini hiçe saymazsan hiçlikten kurtulamazsın”[4]
Birisi, kızgınlıkla anasını hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri, ona “Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi. Adam,
“Çok ayıp bir iş işledi, ben de onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi. Kınayan “Be adam, anam öldüreceğine o kişiyi öldürseydin” deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim? Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onun boğazladım, bu daha iyi!” O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zahir olan nefsindir Her ana onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!.[5]
Yiğitbaşı Velî Ahmed Şemseddîn-i Marmaravî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin konu ile ilgili bir menkabesi şudur:
“Bir kimse Yiğitbaşı Efendi hazretlerine gelip inâbet rica etti. Ol dahi inâbet verip o gün halvete koydu. o gün ikindiden sonra içeriden bir sadâ gelip:              
“Müslüman oldum, vaz geç!” demiş. Azîz demiş ki:
“Yalan söyler. Var, yine meşgul ol!” ikinci gün ikindiden sonra yine cevâb gelmiş ki:
“Vallahi ben müslümân oldum, vaz geç!” demiş. Azîz de:           
“Buna yine inanma! Tâ öldüm, deyip ses kesilince kadar vaz geçme!” demişler. Üçüncü gün:
“Ben öldüm” deyu cevâb gelmiş;              
“Şimden sonra kurtuldun” deyu cevâb eylemişler. O kimse azizin kuvvetiyle “Şeytan Hannâs”[6]ın şerrinden kurtuldu.[7]        
Deryâ olup durmaz coşar talazlanup baştan aşar,
Kendisini bilmez şaşar aşk
-ü hevâ halvettedir.  
Deryâ olup durmaz coşar dalgalanıp baştan aşar,
Şaşar kendisini bilmez aşk
 ve hevâ halvettedir.  
Encüm ile şems-ü kamer âteşlere düşmüş yanar,
Yer oturup gökler döner arz-u semâ halvettedir.  
Yıldızlar, güneş ve ay ateşlere düşmüş yanar,
Yer oturup gökler döner yer ve semâ halvettedir.  
Yıldızlar, güneş, ay ateşlere dönüp yanarlar, yani dönerler.   Yer oturup demesi de yerin döndüğü görülmediğinden dolayı söylemiş, yoksa yer dönmektedir, fakat yerin hareketi devrî, göklerin hareketi ufkîdir. 
“Arz-u semâ halvettedir” demek, çünkü onlar da Hakk’tır, yakında da uzakta da olan Hakk’ın vücûdu değil midir? Evet Hakk’ın vücûdudur.  
Aç gözünü ibretle bak birdir kamu yakın ırak,
Deprenmez olur dil dudak vasl u likâ halvettedir.  
Aç gözünü ibretle bak birdir hepsi yakın veya uzak,
Deprenmez olur dil dudak vasl ve kavuşmak halvettedir.  
Firkâtte vuslat isteyen mihnette rahat isteyen,
Vuslatta işret isteyen ayş-ü bekâ halvettedir.  
Ayrılıkta vuslat isteyen sıkıntıda rahat isteyen,
Vuslatta içmek isteyen
zevk ve bekâ halvettedir.  
Terket Niyâzî sen seni bir eyle gel cân-u teni,
Duysam diyen Hakk sırrını sırr-ı Hüdâ halvettedir.  
Terket Niyâzî sen seni bir eyle gel cân-u teni,
Hakk sırrını duysam diyen Hüdâ’nın sırrı halvettedir.  
TAHMİS-İ AZBÎ
Hakk ile Hak olmak için ayn-ı vefa halvettedir
Pes bil anâsır habbesi rengin kıba [8]halvettedir
Gel geç bu ak karadan terk-i siva halvettedir
Bu halvete bakma güzâf zevk-u safâ halvettedir,
Halvetle kıl içini sâf nûr-i ziyâ halvettedir.  
Kaydı fenâ ve bâki çün aradan evvel kaldırır
Sana hakikat sazını teslim eder Hakk çaldırır
Evvel seni çok ağladır ammaki sonra ki güldürür
Nefsini sana bildirir ölmezden evvel öldürür,
Yokluk yolunu duygurur fakr-u fenâ halvettedir.  
Ak ve karayı önünden alır mekânsız bî-eser
Bin yıl çağırsın bak divanda sana olmaz nazar
Bu manayı her kim duyar verir hakikatten haber
Deryâ olup durmaz coşar talazlanup baştan aşar,
Kendisini bilmez şaşar aşk
-ü hevâ halvettedir.  
Bu âb u ateş hâk-i bad [9]verilip vaslın arar
Hem dağ ve sahra içre Nil ü Fırat eder leyl ü Nehar
Bu ne felek ins ü melek aşkınla buldu karar
Encüm ile şems-ü kamer âteşlere düşmüş yanar,
Yer oturup gökler döner arz-u semâ halvettedir.  
Nâm-u nişânın kalmasın bildiklerin cümle bırak
Gel giy fenânın câmesin[10] ola fenâ sana durak
Âşk ehlisin gel ey gönül meydana gel yalın ayak
Aç gözünü ibretle bak birdir kamu yakın ırak,
Deprenmez olur dil dudak vasl u likâ halvettedir.  
Kâr eylesin derd u elem âlemde devlet isteyen
Canın verip vuslat alır hikmetle himmet isteyen
Meydana gel zilletle izzetle rif’ât isteyen
Firkâtte vuslat isteyen mihnette rahat isteyen,
Vuslatta işret isteyen ayş-ü bekâ halvettedir.  
Gülşen bilirsen Azbi’ya âlemde zecr[11] külhanî[12]
Kulhanda kesret vahdetten eyle safây-ı gülşenî
Gafil yabanda gezme gel senden iste sen seni
Terket Niyâzî sen seni bir eyle gel cân-u teni,
Duysam diyen Hakk sırrını sırr-ı Hüdâ halvettedir.  



[1] Bu silsile Niyâzî-i Mısrî kaddese’lâhü sırrahu’l azîze doğru devam ededir.
[2]“Cenâb-ı Hak, insanı, ruhlar ve hakîkatler âleminde, yani lâhût âleminde önce ahsen-i takvîm üzere, mahbûb ve mahbûbe suretinde yarattı. Yani, önce, Habibi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi ıtlâkiyet âleminde "Lâ ilahe illâ Hû" kelâmının nurundan yarattı.
Bu nuru bir kandile koydu. Sonra bu nura, zâtı diliyle evvela tevhîdi telkin eyledi. Hakîkat-i Muhammedi, o kandilde, tevhitle bin yıl meşgul oldu. Sonra, sırasıyla ikinci zât ismini (Allah), üçüncü zat ismini (Hû), dördüncü ismi (Hakk), beşinci ismi (Hay), altıncı ismi (Kayyûm) ve yedinci ismi (Kahhâr) telkin etti. Her isimle biner yıl meşgul oldu.
Hakikat ehli rehberler buna "Usûl-i Esma" demişlerdir.
Hakk teâlâ, bütün varlıkları, Hakîkat-i Muhammediyye'nin meşgul olduğu tevhîdin ve isimlerin nurundan yaratmıştır. Yani önce, Hakîkat-i Muhammediyye vasıtasıyla istiğrak âleminde "Lâ ilahe illâ Hû" kelâmının nurundan, enbiyâ-yı mürselînin hakikatlerini, onlar vasıtasıyla da, enbiyâ-yı gayr-ı mürselînin hakikatlerini yaratmıştır.
Bunların tamamı, birbirlerilerinin vasıtasıyla zât nurunun mazharıdırlar. (Ümmî Sinan, Antalya), s. 133
[3] (OKUMUŞ, 1998), s. 21-28
[4] Mevlânâ Dîvân, c.V. b. 1118
[5] Mesnevi, c II. b.776-783.
[6] “Vesvâsil Hannâs” “Vesvas”ın anlamı, “tekrar tekrar vesvese veren”dir. Vesvesenin anlamı insanın kalbine ona hissettirmeden peşpeşe kötü düşünce sokmaktır. “Vesvese” kelimesinde yapılan fiilin sürekliliği, tekrarı söz konusudur.
“İnsan, Allah’ı zikrettiğinde şeytan siner. Allah Teâlâ’dan gafil olduğunda ise ona vesvese verir. Bu bakımdan şeytana “Sinsi ve gizlenen” manasına hannas denilmiştir. Abdullah b. Abbas radiyallâhü anha göre şeytan insanı Allah Teâlâ’ya isyan etmeye davet eder. Kendisine itaat edildiğinde siner. Yani şeytana ibadet eden kul, hesaba çekildiğinde şeytan ona sahip çıkmaz. Bilakis ondan kaçıp uzaklaşır.
Bu konuda Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Eğer şeytanın seni kışkırttığını hissedersen Allah Teâlâ'ya sığın!” (Araf, 200, Fussilet, 36),
“De ki: Şeytanın kışkırtmasından Sana sığınırım” (Mu'minun, 97). “Muttakilerin durumu, şeytandan kötü bir düşünce geldiğinde hemen Allah'ı hatırlayarak doğru yolu bulmalarıdır.” (A'raf, 201)
Burada bir başka noktaya da dikkat edilmelidir. O da, insanın kalbine sadece dışarıdan cin ve şeytanlardan vesvese gelmediğidir. İnsanın kendi nefsi de vesvese verir. Yanlış düşünce ve sapmış aklın da vesvese vereceği ihtimal dışında değildir. İnsanın gayri meşru istek ve hevesleri, irade gücü ve muhakemesinin de onu saptırabileceği bilinmelidir. Bu konu Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmıştır: “Biz onun nefsinin ne vesveseler verdiğini biliriz.” (Kaf, 16). Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem cuma namazı hutbesinde okunması sünnet olan duada şöyle buyurmuştur: “Nefsin şer ve fitnelerinden Allah'a sığınırız.” (Neuzu billahi min şururi enfusina.) (Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 7/327-329.)
[7] (ÖGKE, 2000), s.76
[8] Kiba: Süprüntü.
[9] Âb u ateş hâk-i bad: Su, ateş, toprak ve hava
[10] Came: f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas
[11] Zecr: Menetme, engel olma. Nehyetme.   Zorlama, zorla yaptırma.   Önleme. Sıkma.   Kovma. Eziyet etme.   Angarya olarak çalıştırma.   Köpek balığı.   Çağırma.   Sürme
[12] Külhani: f. Serseri, çapkın, âvâre Külhan: f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer. 
  Halvetiyye Tarîkatı 
 
Ebû Abdullah Sirâceddin Ömer bin Şeyh Ekmelüddin el-Gîlânî'ye nisbet edilmiştir. Ebheriyye Tarîkatı'nın Zâhidiyye kolu şubesidir.
Şeyh Ebû Abdullah Lahcan'da dünyaya gelmiş ve orada yaşamıştır. Harzem'de bulunan amcası Şeyh Ebû Ali Muhammed b. Nûrî el-Halvetî'ye intisap ederek, tarîkat almış ve vefatından sonra yerine geçmiştir. Zamanının büyük bir kısmını halvette
       Mahmud Erol Kılıç, "İbnü'l-Arabî", DİA, XX, 493.                                              Harîrîzâde, vr. I, 97b-101b;
       Yakup Çiçek, s. 169.                                                                                       Tabîbzâde Mehmed Şükrî,                                                                     Harîrîzâde, vr. III, 56b; Usta, IV, 145-7.
   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, 15b-21a.
   Harîrîzâde, vr. I, 343a;

geçirdiği ve halvette kalmayı çok sevdiği için Şeyh Ebû Abdullah'a "Halvetî" lakabı verilmiştir. Şeyh Ebû Abdullah tarikat hilâfetini aldıktan kısa bir müddet sonra seyahate başlamıştır. Önce Tebriz yakınlarındaki "Huy" şehrine, daha sonra da Mısır'a, oradan da Hicaz'a giderek hac farizasını yerine getirmiştir. Bir süre sonra Sultan Üveys'in daveti üzerine Herat'a gelmiş ve orada 750/1349, diğer bir rivayette 800/1397 senesinde vefat etmiştir.48 Tarikatın ikinci piri olarak Şeyh Seyyid Yahya eş-Şirvânî el-Halvetî (ö. 868/1464) gösterilmektedir.49 Halvetiyye Tarîkatı'nın özellikleri: "Esmâ-i Seb'a" (yedi isim), kalbi tasfiye, her an "Kelime-i Tevhîd"i dilden düşürmeme, mâsivâdan uzaklaşıp Zikr-i Celâl ile meşgul olmaktır.50
Halvetiyye Tarikatı başlıca dört şubeye ayrılmıştır. Her biri ayrı bir isim altında intişar eden diğer şubelerle birlikte bu tarikatın kırk civarında şubesi bulunmaktadır. Tarikatın şubeleri ve nisbet edilen zâtlar şu şekildedir:
1. Rûşeniyye Tarikatı, Dede ÖmerRûşenî (ö. 892/1487).
1.1.   Demirtaşiyye, Muhammed Demirtâşî (ö. 935/1529).
1.2.   Gülşeniyye,51 İbrahim Gülşenî b. Şeyh Fakih: 826/1422 tarihinde
Diyarbakır'da dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlarında babasını kaybetmiş, amcası Seyyid
Ali'nin yanında himaye görmüştür. İlim tahsiline memleketinde başlayan İbrahim
Gülşenî bilgisini arttırmak için Maverâunnehr bölgesine seyahatlerde bulunmuştur.
Tebriz'e gelerek Uzun Hasan'ın kazaskeri Mevlanâ Hasan'ın himayesine girmiştir.
Sultanın, Dede Ömer Rûşenî'ye davetini ulaştırmak üzere Tebriz'e gelmiş ve bu arada
ona intisap ederek hilâfet almıştır. Bir müddet Sultan Yakub'un Tebriz'de Rûşenî için
yaptırmış olduğu zaviyede irşâd vazifesinde bulunmuş ancak Şiilerin baskısı neticesi
oğlu Ahmed Hayalî ile birlikte Diyarbakır'a, buradan da Ruha'ya ve Kudüs yoluyla
   Hayatı için bkz. Mahmud Hulvî, s. 345-50, 395-402; Lamiî Çelebi, s. 574; Sâdık Vicdanî, s. 173;
Usta, III, 53; Eraydin, s. 388.
49   Usta, III, 58.
50   Eraydın, s. 390.
51   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, 22b; A. Mlf., K. 75 Ekler nr. 22.
191

Mısır'a gelmiştir. Sultan Selim'in Mısır'ı fethetmesi ile birlikte irşâd vazifesini burada devam ettirmiştir. Pek çok yeniçeri ve sipâhî burada Gülşenî'ye intisap etmiştir. İbrahim Gülşenî, Kanunî Sultan Süleyman'ın daveti üzerine İstanbul'a gelmiş ve daha sonra Mısır'a geri dönerek 940/1533 tarihinde vefat etmiştir.52 İbrahim Gülşenî'nin birçok eseri vardır. Bunlardan kırk bin beyitten oluşan "Manevî" isimli eseri meşhurdur. Diğer eserleri şunlardır: "Tabakâtu Gülşenî, Behcetü 'l-Ebrâr, Dibâce-i Manevî, Gazeliyât-ı Gülşenî, Nejîse-i Uhreviyye, Pendnâme-i İbrahim Gülşenî, Rubâiyyât-ı Gülşenî, Çobannâme, Şerh-i Beyti 'l-evvel min Mesnevî-i Mânevf3. "
1.2.1. Hâletiyye, Hasan Hâletî b. Aliyyü'1-A'lâ (ö. 1329/1911).
1.3. Sezâiyye, Hasan Sezâyî (ö. 1151/1738).
2. Cemâliyye, Muhammed Hamîdüddin Cemâlî el-Bekrî (ö. 899/1494).
2.1.   Zîa/^ıjj^Muhammedb. Muhammed (ö. 1098/1687, Mekke)
2.2.   Assâliyye, Ahmed b. Ali el-Harîrî (ö. 1048/1639, Dımaşk)
2.3.   Sünbüliyye54, Yusuf Sinan: Sünbül Sinan olarak tanınan Yusuf Sinâneddin Efendi Merzifon civarında Borlu Kazasında dünyaya gelmiştir. Babasıyla birlikte Merzifon'a yerleştikten sonra tahsil için İstanbul'a gelmiştir. Burada Efdalzâde'den aklî ve naklî ilimleri öğrenmiştir. Çelebi Cemâleddin Halîfe'ye intisap ederek ondan icazet almıştır. Bir ara Mısır'da bulunmuştur. Cemal el-Halvetî'nin isteği doğrultusunda Hicaz'a gelmiş fakat hocasının vefatı vuku bulduğundan vasiyeti gereği İstanbul'a geri dönerek mürşidinin kızı ile evlenerek irşâd makamına oturmuştur. Otuz üç sene bu makamda kalan ve 936/1529 senesinde vefat eden Yusuf Sinâneddin Efendi'nin sûfî devrânı hakkındaki sohbetleri meşhurdur. Önemli eserleri şunladır: "Risâletü Etvâri's-Seb'a, Risâle-i Tahkîkiyye, Risale fî'z-Zikr, Tezkire-i Halvetiyye55".
52   Harîrîzâde, vr. III, 87a-90b; Yakup Çiçek, s. 185.
53   Eserlerin yerleri içinbkz. Eraydın, s. 395.
54   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 24b-27a.
55   Harîrîzâde, vr. II, 144a-149a; Yakup Çiçek, s. 320-1; Usta, IV, 223-39; Eraydın, 398.
192

2.4. Şabâniyye56, Şabân-ı Velî: Kastamonu'ya bağlı Taşköprü kazasında dünyaya gelmiş, genç yaşlarında tahsil için İstanbul'a gelerek devrin alimlerinden tefsir ve hadis okumuştur. Daha sonraları halvet ve uzleti seçerek tasavvuf mesleğine girmiştir. Bolu'da Cemâliyye Tarîkatı'nın halîfelerinden Hayreddin Tokadî'ye intisap etmiş ve onun hizmetinde bulunarak hilâfet almıştır. Daha sonra memleketi Kastamonu'ya gelerek vaaz ve irşada başlamıştır. Hisar Ardı Semtinde bulunan Sünneti Efendi Dergahı'nda tarîkatını neşretmiştir. Şabân-ı Velî 976/1569 senesinde memleketinde vefat etmiştir. Tarikatı halîfeleri vâsıtası ile Fas ve Hicaz bölgelerine kadar yayılmıştır. 1293/1876 senesinde basılan "Menâkıb-ı Şabân-ı Velî" isimli eserde bazı sözleri mevcuttur.57
2.4.1. Karabâşiyye, Karabâş-ı Velî (ö. 1097/1685-6, Kahire)
2.4.1.1.   Nasûhiyye, Mehmed Nasûhî (ö. 1130/1717, İstanbul)
2.4.1.2.   Çerkeşiyye, Mustafa Çerkeşî (ö. 1229/1813, Çankırı)
2.4.1.3.   Halîliyye, Geredeli Halil (ö. XIX.yy., Bolu)
2.4.1.4.   İbrahimiyye, Kuşadah İbrahim (ö. 1262/1846, Medine)
2.4.1.5.   Bekriye, Şemseddin Mustafa Bekri (ö. 1162/1749, Kahire)
2.4.1.6.   Kemaliye, Kemaleddin Mustafa el-Bekrî (ö. 1199/1784, Gazze)
2.4.1.7.   Hıfniyye, Muhammedb. Salim (ö. 1181/1767, Kahire)
2.4.1.8.   Semmâniyye, Muhammed b. Abdülkerim el-Medenî (ö. 1189/1775)
2.4.1.9.   Feyziyye, Feyzüddin Hüseyin (ö. 1309/1891-2)

2.4.1.10.   Derdiriyye, Ahmed b. Muhammed ed-Derdir (ö. 1201/1786, Kahire)
2.4.1.11.   Sâviyye, Ahmed es-Sâvî (ö. 1241/1825, Medine)
2.4.1.12.   Ezheriyye, Muhammedb. Abdurrahman (ö. 1207/1792-3)
56   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 7b-8b.
57   Harîrîzâde, vr. II, 192a-209b; Sâdık Vicdanî, s. 63; Yakup Çiçek, s. 324-5; Usta, IV, 243-7; Eraydın,
399; İbrahim Has, Şabâniyye Silsilesi/ Silsile-i Tarîk-ı Halvetiyye-i Karabaş el-Kastamonî, Haz.
Dr. Mustafa Tatçı, Dr. İbrahim Özay, İstanbul: Sahhaflar Kitap Sarayı 2006.
193

2.4.1.13.   Rahmâniyye, Mahmudb. Abdurrahman (ö. 1208/1794, Cezayir)
2.4.1.14.   Ticâniyye, Ahmed b. Muhammed et-Ticânî (ö. 1227/1812)
2.4.1.15.   Hamâliyye, Şerif Ahmed Hamâhullah (ö. 1943, Fransa)
2.4.1.16.   Mervâniyye, Mervânb. Muattal (ö. 1329/1911) 3. Ahmediyye Tarikatı, Ahmed Şemseddin (ö. 910/1504)

3.1.   Mısriyye58, Muhammed Niyâzî Mısrî: Malatya'da dünyaya gelmiştir. Genç yaşta Mardin'e gelmiş ve tahsilini ilerletmek için uzun sene Mısır'da kalmıştır. Bu sebeple halk arasında "Mısrî" nisbesiyle şöhret bulmuştur. Tahsili akabinde Elmalı'da bulunan Ümmî Sinan'dan tarikat feyzini tamamlayarak Bursa'ya gelmiş ve "Abdal Çelebi" isimli zâtın kendisi için yaptırdığı tekkeye yerleşmiştir. Fâzıl Ahmed Paşa'nın sadrazamlığı döneminde Edirne'ye davet edilmiştir. Selimiye Camii'nde vermiş olduğu vaazlar sebebiyle Limni Adası'na sürgüne gönderilmiştir. Niyâzî Mısrî on iki sene bu adada kaldıktan sonra 1100/1689 senesinde Bursa'ya gelmiş, dört yıl sonra Edirne'ye geldiğinde ise Gelibolu yoluyla tekrar Limni'ye gönderilmiştir. Şiirleri ile halk arasında oldukça tanınan Niyâzî Mısrî, 1105/1694 senesinde Limni'de vefat etmiştir. Birçok eseri vardır. Bazılarının isimleri şu şekildedir: "Mevâidü'l-İrfân ve Avâidü'l-İhsân, Tefsîr-i Fâtiha-i Şerife, Devre-i Arşiyye, Risâletü't-Tevhîd, Şerhu Esmâi'l-Hüsnâ, Tefsîr-i Sûre-i Yusuf, Divân-ı İlahiyat, Es'ile ve Ecvibe-i Mutasavvife, Şerh-i Nutk-i Yunus Emre, Risâle-i Eşrât-ı Sâ 'ât, Tabirname, Risâle-i Hüseyn59 ".
3.2.   Uşşâkiyye60, Hasan Hüsâmeddin: Şeyh Uşşâkî, Buhara'da doğmuş ve orada büyümüştür. Babasından terbiye almış ve orada bulunan ulemadan zahirî ilimleri tahsil etmiştir. Babası tüccardı. Babasının vefatı ardından manevî bir işaret ile Uşak'ta bulunan Emir Ahmed Semerkandî'nin yanına gelerek ondan tarikat almıştır. Sultan III Murat tahta çıkmadan ona saltanatı bildirmiştir. Padişahın daveti ile İstanbul'a gelen Hasan Hüsâmeddin Efendi önce Aksaray'a yerleşmiş daha sonra ise Kasımpaşa'da
58   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 23ab.
59   Harîrîzâde, vr. III, 129b-134a; Yakup Çiçek, s. 258-62; Usta, III, 387-93; Eraydın, 403-5.
60   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 23ab; A. Mlf., K. 75 Ekler nr. 24.
194

kendisi için yaptırılan tekkede tarîkatını neşretmiştir. Hac dönüşü 1001/1593 tarihinde Konya'da vefat etmiştir. Naşı İstanbul'a getirtilerek zaviyesine defnedilmiştir. Hasan Hüsâmeddin Efendi'nin Virdü's-Settâr üzerine ilaveleri olduğu gibi bunun haricinde "Evrâd-ı Kebîr, Hizb-i Teşbih ve Ahzâb-ı Usbûiyye" isimli hizbleri ve virdleri vardır. Bunlar Ahmed Ziyâdeddin Gümüşhanevî'nin "Mecmûatü'l-Ahzâb" isimli eserinde dercedilmiştir.61
3.2.1. Cemâliyye, Muhammed Cemâleddin (ö. 1164/1751, İstanbul)
3.2.1.1. Salâhiyye, Salâhaddin Uşşâkî (ö. 1197/1783, İstanbul)
3.2.1.1.1. Câhidiyye, Ahmed Câhidî, (ö. 1070/1659, Çanakkale)
3.3. Sinâniyye62, İbrahim Ümmî Sinan: Bursa'da dünyaya gelmiştir. İlim sahibi olduğu halde, gördüğü bir rüya üzerine "Ümmî" mahlasını kullanmaya başladığı rivayet edilmektedir. Tasavvuf yolunda öncelikle İzzeddin Karamanî'ye intisap etmiş, hocasının vefatı ardından hocasının halîfesi ve İnegöl'de metfun bulunan Kasım Lârendî'nin hizmetinde bulunmuştur. Ümmî Sinan'ın Yiğitbaşı Ahmed Marmaravî'nin yanında seyr u sülûkunu tamamlayarak icazet aldığı belirtiliyorsa da bunun tarih açısından en azından zayıf bir ihtimal olduğu belirtilmelidir. Ümmî Sinan Efendi tahsili akabinde İstanbul'a gelerek, Topkapı yakınında "Kürkçübaşı Ahmed Mahallesi"nde bir zaviyeye yerleşerek irşâd ile meşgul olmuştur. Halîfesi Seyyid Nizamoğlu Şeyh Seyfullah "Câmiu 'l-Avârif" isimli eserinde Ümmî Sinan'dan geniş bir şekilde bahseder. Ümmî Sinan'ın 958/1551 tarihinde vefat ettiği belirtilmektedir. Bir rivayete göre vefatı 976/1568 senesinde vuku bulmuştur. Kabri Eyüp "Oluklu Bayır"daki dergahındadır. Ümmî Sinan'ın Manisa Muradiye Kütüphanesi'nde bulunan manzum bir eseri vardır. Manzumeleri Yunus Emre'yi hatırlatır.63
3.3.1. Muslihiyye, Mustafa Muslihuddin, (ö. 1099/1688)
61   Harîrîzâde, vr. II, 290b-292b; Yakup Çiçek, s. 343-5; Usta, IV, 382-7.
62   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 24a.
63   Harîrîzâde, vr. II, 142b-144a; Yakup Çiçek, s. 315-6; Sâdık Vicdanî, s. 238; Sefîne-i Evliya, vr. IV,
161a-178b; Bursalı Mehmet Tâhir, I, 187; Usta, IV, 195-9; Eraydın, s. 402-3.
195

3.3.1.1. Zühriyye, AhmedZührî (ö. 1157/1744, Selanik)
3.4. Ramazâniyye, Mahfî Ramazan Efendi (ö. 1025/1616, İstanbul)
3.4.1.   Cerrâhiyye64, Nûreddin Cerrahî: İstanbul Cerrahpaşa'da 1083/1672-3
senesinde dünyaya gelmiştir. Babası "Abdullah Ağa" ismiyle tanınan bir zâttır.
Nûreddin Cerrahî, tahsilini tamamladıktan sonra Mısır'a tayin olunmuştur. Ancak
hareketinden bir gün önce Üsküdar'a geçerek Selâmî Dergahı'na uğramış ve burada Ali
Alâeddin Efendi'ye intisap ederek Mısır'a gitmekten vazgeçmiştir. Sülûkunu
tamamladıktan sonra, hocasının isteğiyle "Kethüda Canfedâ Hatun" camiinde tarikatın
neşrine başlamıştır. Daha sonra Beşir Ağa ve III. Ahmed'in gördükleri rüya üzerine
yaptırdıkları dergahta postnişîn olmuştur. Nûreddin Cerrahî, Halvetiyye Tarîkatı'nda
içtihatlarda bulunmuş, Dede Ömer Rûşenî'nin on iki olarak belirlediği esma zikrini
yirmi sekize çıkarmıştır. 1133/1721 senesinde vefat eden ve Karagümrük'teki dergahına
defnedilen Nûreddin Cerrahî'nin "Mürşid, Dervişân, Rızâ" isimli üç eseri ve "Evrâd-ı
Kebîr, Vird-i Sagîr ve İlahiyat" isimli tesbihatları vardır. Nefsin nazlarını cebir ve ikrah
ile terk, ilâhî imdada ulaşıncaya kadar Allah'tan isti'âne üzerine kurulan bu tarikatın bir
diğer ismi "Nûreddiniyye'dir. 65
3.4.2.   Hayâtiyye, Muhammed Hayatî (ö. 1180/1766-7, Ohri)
3.4.3.   Raûfiyye, Ahmed Raûfî (ö. 1170/1757, İstanbul)
3.4.4.   Cihangiriyye, Hasan Burhâneddin (ö. 1074/1664, İstanbul)
3.4.5.   Buhûriyye, Muhammed Buhûrî (ö. 1039/1630)
4. Şemsiyye Tarikatı66, Şemseddin Ahmed b. Ebî'l-Berekât Muhammed ez-Zîlî: 926/1520 senesinde Zile'de dünyaya gelmiştir. Tahsilini memleketinde tamamladıktan sonra Tokat'a giderek "Arakiyecizâde"den ders okumuştur. Bir müddet tahsilini ilerletmek üzere İstanbul'da bulunmuştur. Daha sonra Hicaz'a gitmiş ve tekrar Zile'ye dönerek talebe yetiştirmekle meşgul olmuştur. Şemseddin ez-Zîlî, tasavvuf yolunda
64   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 12a.
65   Harîrîzâde, vr. I, 212b-213b; Yakup Çiçek, s. 156-7.
66   Tabîbzâde Mehmed Şükrî, vr. 12b,22a.
196

önce Halvetiyye şeyhlerinden Muslihiddin Efendi'ye onun vefatı ardından da Mecdüddin Şirvânî'ye intisap ederek seyr u sülûkunu tamamlamış ve hilâfet almıştır. Sivas Valisi Hasan Paşa, Şemseddin ez-Zîlî'yi Sivas'ta yaptırmış olduğu dergaha davet etmiştir. Şemseddin Ahmed ez-Zîlî 1006/1597 senesinde vuku bulan vefatına kadar buradaki dergahta talihlerin irşadına gayret sarfetmiş ve birçok eser telif etmiştir. Eserlerinden bazılarının isimleri şu şekildedir: "Süleymannâme, İbretnümâ, Gülşenâbâd, Mevlid, Heşt-Behşt, Mir 'âtü 'l-Ahlak ve Mirkâtü 'l-Eşvâk, Menâsik-i Hacc, Divân-ı Şemsî, Terceme-i Kasîde-i Bürde, Şerh-i Gazeliyyât-ı Sultan Murâd-ı Sâlis, Nakdü'l-Hâtır vd." Şemseddin Sivâsî, Esmâ-i Seb'a'ya, "Kadir, Kavî, Cebbar, Mâlik, Vedûd" isimlerini ilave ederek bu zikri on ikiye çıkarmıştır.67
4.1. Sivasiyye, Abdülahad Nurî, (ö. 1061/1651, İstanbul)




 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder